The Book Of Boba Fett: Bölüm 6 İnceleme

The Book of Boba Fett, Disney’in diğer dizilerine göre hayranları daha az heyecanlandırırken, geçtiğimiz hafta ile beraber gündeme oturdu. Oldukça tartışmalı sohbetler dönse de pek çok fan halinden memnun. Buna ben de dahilim. Öte yandan ilginç ve eksik bulduğum kısımlar da var. Bu kısımları yazının spoilerlı alanında paylaşacağım.

İzlemeyenler ve The Mandalorian etkisini alamayacaklarını düşündükleri için izlemeye üşenenler adına diziden biraz bahsetmek gerekirse, dizi Boba Fett adında Star Wars’un en meşhur karakterlerinden birinin geri dönüş hikayesini anlatır. Boba Fett’in Star Wars’un 6. filminde (Return of the Jedi) Sarlacc Pit adlı bir çukura düşerek hayatını kaybettiği düşünülür, taa ki Mandalorian’da karakterimizi tekrar görene kadar. (Her ne kadar karakter Legends tarafında çoktan kurtulmuş olsa da Canon’da bugüne kadar ölü olarak kabul ediliyordu.)

Pas Geçilirken Vazgeçilmez Oldu

Mandalorian 2. Sezondan sonra dizi çok sıkı hayranı olmayan kişiler için pas geçilecek bir içerik olarak görülüyordu. Eminim 5. Bölüm ile bu pek çok kişi için hızla değişti. Nedenini az çok tahmin edebiliyorsunuzdur fakat ben yine de spoilerlı kısımda konuşmak için söylemeyeyim.

Bana kalırsa ilk 4 bölüm de Boba Fett’in hikayesi adına oldukça güzeldi. Kimisi yeteri kadar aksiyonlu ve havalı Boba Fett’i göremediğimiz için üzülse de bence ölümden kurtulduktan sonra ve özellikle de tüm evrenin ön yargılı olduğu bir ırk tarafından kurtarıldıktan sonra, hayata bakışının ve olaylara verdiği tepkilerin değişmesini çok iyi vermişler. İçinde hala o asabi ve herkesin dışarı çıkmasını beklediği Boba Fett de mevcut bence. Bunu da Tusken’ların başına gelenlerden sonraki yolculuğunda yaptıklarıyla detaylıca görebiliyoruz. Ayrıca dizinin finalinde de iyice göreceğimizi hissediyorum. Yani herkesin dediği gibi ortada karakteri bozma gibi bir şeyin olduğunu asla düşünmüyorum. Dizinin büyük eksikleri olsa da bu onlardan birisi değil.

Nedir Bu Yaygaranın Sebebi? (Spoilersız)

Boba Fett’in kurtulduğunu dizi çıkmadan önce de biliyorduk zaten Mandalorian’dan. Bu nedenle çıkalı haftalar olmuş dizinin final bile olmayan bir bölümü neden bu kadar gündeme bomba gibi oturmuş olabilir? Star Wars hayranı olan pek çok kişinin diziyi izlemese de bu yaygaranın nedenini tahmin edebileceğini düşünüyorum. Ama seriye çok ısınamayıp Mandalorian ile bu sıcaklığı kapanlardansanız bu bölümü kesinlikle spoiler yemeden izlemenizi tavsiye ederim. Tabii ki aynı tavsiyem serinin büyük hayranı olup henüz izlememiş kimseler için de geçerli.

Ne olduğundan bahsetmeden bu bölümü konuşmak çok zor fakat bölüm hakkında bir yorum yapmam gerekseydi bu bölüm Star Wars hayranlarının No Way Home’u olmuş diyebilirdim. Çok fazla şey oluyor ve henüz birini sindirememişken bir başkasına maruz kalıyorsunuz… gerçekten diyebileceğim en fazla şey bu sanırım. İşin garibi ise tüm bu olanların dizinin ana hikayesinden çok uzak oluşu. Fakat tabii ki olan şeyler sizi bir hayran olarak çok mutlu ettiği için pek çok kişi bunu sorgulamıyor.

Kısaca küçüklüğünden beri Star Wars ile büyümüş ve bu bölümü 4 kere izlemiş biri olarak seriyi bilen, seven, Mandalorian ile tanıyan herkesin dizinin 5 ve 6. bölümlerini izlemesini şiddetle tavsiye ederim. Ha bu arada dizinin bölüm isimlerine de bakmamanız 5. bölümü izleyecekler için daha iyi olabilir uyarmış olayım.

(NOT: Bu kısımdan sonrası geri dönüşü olmayan bir SPOILER bataklığıdır.)

Ee Boba Fett Nerede? (SPOILER)

Bir Star Wars içeriğinde bölümün Dave Filoni tarafından yönetildiğini bölüme başlamadan önce gördüyseniz, o bölümden ağlamadan veya aşırı bir reaksiyon vermeden çıkmayacağınızı biliyorsunuzdur. Dave Filoni, Clone Wars’tan bu yana Star Wars severleri bana kalırsa en iyi anlayan ve evreni ayakta tutan nadir insanlardandır. Jon Favreau ile giriştikleri bu Disney yolculuğu son üçleme filmlerinden sonra bana ve pek çok insana Star Wars’u neden sevdiğini tekrar hatırlattı.

Öncelikle şurada anlaşmamız gerek, bu tür bölümlere hayranların heyecanlanmasını inanılmaz normal buluyorum. Bana kalırsa Star Wars, Skywalker Saga’dan çok çok daha fazlası ve bu yüzden The Mandalorian dizisini ilk izlediğimde derin bir oh çekmiştim. Sonunda farklı bir şeyi, evrenin kalanını ve bir Mandalorian’ı görmüştük. “Star Wars işte böyle bir şeydi.” dedim. Luke Skywalker’ı da dizinin 2. Sezon finalinde gördüğümde ne kadar heyecanlansam da “Acaba görmese miydik?” diye de sorguladım. Ama sonra Dave Filoni’nin Mandalorian kamera arkasında dediği “Galakside bu çocuğu (Grogu) Mandalorian’dan almasının sorun olmayacağını düşünebileceğiniz bir kişi varsa, o kişi Luke’tur.” sözüyle beni ikna etmişti. Ayrıca Jedi Knight Luke Skywalker’ı 39 yıl sonra ilk kez görmüş olmak da fazlasıyla ikna ediciydi…

Bu bölümde ise bu kadar karakteri göstermelerindeki tek sorun tüm bunların Boba Fett’in hikayesinin ortasında olmasıydı. Kelimenin tam anlamıyla bir fan servis, fakat yaşanmasından asla rahatsız olmadığım bir servis olduğunu söylemem gerek. Çünkü bu dört kişiyi aynı sahnede görmek inanın bana nerede olursa olsun aynı etkiyi yaşatırdı. Boba Fett’de değil daha alakasız bir yerde görsek dahi bir gram üzülmezdim.

Bu bölümde yaşananların büyük çoğunluğunu Mandalorian 3. sezonun konusunu belirlemek için yapıldığını düşünüyorum. 5. Bölümde Din’in The Armorer tarafından Mandalorian olmaktan menedilmesiyle, affedilmesinin tek yolunun Mandalore’a gitmesiyle olduğunu öğrendik. Belli ki Grogu’suz günlerinde 3. sezonun ana teması bu olacak. Bu nedenle 3. sezonda Grogu’yu (belki) görsek de Luke’u göremeyeceğiz gibi hissediyorum. Ahsoka’nın dizisinde ikili ile tekrar karşılaşabiliriz. Bu yüzden Grogu ve Luke’u bir arada görmek için tek şansımız bu dizide olmasıydı. Bana kalırsa iyi de bağladılar. Evet bölümde Boba Fett’in çok az görünmesini ilginç bulsam da nedenlerinin akla yattığını düşünüyorum.

Başka bir yöntem olarak da Book of Boba Fett dizisini tamamen yapmayıp Mandalorian’ın 2 veya 3. Sezonuna bağlayabilirlerdi diyenleri gördüm. Bu sefer de Mandalorian izlerken kimsenin 4 bölüm Boba Fett görmeye ikna olabileceğini düşünmüyorum. Bana kalırsa olabilecek en mantıklı tercih Mandalorian’ın 3.sezonuna bu 5 ve 6. bölümü koymaktı ama biraz da Boba Fett’e kurtuluşu haricinde “takım toplama” gibi bir konu vererek heyecan katmak istemişler sanırım. Bu esnada da “Mandalorian bir anda buraya nasıl geldi o gemiden?” denmemesi için Din’in macerasıyla izlenmeleri arttırmışlar gibi geldi. Uzun lafın kısası neden yaptılar bilmiyorum ama bir yerde bir şekilde bunların yaşanması beni mutlu etmeye yetti de arttı bile.

Motion Capture’daki İnanılmaz Gelişmenin Asıl Nedeni

Bölümü ilk izlediğim an verdiğim tepkiyi unutamıyorum. Cobb Vanth’in sahnelerinden sonra Mando’yu Naboo N-1 Starfighter ile görmek, üzerine R2 ile yaptığı konuşma ve üzerine Grogu’yu aylar sonra tekrar görmek… Hepsi inanılmaz heyecanlandırsa da Mando’yu gördüğüm an bir önceki bölümün bitişi nedeniyle Luke’u da göreceğimizi anladım ve kendimi buna hazırlamıştım ama bu görsele asla hazır değildim. Resmen Mark Hamill, Benjamin Button’lanarak Jedi Knight hallerine dönmüş ve karşımızda oturuyordu. İlk sahnede izlerken ne olduğunu algılayamadım. O kadar gerçekçi duruyordu ki kendimi o ana ne kadar hazırlamış olursam olayım bir süre ağzım açık kaldı ve hayranlık içerisinde izledim.

CGI’daki bu muhteşem değişimin Lucasfilm’de yaşanan bir işe alım ile ilgisi var. Mandalorian 2. Sezon sonunda Luke Skywalker göründü ve herkesi mutlu etti, evet. Fakat tüm bu heyecan durulduktan sonra insanlar Luke’un yüzündeki gariplikler hakkında bahsetmeye başladı. Haklılardı da. Bir şeyler tam oturmamış gibiydi yüzünde ve bu da duygusallığı azaltıyordu. Bu nedenle bölüm boyunca kapüşonu kapalı bir şekilde görmüştük çoğunlukla. Fakat ne olduysa Boba Fett’in bu bölümünde inanılmaz bir değişime şahit olduk. Karakteri gün ışığında, kapüşonu takılı olmadan, korkusuz yakın çekim ve uzun diyaloglarla izledik. Bu cesur sahnelere neyin neden olduğunu öğrendiğimde de oldukça sevindim.

2. sezon finalinde gördüğümüz Luke Skywalker’dan sonra Shamook adlı bir Youtuber, Luke’u Deep Fake teknolojisi ile geliştirdiği bir videoyu Youtube’a koydu. Pek çok hayran bu gelişime bayıldı ve video Lucasfilm’e kadar ulaşmış olacak ki Lucasfilm gururu bir kenara koyarak işi kendisinden daha iyi yapan bu kişiyi Sr. Facial Capture Artist olarak işe aldı. İnanılmaz zekice olan bu hareket için Disney’i ve Lucasfilm’i tebrik etmek lazım. Kaldı ki bu işe alımın meyvelerini bugün ki reaksiyonlarda rahatça görebilirsiniz. Luke’u gören çoğu kişi ne kadar gerçekçi olduğuna inanamıyor. Gerçekten korkutucu derecede inanılmaz bir değişim var. Shamook’u tebrik ediyor, ellerine sağlık diyor ve gelecekte Star Wars adına kimleri ekranlara yeniden getireceğini merakla bekliyoruz.

Shamook, The Mandalorian Deep Fake Videosu:

(Açıklamalara yazdıklarını da okumanızı tavsiye ederim. Elinde saf görüntü olmadan dizidekinin üzerine Deep Fake yaparak özellikle ağız kısmını en fazla bu kadar değiştirebildiğini, bir de saf görüntülere erişimi olsa inanılmaz farklar yaratabileceğini açıklamış. Kaldı ki Boba Fett 6. Bölümde de bize bunu kanıtlamış oldu.)

Kimler Kimlerle Yan Yana Geliyor…

Bölüm zaten Cobb Vanth’ın havalı bir girişiyle başlamıştı. Üstüne tertemiz bir N1 starfighter’ında Din Djarin’i gördük ve nereye gittiğini çok iyi biliyorduk. Vardığı yerde R2 kahramanımızı karşıladı. İşte bu sahnede droidlerle arası hiç iyi olmayan Din’in “Hello friend.” demesine mi şaşırmalıydım yoksa yıllar sonra R2’yu bir N1 Starfighter’ı ile yan yana gördüğüme mi bilemedim. Hala da bilemiyorum…

Bunlar yetmezmiş gibi Luke’un Dagobah eğitiminden alınmış sekanslara ve Yoda ile yaptığı öğretileri Grogu’da denemesine şahit olduk. Tüm bu sahneler sırasında buraya sığdıramayacağım kadar diyalog ve gönderme mevcuttu. Ama bunların arasından beni en çok mutlu eden buluşmanın Ahsoka ile Luke arasında olmasıydı. Gerçekten bu ikilinin iletişim kurduğunu ekranlarda görebildiğimize inanamıyorum. Ahsoka dizisinde bu ikiliyi tekrar daha detaylı görebilmeyi umuyorum.

Bazı Seçimler ve Order 66… Yine

Dave Filoni bölüm yönetir de Order 66 görmez miyiz? Clone Wars 7. Sezon ve The Bad Batch çıktığından bu yana görmüyorduk. Grogu’nun geçmişine gidip 501st Legion’dan Clone’ları canlı canlı Order 66 sırasında görmek inanılmaz etkileyici bir sahneydi. Tabii Grogu bazı şeyleri hatırladı ve eminim devamı gelecektir ama hala oradan nasıl kurtulduğu meçhul. Umarım kısa sürede bunun cevabına da kavuşuruz.

Bu kadar olayın üzerine bölümün sonunda bir de seçim ile karşı karşıya kaldık. Jedi’ların bağnaz düşünceleri ve bağlılığın bir Jedi için doğru olmadığı fikri yüzünden; Din’in Grogu için yaptırdığı Beskar yeleği ile Yoda’nın ışın kılıcı bir seçenek olarak Grogu’nun önüne atıldı. Böyle bir seçim yaptırılmak zorunda olması gerçekten Jedi zihniyetinden gün geçtikçe uzaklaşmamı sağlıyor. Yahu hiç mi akıllanmadınız onca yıl yaşananlardan? Özellikle Ahsoka’nın bunu savunmuyor olması lazım. Sen bu düzenden Jedi’ların baskıcı inançları nedeniyle sana inanmayıp yüzüstü bırakmaları yüzünden kaçmadın mı? Aynı şekilde Luke’un arkadaşları zor durumdayken Yoda tarafından “Şimdi gidersen bir daha eğitimine dönemezsin.” gibi bir cümleye maruz kalmasına rağmen nasıl böyle bir şeyi sunabildi aklım almıyor. Bu jedi’lar iflah olmaz gerçekten…

From The Desert Comes A Stranger…

Tüm bunların üzerine ekip birleşecek ve finale gideceğiz sanıyorduk ki yetmemiş bir cameo daha eklemiş Dave Filoni… Star Wars’u Star Wars yapan Space Western temasıyla tekrar karşı karşıya olmak, Mandalorian’ı sevdiren ana nedenlerden birisiydi benim adıma. Bunu Clone Wars’ta fazlasıyla görsek de live-action serilerde görmeyi özlemiştik. Mando bu özlemimizi alsa da asıl bu açlığı giderecek bir başka isim çıkageldi. Rüzgar çanlarının çalışı, Cobb Vanth’ın tehlikeyi uzaktan sezişi ve yüzlerce metre öteden bile kim olduğunu saniyesinde anladığımız isim Cad Bane’di. Hala bunu buraya yazıyor olmak bile inanılmaz hissettiriyor. Kendisi tek kelimeyle mü-kem-mel görünüyor. Tabii ki mükemmel de duyuluyor çünkü seslendiren kişi, karakteri Clone Wars’ta da seslendiren Corey Burton’ın ta kendisi.

Yeni yeni Cad Bane’in görünümünü beğenemeyen hayranlar olduğunu okudum ve inanılmaz şaşırdım. Bana kalırsa animasyondan alınmış bir karakter live-action bir diziye ancak bu kadar iyi yedirilebilirdi. Hiçbir sahte ve plastik görünümü olmadan Cad Bane tüm korkutuculuğuyla karşımızdaydı resmen.

Cad Bane’in görünüşü beklemediğim kadar ürkütücüydü bu arada. Sesi zaten oldukça derin bir tona sahip karakterimizin muhteşem bir ünü var. Karakteri gördüğüm an aklıma gelen ilk şey tabii ki Fennec ile The Bad Batch adlı animasyon dizisinde yaşadıkları karşılaşmadan sonra Boba Fett’te tekrar karşılaştıklarında ne tepki verecekleriydi… Bunu görmek için sabırsızlanıyorum. Bunun yanında Cobb Vanth kendisine ismini sorduğunda asla cevap vermemesi de aklıma Count Dooku’nun Cad Bane için “Who needs no introduction.” (Tanıtılmaya ihtiyacı olmayan kişi) dediği Clone Wars sahnesi geldi.

“Cad bane, who needs no introduction.”

Teşekkürler Dave Filoni…

Gerçekten inanılmaz bir bölüm izledik. Bir Boba Fett bölümü müydü emin değilim ama çok iyi bir Star Wars bölümüydü. Bu evreni neden nasıl sevdiğimizin göstergesi olan ve sadece bir cameo’dan ibaret olmayan bir bölümdü benim için. Bu evrende ufak bir yan karakter bile binlerce kişiyi heyecanlandırmaya yetebiliyor ve bu olay beni çok mutlu ediyor. Yan karakterlerden bahsetmişken umarım Mos Espa’nın Cantina’sındaki Pyke’ların terör saldırısı sonrasında Max Rebo’ya bir şey olmamıştır diyerek yazıya son veriyorum. Çünkü bana bırakılırsa bu bölümün üzerine tez bile yazabilirim sanırım.

Siz Boba Fett’in yeni bölümleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Bizimle yorumlarda paylaşabilirsiniz.

Teşekkürler Dave Filoni…

Güç Sizinle Olsun.

Loki Bölüm 2: Dünya’nın Sonlarına Yolculuk

Geçtiğimiz hafta ikinci bölümü The Variant ile karşımıza çıkan Loki dizisi, Marvel’ı başarı üzerine başarılara boğuyor. Loki’nin çarşamba günleri çıkmasıyla ulaştığı başarıdan bir hayli memnun kalan Disney+ yöneticileri, diğer dizilerinin de Cuma’dan Çarşamba’ya çekilmesini istemişler. Bu da demek oluyor ki Star Wars dahil pek çok Disney içeriğini bundan böyle Çarşamba günleri görebiliriz.

Konuyla ilgili The Hollywood Reporter tarafından paylaşılan habere buraya tıklayarak göz atabilirsiniz.

Spoiler’sız Bakış

Dizinin ilk bölümü oldukça heyecanlı bir yerde bittikten sonra ikinci bölümü merakla bekleyeceğimizi söylemiştik. Birçok merakımızın giderildiği gibi yerine yenisi de eklendi. Fakat bunların olmasını tabii ki bekliyorduk. Beklemediğimiz şey ise ikinci bölümün ilk bölümden de güzel olmasıydı.

Loki TVA’ye yardım etmek için işe koyulur. Owen Wilson’ın karakteri Mobius ve ana karakterimiz bu anlaşmanın üzerine mecburi arkadaşlıklarında daha samimi bir konuma gelirler. Tabii bu mecburiyet kimi zaman tartışmalara yol açabiliyor. İkilinin dizi boyunca bu atışmalarını görmek ise izleyiciye tam bir Marvel seyir keyfi sunuyor.

Bir önceki bölüm görünen gizli kimliğin kim olduğunu ve nerelerde olabileceğini bulabilmek için Loki araştırmalarına başlar ve akla yatan bir fikirle ortaya çıkar. Mobius’ın da bu fikri benimsemesiyle yeni bir maceraya çıkılır ve dizinin kötüsünü aramaya koyulurlar.

Dizinin bu bölümünde dönen araştırma ve keşif süreciyse seyirciye bir hayli keyif vermiş olacak ki, bir hafta boyunca internet üzerinden yapılan şakalar sosyal medyada gündem konusu oldu.

Bölümün araştır, keşfet ve uygula yöntemiyle üçe bölünmüş olması da izleyenler için açıklayıcı bir anlatım sağlıyor. Bölüm başında yapılması gerekenler açıklanırken, karakterimiz olanlara çözüm bulmak amacıyla araştırma yapıyor. Sonucunda ettiği keşifleri tekrar Mobius’a anlatma yoluyla seyirciye aktarıyor ve son kısım olan uygula yöntemini merak içinde izlemeye koyuluyorsunuz.

Bölümde aynı zamanda inanç kavramına da çok güzel değinilmiş. İkilinin konu üzerindeki tartışmalarını ve gizemli kötümüzün kim olduğunu öğrenmek için yeni bölümleri izlemeyi unutmayın.

Yazının bu kısmından sonrası spoiler içerir!

Spoiler’lı Bakış

İlk bölümün cliffhanger bitişinden sonra eminim siz de bizler gibi yeni bölümü heyecanla beklemişsinizdir. Henüz ikinci bölümden cevapları hızlıca almayı beklemiyoduysak da yaklaşık 6 bölüm süreceğini düşünürsek olayların hızlı bir şekilde gerçekleşmesi de çok normal.

Bölüm Oshkosh, Wisconsin’de bizleri 1985 yılına ışınlamakla başlar. Aynı tarihle geleceğe giden bir başka içerik aklınıza geliyor mu? Gelmiyorsa biz söyleyelim: Back To The Future.

Pek sevgili Marty McFly’ımızın ilk filmi 1985 yılında vizyona girmişti. Loki dizisinin yapımcılarının da dizinin zaman yolculuğu temasını ele alarak böyle bir gönderme yapmış olabilecekleri konuşuluyordu. Bunun üzerine bir hayranın yaptığı Back To The Future x Loki fanart’ı da sosyal medyada epey beğeni topladı.

Sahnenin devamında ise beni “Yok artık, bence ben abartıyorum.” diye düşündüren bir sahne ile karşılaştım. TVA’in 1985’te bir sorun fark ederek olay yerine gittiklerinde karşılaştıkları kişi sizce de Agatha Harkness’a biraz fazla benzemiyor mu? Sahnede TVA çalışanları haricinde kameranın ilgisini bu kadar fazla çeken ve diyalogları olan tek figüran olması da cabası. Fakat yine de “Bu bir yatırım tavsiyesi değildir.” diyorum ve sadece bir teori olarak sizi bu görsellerle baş başa bırakıyorum.

It was Agatha all alo–

İnanmanın Zamanı ve Mekanı Yoktur

Giriş jeneriğinin de geçmesiyle dizi, karakterimizin bir nevi ofis ortamında Miss Minutes tarafından sorgulanmasıyla devam eder. TVA hakkında sorular soran ve zaman çizgisinin bozulması sonucu neler olabileceğini Loki’ye bastıra bastıra açıklatmaya çalışan Miss Minutes, karakterimizi bir nevi sınamaya başlar.

Bu sırada Mobius karakteri dahil olur ve Loki’nin elindeki bir yat dergisine gözü takılır. İleriki bir sahnede daha önce hiç yata binmediğini ve bir TVA ajanının tarih şeridinde bir jet skiye binmesinin zaman çizelgesinde dallanma yaratacağını söyler.

Bu konuya neden mi bu kadar takıldım? Bana kalırsa dizinin burada tam olarak inançlar konusuna harika göndermelerde bulunduğunu düşünüyorum. Mobius TVA’ye inanıyor, TVA’in yapmasını yasakladığı şeyleri yapmıyor, yapanları kınıyor ve her ne kadar canı isterse istesin (Bu durumda bir jet skiye binmek olabilir) kendini bu durumdan uzak tutuyor. Tanıdık geldi mi?

Bunun haricinde Loki ile karşılıklı konuşmalarında Loki’nin sorduğu sorulara çok genel cevap vermesi ve hiçbirini kanıtlar nitelikte bir cevabı olmaması, ayrıca çoğu cevabı kendisinin de bilmiyor oluşu bu atıflardan birkaçı olarak gösterilebilir.

Mobius’ın bir cümlede Zaman Koruyucularıyla hiç tanışmamış olduğunu söylemesi de dizinin inanç kavramına olan göndermelerinden yalnızca birisidir. Fakat bu göndermede Mobius’ın biraz da bulunduğu konumu, aslında yaptığı işin o kadar da önemli olmadığını, kısacası kendini varoluşsal bir sorguya soktuğunu fark ettiğimi söylemeden geçemeyeceğim.

Ravonna ile tartışırken bir iki kere ima ettiği başka bir analist konusunun da Mobius’un işinin yalnızca ona özel olmadığını ve kendisinin vazgeçilemez olmadığını anlamasına getiriyorum. İnandığı şeyleri ve rolünü sorgulamaya başlayan Mobius’u ileriki bölümlerde Loki ile daha yakın bir bağ kurarlarken görmemiz de mümkün gibi geliyor.

Kim bilir, belki de Zaman Koruyucuları önceden vardıysa da artık yoklardır ve Ravonna düzenin bozulmaması için bunu çalışanlardan saklıyor olabilir. Çünkü büyük bir güce inanılmaması otoriteye kesin bir son getirebilir ve eminim ki TVA’in başında her kim olursa olsun bunun yaşanmasını istemez.

Kıyamette Buluşalım

Gizemli kötümüzün Lady Loki olduğunu bilmeden önce, yalnızca Loki gibi bir Varyantı araştırdıklarını biliyorduk. TVA’in belki gözünden kaçırdığı bir şey olabilir düşüncesiyle arşive getirilen karakterimiz, araştırmaya izni olan sınırlı dosyaları incelerken bir şeyler keşfettiğini fark eder ve Mobius’a koşar.

Dünya’da oluşacak veya oluşmuş olan herhangi bir kıyamet olayında zaman çizelgesi nasılsa sıfırlandığı için, birinin yapacağı küçük bir değişiklik TVA tarafından fark edilmez ve varyant enerjisi sıfır olarak gözükür. Bunu fark eden Loki, gizemli varyantımızın Dünya’nın kıyametlerinden birinde saklanabileceğini ve fark edilmeden dilediğini yapabileceğini keşfeder.

Bunun üzerine Loki teorisini kanıtlamak için Mobius’tan yaşanmış olan bir kıyamete giderek küçük değişiklikler yapmak ister. Mobius başta ikna olmasa da denemeye razı olur ve ikili kendini M.S. 79’da Pompeii, İtalya’da bulur.

Bir önceki bölümün D.B. Cooper’a değinmesinden sonra, bu bölümün de tarihte bilinen en önemli olaylardan birini ziyaret etmesi açıkçası beni çok mutlu ediyor. Fantastik evrenlerde gerçek Dünya olaylarının nasıl işlendiğini görmek, bir izleyici olarak hikayeye daha çok bağlıyor diye düşünüyorum.

Pompeii’da yaptığı küçük değişikliklerin zaman çizelgesinde en ufak değişikliğe yol açmadığını gören Mobius, Loki’nin teorisine ikna olur ve hedeflerinin kıyamet kıyamet gezerek gizemli kötümüzü aramak olduğuna karar verir.

Loki Yine Bildiğimiz Gibi

İlk istikametin 2050 yılında kasırga kıyameti olacağına karar verilmesiyle, dönemin güçlü şirketlerinden bir süpermarket zinciri olan Roxxcart’ın içine yol alırlar. Roxxcart ismi size de bir yerden tanıdık geldiyse şaşırmayın. Çizgi romanlardan ve Iron Man 3 filminden şahit olduğumuz Roxxon şirketiyle alakalı olması çok olası.

Alışveriş merkezinde gruplara ayrılan ekibimizden Loki ve B-15, sıradan vatandaş görünümünde saklanan Lady Loki’ye rastlar. Lady Loki vücuttan vücuda geçebilme özelliğiyle Hunter B-15’in vücuduna girer ve Loki ile derin bir sohbete dalarlar. Sohbet sırasında çeşitli vücutlara geçen Lady Loki bir yandan da planını ilmek ilmek işlemeye devam eder.

Lady Loki ile baş başa kalan karakterimiz gerçek amacının Zamanın Koruyucularını alt etmek olduğunu söyler ve ondan yardım ister. Lady Loki açıkça niyetinin bu olmadığını iletir ve planının son noktası olarak TVA’den topladığı zaman sıfırlayıcılarını aynı anda çalıştırır. Bu sırada kaçmak için portal oluşturur ve bizim Loki de en sevdiği şey olan ihanete karşı koymayarak peşinden gider.

Asıl ilgi çekici kısmı ise Lady Loki’nin yaptıkları sonrasında TVA merkezinde tam bir kaos oluşmasıdır. Zaman çizelgesi birden fazla dallanmalara yol açar ve çoklu evren terimini tabiri caizse tescillemiş olur.

Bu dallanmaların yeni olaylara yol açtığı ekranda pek çok gelecek olayı da görebilmek mümkün. İçlerinde 2301’de Vormir’de ve 2004’de ise Asgard’da bir dallanma var. Bunlara ileriki bölümlerde değinilecek olduğunu ya da bir şekilde açıklanacağını düşündüğüm için yorumsuz bırakıyor ve gelecek bölümleri sabırsızlıkla bekliyorum.

Bu arada dizinin bestecisi Natalie Holt’u da tebrik etmeden geçmemek lazım. Dizi hem görsel açıdan hem müzik açısından beni gün geçtikçe etkilemeye devam ediyor. Fantastik içeriklerde kaliteli müzikler dinlemek her hayranın dileğidir büyük ihtimalle. Bu nedenle Natalie Holt’a teşekkür ederek incelemeyi bitirebiliriz.

Bölüm üzerine siz ne düşünüyorsunuz? Bizlerle paylaşmayı unutmayın!

LOKI: Zamana Karşı Yolculuk

Belki de Marvel’ın en çok beklenen serilerinden birisi olan Loki’nin ilk bölümü nihayet severleriyle Disney+’ta buluştu. Yazımızda elbette Infinity War ve Endgame spoilerları olacak.

Infinity War’da bizleri ölümüyle yıktıktan sonra, Endgame’de Avengers’ın geçmişe gittikleri bir sahnede Tesseract ile kaçışına şahit olduğumuz karakterimizin hikayesi de tam da buradan sonrasını anlatıyor.

Endgame ile şahit olduğumuz bu kaçış sahnesi hepimizin bugüne kadar cevabını merak ettiği o soruyu doğuruyor.

Loki nereye gitti? İşte dizi de tam olarak bu sorunun cevabını bizlere vermek üzere sunulmuş. 2012 Avengers’ı dönemindeki kaçak Loki ile Infinity War’da yolculuğuna son verilen Loki, bu dönem içerisinde neler yaşamış bölümler ilerledikçe göreceğiz gibi duruyor.

Pilot Bölümü Spoiler’sız Bakış

Diziyi henüz izlememiş kişiler için ilk bölümü spoilersız açıklamak gerekirse; Loki’nin basit bir olaymış gibi gözüken Tesseract ile kaçmasının aslında evrene büyük etkileri olabileceğine şahit oluyoruz. Bölüm çoğunlukla zaman teması üzerine bize birtakım açıklamalarda bulunuyor.

Her hayranın kafasında kalan Multiverse soru işaretlerine çözüm üretmek için akıllıca bir yol seçen Marvel, ortalığı karıştırması için en doğru karakter olan yaramaz, işgüzar ve akıllı yarı tanrı Loki’yi seçmiş. Bölüm boyunca da gördüğümüz üzere, kaos yaratma ve kendini bu kaostan sıyırmak için en uygun karakter olduğu aşikar.

Bölümün bizlere bıraktığı pek çok sorunun yanında, yeni ve üzerine teoriler üretilecek karakterleri eklemeyi de eksik etmemişler sağ olsunlar. Dizi süresince karşımıza çıkardıkları semboller, ortaya önemsizmişçesine atılan isimler ve daha nice gönderme de teori kanallarına şimdiden içerik çıkarmış gibi duruyor.

Spoiler vermeden dizinin ilk bölümü hakkında bilgi vermek çok zor. Dizi, bir pilot bölümü için çok hızlı başlıyor. Ayrıca bir Marvel dizisi için oldukça farklı renk skalasına, mod değişimine ve ciddiyete sahip.

İnsanı içine çeken Tom Hiddleston oyunculuğunun yanında, karakterin derinliklerine inildiği önemli sahneler de bulunuyor. Bir bölüme tonlarca şey sığdıran Loki, benim için Marvel’ın en iyi pilot bölümü olarak yerini aldı bile.

Dizinin yeni bölümlerinin her hafta Çarşamba günleri çıkması da diğer Marvel dizilerinden farklı olarak karakterimizin yaramaz ve değişken kişiliğinin bir sembolü olabilir diye düşünüyorum.

Loki’nin evrenine ve karakterin derinliklerine inen bu macera dolu yeni seriyi kaçırmayın derim.

Yazının bu kısmından sonrası Spoiler içerir!

Hangi Zaman Diliminde?

Loki’nin Tesseract ile kaybolduğu malum The Avengers filminin tarihi 2012 olarak bilinmekteydi zaten. Fakat bilmediğimiz şey Loki’nin o sekanstan sonra nereye gittiğiydi.

The Ancient One’ın da Endgame’de bahsettiği üzere sonsuzluk taşlarının alınması zaman üzerinde çoklu evren dediğimiz dallanmaların oluşmasına sebep oluyor. Fakat Avengers ekibi aldığı her taşı yerine geri götürerek bu dallanmaların önüne geçmiş oldu. Loki ise bunları bilmeden aldığı Tesseract ile zaman üzerinde yeni bir dal oluşturarak, bilinen zamanın dışında yeni bir zaman çizelgesi yaratmış oldu. İşte tam da burada TVA (Time Variance Authority) dediğimiz, zamanı kontrol ve organize eden bir kuruluş işin içine giriyor.

Zamanın düzeninden sorumlu olan bu kurum ve görevlileri, (Loki dahil) zamanın gidişatını bozan pek çok varlığı da tabiri caizse mahkemelerinde yargılayıp, cezalarına karar veriyor. Aynı zamanda kişiyi yaratılıştan silme gibi bir güce de sahip oldukları için karşı çıkmak pek mümkün durmuyor gibi.

Tüm bunları bölümü izlerken anlamakta zorlanabiliriz diye bir de Miss Minutes tarafından anlatılan animasyon versiyonuyla TVA’in nasıl bir kuruluş olduğunu, Time Keeper’ları ve daha bir sürü bilgiyi de öğrenmiş oluyoruz. Fakat bu animasyon sırasında dikkat çeken birkaç ögeyi de görmezden gelemeyiz.

Zamanda dallanmanın anlatıldığı esnada Miss Minutes’ın aynı cümle içerisinde Nexus, Multiverse ve Madness kelimelerini kullanması da dikkatlerden kaçmamış.

Belirlenen zamandan dışarı çıkmanın bir “Nexus” etkisi yaratabileceğini, bu etkinin kontrolsüz kalması durumunda “delilik” (madness) yani başa çıkılamayacak derecede çeşitli dallanmaların oluşabileceğini ve de bu dalların çoklu evrene (multiverse) yol açabileceğini söylüyor. Bu kelimelerin aynı cümlede art arda kullanılması ise Doctor Strange’in gelecek filmi olan Multiverse of Madness ile bağdaştırılabileceği düşünülüyor.

Nexus tanımı WandaVision’da harika işlenmiş Scarlet Witch karakterimiz gibi olan kişiler için kullanılabiliyor. “Zaman çizgisiyle oynayabilen ve şekillendirebilen kişi” olarak da açıklanabilir. Tabii ki zamanın şekillendirilmesi çeşitli problemler ve çoklu evrenler yaratabileceği içi buna delilik denmesi çok yerinde olmuş bence.

WandaVision dizisinin bir şekilde Doctor Strange’in gelecek filmine bağlanacağından haberdardık. Fakat Loki’nin ilk bölümünü izlediğimizde bu karakterimizin yol açtığı veya açacağı birkaç olayın da Strange’e bağlandığını görürsek şaşırmayız.

Loki dizisinin yazarı Michael Waldron, aynı zamanda Dr. Strange’in de senaryo yazarı olduğu için bu iki içeriğin bir şekilde birbirlerine göndermelerde bulunmaları pek de sürpriz olmaz gibi duruyor.

Gözden Kaçırılabilecek Detaylar

Bir Marvel içeriğinin olmazsa olmazı nedir? Şakalar? Hayır. Göndermeler? Hayır. Akıl almaz savaş sahneleri? Hayır.

Tabii ki de Stan Lee cameo’su…

Ne kadar doğru bilmiyoruz fakat bir hayran tarafından keşfedilen, TVA’in mahkeme duvarlarındaki yargıçlardan en alttaki kişinin genç Stan Lee olduğu söyleniyor.

“This place is a Nightmare.”

“That’s another department.”

Nightmare confir—yok yok. Hiçbir şeye teori üretmemeyi WandaVision ile öğrendik. Fakat yine de Dr Strange’in yeni filminin kötü karakteri olabileceği konuşulan Nightmare’ın, WandaVision göndermeleri başta olmak üzere, Loki’de de ismen geçmesini göz ardı etmeyelim dedik. Ne yazık ki hiçbir kesinliği yok ve öğrenmek için filmin çıkmasını beklememiz gerekiyor.

Loki yıllardır süregelen bir Amerikan gizemine MCU evreninde açıklık getirdi. 1971 yılında ABD’deki bir yolcu uçağının soygun için kaçırılması ve ardından aldığı paralar ile uçaktan paraşüt ile kaçan soyguncudan geriye deniz kenarında bulunan paraların kalması, tarihte çözülemeyen olaylar arasına girmiştir.

Soyguncunun ismi (D.B. Cooper) ve robot çizimi haricinde ufak tefek bilgiler edinilse de uçaktan düştüğü yerin tam olarak belirlenememesi olayı daha gizemli hale getirmiştir.

Dizide ise Loki’nin geçmişini inceledikleri sırada D.B. Cooper’ın aslında Loki olduğunu ve Thor ile girdikleri bir iddiayı kaybetmesi sonucunda böyle bir soyguna dahil olduğuna dair kısa bir kesit görüyoruz. Hatta ve hatta uçaktan atladığı kısımdan sonra soyguncunun bulunamamasının nedenini de Loki’yi, Heimdall’ın Bifrost’u kullanarak çekmesiyle açıklamışlar. Bana kalırsa dizinin bunca büyük olay arasında bu kadar güzel ve keyifli bir detayı bu derece iyi yedirebilmesi, Marvel’ın bütünüyle bir evren üretmekte ne kadar iyi konuma geldiğini gösterir.

Uğruna ne canlar feda edilen sonsuzluk taşları TVA’de kağıtlara ağırlık olarak kullanılıyormuş… TVA’deki konumundan kaçmak için Tesseract’i arayan Loki’nin çekmecedeki sonsuzluk taşlarını gördüğü sıradaki tepkisiyse hepimizi temsil ediyor diyebiliriz.

Sırada Ne Var?

Dolu dolu geçen bir ilk bölümün ardından gelecek bölüm için oldukça heyecanlıyım. Bana havasıyla Sci-fi bir Mindhunter’ı ve yer yer Watchmen dizisini anımsatan bu ilk bölüm, diğer bölümleri sabırsızlıkla beklememe yol açtı.

Dizinin ilk bölümünde bir dosyanın üzerinde fark edildiği üzere Loki’nin cinsiyetinin değişken olarak tanımlanmasıyla, dizide Loki’nin farklı varyasyonlarının görüleceği de söylentilerin arasında. Çoğunlukla Lady Loki’nin bu konuşmalarda geçtiğini de söylemeden edemeyeceğim. Hatta bölümün sonunda görünen 1858’den çıkan gizemli kötümüzün de Lady Loki olduğu düşünülüyor.

Tüm bunları öğrenmek için dizinin gelecek bölümünü beklemekten başka bir çaremiz yok. Her Çarşamba çıkan Loki’yi sabırsızlıkla bekliyor ve neler olacağını merak ediyoruz.

Sizler diziyi nasıl buldunuz? Bizlerle paylaşabilirsiniz 🙂

Jupiter’s Legacy 1. Sezon İnceleme

Mark Millar‘ın yazdığı Jupiter’s Legacy çizgi roman serisinin aynı isimdeki dizisi, 8 bölümlük ilk sezonu ile Netflix‘te yayınlandı. Ortalama bir süper kahraman dizisi diyebileceğimiz Jüpiter’in Mirası, ilk sezonunda bize neler sundu? Konuşup tartışalım.

Diziyi henüz izlemeyenler ya da başlayıp sonrasında bırakanlar olduğunu gördüğüm için yazıda spoilera yer vermedim.

Süper Kahramanlar Öldürür Mü?

Süper kahramanların ilk nesli, dünyayı 90 yıl boyunca güvende tuttu fakat artık dünya değişiyor ve düşmanlar iyice güçleniyor. Tam bu noktada yeni nesil süper kahramanların, ailelerinin mirasını kabul etme ve onların temelinde hayatlarına devam etme vakti geliyor.

“The Code” adında sürekli anılan kaide, dizinin odaklandığı en önemli noktalardan birisi. Dizinin ana karakteri Ütopyalı Sheldon Sampson ve birliğin tüm üyeleri, başta öldürmenin ne olursa olsun yasak olduğu kaideyi uyguluyorlar. Nefsi müdafaa durumunda dahi öldürmek yasak. Bu kuralların eskiden, düşmanların daha zararsız olduğu dönemlerde belirlendiğini unutmamak lazım. Giderek güçlenen düşmanlar karşısında kaideyi sorgulayan Brandon (Ütopyalı’nın oğlu), yaptığı seçimlerin doğurduğu sonuçlar ile karşı karşıya kalır.

Öldürmeme kuralı denince akıllara ilk Batman geliyor. Bruce Wayne’i bu konuda bir numara sanırdım, ta ki Sheldon Sampson ile tanışana kadar. Jüpiter’in Mirası’nı izlerken bir yerden sonra, “Yeter yahu ne kaideymiş!” derken buldum kendimi.

Geçmiş ve Günümüz

Bana kalırsa dizinin en güzel kısmı, hem geçmişi hem şimdiki zamanı birlikte vermesi. Günümüzün hikayesi daha çok süper kahramanların çocuklarını konu alırken, bir yandan da 1929 yılındaki borsa çöküşünden başlayan, bilinmeze doğru olan bir orijin hikayesi izliyoruz.

Sheldon ve kardeşi Walter, başlarına gelen trajik olaydan sonra çıkmaza girmeye başlar ve başına gelenlerden sonra eskisi gibi olmayan Sheldon, kendinden emin ve inatçı bir tutumla, kendisine inananları beraberinde toplayıp çağırıldığı yere doğru yolculuğa çıkar.

The Godfather Part II’den Esinlenilmiş

Dizi sorumlusu Steven DeKnight, hikayeye 1929 yılından başlayıp kronolojik olarak gitmek yerine geriye ve ileri gitme şeklindeki “Godfather II” yapısını kullanmayı önermiş. Michael Corleone ve Vito Corleone’nin hikayesi nasıl aynı anda anlatılıyorsa, Jupiter’in Mirası’nda da karakterlerin genç ve yaşlı halleri arsasında sık sık geçişler yapılmış. The Wrap sitesine konuşan Frank Millar, Steven DeKnight’ın fikrini gerçekten harika bulduğunu da söyledi.

Oyunculuk ve Görsel Efektler

Dizinin ana karakteri Sheldon ve kardeşi Walter’ı canlandıran, Josh Duhamel ile Ben Daniels dışındaki oyuncular beni pek tatmin etmedi. Özellikle genç süper kahramanları oynayanların acemiliği çok göze batıyor. Ütopyalının kızı olan, alkol ve uyuşturucu bağımlısı Chloe, diğerlerine göre daha iyi bir performans sergilemiş. Josh Duhamel senaryodaki çoğu kısmı tek başına sırtlıyor.

Efekt kurbanı olan yapımlar kervanına hoş geldin Jupiter’in Mirası. İlk bölümde akıllara zarar bir kavga dövüş sahnesi var. Bazılarının dayanamayıp diziyi bıraktığını duydum. İlk sezondan aklımda kalan bir tane bile kaliteli aksiyon sahnesi hatırlamıyorum. Buna rağmen hikayeye tutunmaya çalıştım ve ilk sezonu bir şekilde bitirdim. Açıkçası sıkılıp da bırakmayı düşünmedim hiç. Bölümler üstüne koyarak ilerliyor, sonlara doğru iyice merakta bırakıyor. Ben özellikle 7. bölüme bayıldım. Su gibi akıp gitti son kısımlar.

Senaryoda bazı kısımların oldukça basit ve uğraşılmadan yazılmış olduğu belli oluyor. Ayrıca kostümlere gelirsek, fena olmamış demekle birlikte, ütopyalının beyaz peruklu saçına tam anlamıyla ısınamadım. Parodi izliyor gibi hissettim bazı yerlerde.

Son Olarak

Diziyi izlemeden önce birçok kötü yorumla karşılaştığım için beklentimi düşürüp başlamıştım. Genel olarak ortalama bir sezondu. Mark Millar’ın dediğine göre, ilk sezon çizgi roman serisinin sadece ilk 2 sayısını ve diğer sayılardan alınmış bazı kısımları içeriyormuş. Yani sıradaki sezonlarda (eğer olursa) işlenecek bir sürü konunun olduğunu söyledi.

Eksiklerine rağmen Jüpiter’in Mirası izlemeye değer bir dizi. Özellikle görsel efektler düzeltildiği takdirde sıradaki sezonlar çok daha keyifli olacaktır. Eğer izlediyseniz dizi hakkında siz neler düşünüyorsunuz?

Love, Death and Robots 2. Sezon | DLC Gibi Sezon

Love, Death and Robots, Tim Miller tarafından yaratılan bir animasyon antolojisi. Yapımcılarının arasında David Fincher gibi isimler de olunca kulağa daha da ilgi çekici gelmeye başlıyor. İlk sezonu genel olarak ben çok beğenmiştim, farklı stüdyoların farklı animasyon tarzlarıyla bambaşka hikaye anlatmaları ve ilginç konseptler bulmaları gayet eğlenceliydi. Ama 2. sezon için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Sadece 8 Bölüm mü?

İlk sezon 18 bölümden oluşurken ikinci sezon ise sadece 8 bölümden oluşuyor. Bu 8 bölümün de hepsi muazzam bölüm olmadığı için seyirciyi tam olarak tatmin etmeye yetmiyor. Bölümlerin Credit kısımlarını çıkarınca yaklaşık 80 dakikada ikinci sezonu bitirebiliyorsunuz. Bu 80 dakikalık macerada sadece aşağıdaki 3 bölümü çok beğendiğimi söyleyebilirim. Bölümler hakkında spoilerlar var ama finalleri hakkında spoiler vermeyeceğim.

Nüfus Kontrol Ekibi

Buram buram Blade Runner kokan Pop Squad bölümüne bayıldım. Uzun zamandır gördüğüm en etkileyici atmosferlerden birine sahipti. Arka planında birçok gizem barındıran bu bölümü, koca bir film olsa hiç sıkılmadan izlerdim. Sonsuz yaşam, nüfus kontrolü ve terkedilmiş yıkık bir şehirle birlikte karakterimizin yaptığı kirli iş yüzünden vicdanını sorgulamasıyla muazzam bir bölüm olmuş. Animasyon olarak da büyüleyici bir görselliğe sahip. Mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Snow Çölde

Sadece görselden bile aklınızda birkaç şey canlanmıştır. Star Wars’tan Tatooine ya da Dune’dan Arrakis gezegeninin atmosferini hissetmişsinizdir. Ben ikisini de hissettim. Hatta Mandalorian’ın bölümlerinden birini izliyormuşum gibi hissettim. Nüfus Kontrol Ekibi gibi Snow Çölde bölümünün de atmosferi çok kuvvetli, bunun üzerine ölümsüzlük ve yalnız yaşam gibi konuları işlerken güzel bir iş çıkarıyor.

Sürpriz Noel Baba

İlk sezondaki gibi çocuk aklıyla eğlenceli bir şekilde yazılmış ilginç olayları anlatan tek bölüm buydu. Bu sefer yüksek bütçeli CGI yerine stop motion tarzında sıcak bir atmosfer yaratılmış. Hayalimizdeki Noel Baba yerine bu sefer farklı bir Noel Baba bizi karşılıyor, üstelik çocuklarla birlikte siz de korkarken sonda sordukları soruyla siz de düşünmeye başlayıp irkiliyorsunuz.

İşte Bu Kadar

İlk sezondaki çeşitlilik ve ilgi çekicilik yerine seri üretim bir iş olmuş. İkinci sezon sanki ortadan ikiye ayrılıp diğer kısmı üçüncü sezona dönüştürülmüş gibi hissettiriyor. Üstelik bölümlerin azlığı dışında hikaye ve senaryo olarak da zamanları kısıtlı olduğu için yüzeysel olmuş gibi geliyor. Stüdyolar kendi özgün yorumlarını katamadan başka eserlerdeki fikirleri ham bir şekilde işlemişler. Yukarıda saydığım 3 bölüm dışında gerisini ya az sevdim ya da hiç beğenmedim. Nefret ettiğim tek bölüm Buz (Ice) oldu. Ne animasyon tarzını sevdim ne de anlattığı hikayeyi sevdim. O bölümü izlemek eziyet gibiydi.

İlk sezonu çok seven biri olarak ikinci sezon benim için hayal kırıklığı oldu. Bu antoloji serisinin çok daha iyi yerlere gelmesini, daha kaliteli bölümlerle çok konuşulacak bir seriye dönüşmesini ummuştum. Onun yerine sanki Ubisoft oyunları gibi seri üretime dönüşmüş, bütün bölümler çoğunlukla düz CGI olmuş (CGI sevmeme rağmen animasyon çeşitliliğin azalması keyfimi kaçırdı.), basit konuları fazla yüzeysel de işleyince tamamen keyif kaçırıcı bir sezon oldu. Üçüncü sezondan da beklentim hemen hemen ikinci sezon civarı bir şey olacağı yönünde. Serinin heyecanı düşmesin, pandemi zamanı daha çok dizi çıkartalım diye Netflix sezonların hacimlerini küçültmüş. Animasyonları yapan stüdyolara da kısıtlı bir zaman verdiği için gösterilen özeni de azaltmış gibi gözüküyor. Netflix bu huyundan keşke vazgeçse ama vazgeçmeyecekmiş gibi görünüyor.

İkinci sezon hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Invincible: İlk Sezon İnceleme

Kan, vahşet, süper kahramanlar… Çoğunlukla bu üçlü yan yana geldiğinde ortaya fena bir iş çıkmıyor. Bu etkenler bir de animasyonlarla birleştiğinde, izleyicide yeni bölüme geç butonuna hararetle basma etkisi uyandırıyor. Amazon Prime Video’nun Invincible’ı da hayranlarından aldığı olumlu tepkilere bakılırsa bu etkiyi bizlere geçirmekte oldukça başarılı olmuş.

Robert Kirkman’ın aynı isimli çizgi romanından uyarlanan animasyon serisi, yine Kirkman’ın yazarlığı ve önderliğinde izleyicilerin karşısında yerini aldı. Bu sayede çizgi romanıyla dilediği üne kavuşamayan Invincible, animasyon dizisiyle dünyanın dört bir yanında seyirci kitlesine ulaşmış oldu.

Küçük Detaylarıyla Seyircinin Kalbini Kazandı

Sıradan bir süper kahraman içeriği gibi duran ama kolaylıkla kendine bağlamayı başaran Invincible, izleyicisi için her bölüm çeşitli sürprizler de bırakmaktan kaçınmıyor. Bu tür içeriklerde devamlılığı artırmak nedeniyle yapılan bu minik sürprizler, izleyicinin de dikkatini çekmiş olacak ki, dizinin Twitter sayfası bu detayları her bölüm paylaşmadan duramıyor.

Bölümlerin fazlasıyla kan ve vahşet içerdiği aşikar. Fakat her bölüm geçtikçe bu vahşetin arttığını biliyor muydunuz? Invincible ekibi bunu bildiğimizden emin olmak için twitter hesaplarından her bölümün isim kartlarını paylaştıkları bir dizi tweet atmış. Ayrıca bölüm başlığı bir karakter “Invincible” diyene kadar gösterilmiyor, deseler de siz izleyici olarak duyamıyorsunuz. Bunun yerine, cümlenin söylenmesi gereken kısımda dizinin isim kartı ekrana yansıyor ve giriş böylelikle verilmiş oluyor.

Elini Korkak Alıştırma

Çoğunlukla süper kahraman denildiğinde kafamızda canlanan klasik Marvel ve DC içerikleri bizleri ne kadar heyecanlandırsa da gerçeklikten bir o kadar uzak olmaları da zaman zaman canımızı sıkabiliyor. “Tabii ki süper kahraman içeriği gerçeklikten uzak olacak, ne demek istiyorsun?” Dediğinizi duyar gibiyim. Aslında demek istediğim şeyi size şöyle açıklamama izin verin:

Bildiğiniz üzere bir süper kahraman içeriğinde genellikle kötü bir adamla karşılaşılır ve kahramanımız günü kurtarır. Biz de izleyici olarak bundan tatmin olmuş bir şekilde ayrılırız. Fakat çoğu zaman aklımıza takılması gereken ama takılmayan minik sorunlar yaşanır. Mesela bir şehirde savaşan iki karakterin o anda sokakta, yol kenarında veya evlerinde olan insanlara ne gibi zararları olduğunu çoğunlukla görmememiz.

Ya da ellerine birtakım güçler geçen herkesin genellikle bu gücü iyiye kullanmaları. Gerçekçiliği bu konuda en iyi kullanan dizilerden biri de adını sıkça duyuran The Boys dizisi oldu. Homelander karakterinin son zamanlarda en çok konuşulan ve ilgi çeken karakter olmasının sebebi de güçlerini acımasızca kullanmasına rağmen halk tarafından fark edilmeden yüksek mevkilerde yer edinebilmesidir.  

Toparlamak gerekirse Invincible tüm bu gerçekçiliği yüzümüze hiç acımadan atmaktan çekinmeyen bir yapım olmuş. İyi ki de olmuş.

İki karakteri dövüşürken izlediğimiz bir sahnede, herhangi bir karakterin kullandığı kontrolsüz güç, sokakta yürüyen bir aileyi paramparça edebilir. Binalardan düşen taşlarla ölen insanlar, uzuvları ekrana sıçrayan aileler ve daha fazlası animasyon ekibinin başarılı elleriyle önümüze atılıverir.

Aynı zamanda kahramanlarımızın savaş sırasında kurtarmaya çalıştığı masum insanların da her zaman kurtulamadıkları ve ellerinde acımasızca can verdikleri sahneler de dizide çok normal bir şeymiş gibi karşımıza çıkabiliyor. Spider-Verse’ün -hatta genel olarak Spider-Man’in- bizlere öğrettiği bir şey varsa o da “Her zaman herkesi kurtaramazsın.” Sözünün ne kadar doğru olduğudur.

Bu tür detaylarla karşılaştığımızda içeriğe bakış açımızın bambaşka bir yol izlediğini görebiliyoruz. Pek çok fan bu gerçekçiliği özlemiş olacak ki, seriyi ilk bölümden yüksek puanlarla ve güzel yorumlarla karşıladılar.

Spoilersız Genel Bakış

Dizi ana kahramanımız Mark Grayson’ın güçlerini kazanmadan hemen öncesiyle başlar. Bu küçük detay, hepimize çizgi roman okuyarak büyüyen ve bir şekilde süper kahraman olabileceğini düşünen hallerimizi hatırlatmış olabilir. Sırf bu nedenden dolayı bile diziye ısınarak başlayan hayranlar, büyük ihtimalle olacakların farkına varmadan masum bir süper kahraman animasyonunun içinde olduğunu sanarak kendini diziye kaptırır.

Mark’ın güçlerini kısa sürede kazanması, sürpriz bozan bir bilgi olmamakla beraber, dizinin ismi olan Invincible karakterini de bizlere sunar. Dizi buraya kadar gayet tatlı bir şekilde ilerler. Babası Omni-Man en önemli süper kahramanlardan biri olan Mark Grayson, aile evlerindeki yemek masalarında bir süper kahraman ailesi nasıl bir gün geçirir sorusunu bizlere gösterir.

Invincible’ın Justice League’i diyebileceğimiz Guardians of the Globe ile tanışırız ve dizi buradan sonra beklenmedik yerlere sürüklenir. Eğer şaşırmayı, vahşeti ve acımasızca öldürülen karakterleri izlemeyi seviyorsanız bu animasyon tam size göre.

Dizinin animasyon tekniklerinin detaycılığı nedeniyle gözünüzü ayıramadığınız uzun süreli yakın çekimlerde yaşanan kanlı olaylar, seyirciyi şoklar içerisinde ekrana kilitlemekten de çekinmez. Bu nedenle merakta bırakılmayı seven ve yeni sezonu sabırla bekleyebilirim diyen herkesi Invincible izlemeye davet ediyorum.

Yazının bu kısmından sonrası final dahil her bölümden SPOILER içerir!!!

Invincible… Biraz İddialı Bir İsim Değil Mi?

Süper kahramanlar kötü oluyor temalı her içerik çoğu zaman tutar diye düşünmüşümdür. Bu nedenle Invincible’ı da ilk bölümdeki beklenmedik aksiyonundan sonra büyük bir hevesle takip edeceğimi anlamış odum. Superman deliye döner ve Injustice olur, Homelander güçlerini kötüye kullanır ve devleti elinde kukla eder… Bu tür temalar genellikle temel hikayelerden çok daha fazla ilgi çeker. Çünkü normalin dışına çıkmak her zaman seyircide merak uyandırır.

Invincible da ilk bölümün sonunda Guardians of the Globe’un Omni-Man tarafından vahşice parçalanmasıyla üzerindeki temel hikaye etiketini yırtıp atmış oldu. Omni-Man’in motivasyonunun ne olduğunu bilmediğimiz ve kahramanlarımızı henüz yeni yeni tanıdığımız için de biz izleyiciyi ilk bölümden kendine çekmeyi başardı.

Guardians of the Globe’un katledilmesinden sonra Dünya, kahramanımız Mark Grayson ve yeni kurulan ekibe kaldı. Bu süreçte çok yaratıcı kahramanlarla tanışsak da en çok merak ettiğimiz şey Omni-Man ve Invincible’ın ilişkilerinin nasıl ilerleyeceği yönünde oldu.

Invincible’ın en etkileyici yanlarından biri ise aynı anda bir kaç farklı olay örgüsünü takip ediyor olmamız. Robot’un origin hikayesini keşfetmemizin yanında, Mauler ikizlerinin ilginç klonlanma halleriyle karşılaştık. Aynı zamanda Cecil’ın planlarını takip etmeye çalışırken, uzayda karşılaştığımız Allen the Alien adlı eğlenceli karakterle tanıştık. Damien Darkblood’u cehenneme uğurladık. Marsa yollanan Invincible’ımızın Mars’da karşılaştığı sorunların giderek büyüyeceğini anladık. Bu yüzden genel olarak bakıldığında gelecek sezonda az çok nelere rastlayabileceğimizi biliyor gibiyiz.

Fakat eminim ki hepimizin merak ettiği ana sorular aynıdır. Omni-Man ile Invincible insanı paramparça eden (kelimenin tam anlamıyla) kavgalarından sonra tekrar ne zaman yüzleşecekler? Omni-Man nereye gitti? Allen the Alien’ın da bahsettiği üzere Viltrumite’lar asla atandıkları gezegenleri bırakmazlar. Peki o zaman Nolan Grayson neden bırakıp gitti? Gerçekten de içinde azıcık da olsa oğluna acıma duygusu kalmış mıydı?

Ne yazık ki bu soruların cevabını öğrenmek için bir süre bekleyeceğiz gibi duruyor. Ama sabırsız hayranlar için çizgi romanı okumak gibi bir imkan da mümkün. Fakat umarım bu imkan diziyi izlemeyi severler için bir zorluğa dönüşmez ve sürekli spoilerlardan kaçmaya çalıştığımız bir ortam yaratmaz.

Babasıyla dövüşünde söylediği her kelime, attığı her adımı takdir ettiğimiz Invincible, bize göre adının hakkını fazlasıyla veriyor. Bu kadar iddialı bir ismi seyirciye hissettirerek taşıyan Mark Grayson’ı sevdiğimiz süper kahramanlar listesine keyifle ekliyor ve bir an önce ikinci sezondan yeni haberler almayı ümit ediyoruz.

Siz Invincible’ı nasıl buldunuz? Bizimle düşüncelerinizi paylaşmayı unutmayın.

Monsters At Work Animasyon Serisinden Ne Bekliyoruz?

Monsters Inc. hepimizin çocukluğunda iz bırakmış, bizi dolapların içlerinde canavarların olduğuna belli ölçüde ikna eden animasyonlardan biri. Hangi yaşta izlersek izleyelim aynı hisleri yaratan, zamansız bir Disney Pixar yapımı. Bu durum böyle olunca da Disney+ için duyurulan animasyon serisi ”Monsters at Work”ü duyduğumuzda da heyecanlanmamak elde değildi. Disney+’ın yapımlarıyla yakaladığı başarılı çizgiyi de göz önünde bulundurursak beklentilerimiz oldukça yüksek.

Canavarlar Şirketi’ne dönüş

Animasyonun sevimli baş karakterleri Mike ve Sully, çocuk kahkahasının, çığlıklardan daha fazla enerji ürettiğini keşfetmişlerdi. Şirketi en son oldukça neşeli bir şekilde çocukları güldürme yöntemini izlerken görmüştük. Artık en korkunç canavar olmaya çalışmanın, dolapların içlerinde gölgelerde saklanıp keskin dişleri ve pençeleri göstermenin hiçbir anlamı yoktu. Şirketin duvarlarında çocuk kahkahaları yankılanıyordu.

Artık yeni bir ana karakterimiz var. Tylor Tuskman, ikinci filmde izlediğimiz Monsters University‘den yüksek bir başarıyla yeni mezun olmuş, oldukça yetenekli bir korkutucu. Şirkette çalışmak ve tüm korkutma yeteneklerini sergilemek için can atıyor. Ne yazık ki hevesle yeni işine adım attığında artık şirketin korkutma politikasını geride bıraktığını görüyor. Güldürmeyi öğrenmek zorunda. Bu noktada Mike ve Sully’i komik olmayı öğretmek için çabalarken göreceğiz. Yapımcılar bu seriyi bir çeşit sitcom olarak da tanımlıyorlar. Canavarlar Şirketi’nin yeni kısımlarını göreceğimiz, yeni karakterler tanıyacağımız oldukça tanıdık tatlar içeren bir sitcom.

Tanıdık yüzler ve tanıdık yerler

Billy Crystal ve John Goodman‘ı yeniden Mike Wazowski ve Sulley rollerinde göreceğiz. Ayrıca The Office‘den tanıdığımız Mindy Kaling de ana karakterimiz Tylor’un yanında yer alan karakterlerden biri olan Val Little‘ı seslendirecek.

Seride Canavarlar’ın yaşadığı Monstropolis‘in hiç ziyaret etmediğimiz yerlerini göreceğiz ve oldukça fazla detayla karşılaşacağız. Hatta serinin bir noktasında karakterler canavarlarla dolu bir beyzbol maçını izlemek için Creepees Stadyum‘unu ziyaret edecekler. Başlangıçta sırasıyla Mike ve Sully’nin yeni ofislerini bile görme fırsatı yakalayacağız.

İlk olarak iki yıl önce yapım aşamasında olduğu duyurulan Monsters At Work, 2 Temmuz‘da yayınlanmaya başlayacak. Biz bu seri için çok heyecanlıyız ve sizlerle aynı duyguları paylaştığımıza inanıyoruz.

The Falcon and the Winter Soldier: İlk Bölüme Bakış

Disney+’ın ikinci MCU dizisi olan The Falcon and the Winter Soldier, ilk iki bölümü ile WandaVision‘dan epey kısa bir süre sonra yayınlandı. Hadi gelin ilk bölümde neler olduğuna ve sonrasında neler olabileceğine birlikte bakalım. Aynı zamanda özet niteliğinde bir yazı olacağı için bölümü izlemiş olmanız tavsiyemdir!

The Falcon and the Winter Soldier

Falcon Görev Başında!

İlk başta Sam Wilson, nam-ı diğer Falcon’u Endgame’in sonunda ona Steve Rogers tarafından verilen Captain America kalkanını çantasına koyarken görüyoruz. Bu aslında bize en başından gösteriyor ki Falcon, Captain America olmayı reddediyor. Bu konu bölüm içerisinde Sam’e ailesinden miras olarak kalan tekne ile de pekiştiriliyor aslında. Sam için miras korunması gereken, önemli bir şey. Tekneyi satmak yerine tamir etmeye çalışıyor, Captain America olmayı reddederek de bu ismi Steve Rogers için korumayı hedefliyor.

Daha sonra bir aksiyon sekansında Sam’i hava kuvvetleri için bir görevdeyken görüyoruz. Kostümü çizgi romanlarda olduğu gibi beyaz ve kırmızı ağırlıklı artık. Captain America: The Winter Soldier filminden hatırlayabileceğiniz Batroc the Leaper da ufak bir görünüyor. Dizinin kalanında da olur mu meçhul fakat öldüğü kesin değil. Ayrıca yeni bir karakter olarak da Joaquín Torres tanıtılıyor. Bu karakter ile neler yapılabileceği konusuna girmesek sanırım daha iyi, teori üretmeye WandaVision’dan sonra çekimseriz çünkü… Yine de, eğer çizgi roman rotasını takip edeceklerse, evrende önemli bir yer edecek gibi duruyor. Kendisinin Sam ile olan diyaloğundan anlayabildiğimiz kadarıyla Steve Rogers’a ne olduğunu halk tarafından bilinmiyor ve hatta üzerine teoriler üretiyor.

The Falcon and the Winter Soldier

Akabinde “Captain America”ya ne olacağı hakkında konuşulan bir törende War Machine olarak bildiğimiz James Rhodes, Sam’i yalnız bırakmıyor ve Sam’in seçimi üzerine sohbet ediyorlar.

Winter Soldier ve Travmalar

Gelelim bölümün Winter Soldier/Bucky kısmına. Aksiyonlu (ki bölümdeki en iyi aksiyon sahnesi bana göre) bir flashback sahnesi ile Bucky’nin beyninin yıkandığı döneme gidiyoruz. Sonra günümüzdeki Bucky uyanıyor, demek ki gerçekten Civil War’da söylediği gibi her şeyi hatırlıyormuş. Ardından inanılmaz yakın plandan çekimlerle Bucky’nin terapisine katılıyoruz. Bu noktada da hatırlıyoruz ki, Bucky’ye beyni yıkanmış döneminden kalma bir miras var. Arkasında bıraktığı düzinelerce ölü insan. Şimdi ise aklı başında iken yaptığı yanlışları düzeltmeye çalışıyor.

The Falcon and the Winter Soldier

Daha sonrasında Bucky’yi günlük yaşamında görüyoruz. Kendisi insanlarla iletişime girmekte epey zorlanıyor, Bay Nakajima hariç. Nakajima Bucky’ye destek oluyor epeyce, onu sosyalliğe itiyor fakat bu ikilinin ilişkisi de Bucky’nin kirli geçmişi yüzünden sarsılıyor çünkü Nakajima’nın oğlunu öldüren kişi Winter Soldier’mış…

The Blip ve Avenger Olmak

Bu kısım benim en çok ilgimi çeken yerlerden biriydi çünkü bize çok ilginç sorular hakkında bazı yanıtlar verdi. The Blip’in dünyaya olan etkilerini daha yakından gördük mesela. Ayrıca Avenger’ların nasıl para kazandıkları da ucundan bir cevaplanmış oldu. Sam ailesinin yanına gidiyor ve ailesinin zor durumda olduklarını görüyoruz. Bunun için kredi çekmeyi öneren Sam’e birkaç gerçek çarpıyor. 5 yıldır kendisi yoktu. Yok olmuştu. Düzen değişmiş, sıkılaşmıştı. Bir kahraman olsa da olmasa da…

Bunlar olurken bölümün başlarında bahsi geçen Flag Smashers grubunu soygun yaparken ve bazı üyelerinin normalden biraz fazla güçlü olduğunu görüyoruz. Flag Smashers aslında çizgi romanlarda Flag Smasher adındaki bir kişiden türemiş bir ekip, kendisi bir Captain America düşmanı. Dizinin ana kötüleri gibi tasvir ediliyorlar fakat biz öyle olmadığını bilir gibiyiz elimizdeki fragmanlardan dolayı… Evet ortada bir Zemo gerçeği var fakat bu bölümde sadece Bucky’nin defterinde gözüküyordu maalesef ki.

Captain America’nın Mirası Ve Kişisel Düşüncelerim

Ve evet, büyük finalde görüyoruz ki, Captain America’nın mirası tehlikede! Tabii bunu promosyon materyalleri yüzünden belli etmeselerdi çok daha hoş olurdu… Ama olsun. Alıştık. Karakterimizin adı John Walker. Çizgi romanlarda biraz pisliğin teki olan bu karakterin ben bu dizide tam olarak böyle işleyeceklerini düşünmüyorum açıkçası. The Boys’daki Homelander tiplemesinden daha çok iyi niyetli fakat kukla olmuş asker olabilir mesela. En azından benim için daha ilginç olurdu öylesi.

Tamamen aksiyon odaklı gideceğini sandığım The Falcon and the Winter Soldier, beni açıkçası şaşırttı. İlk bölümle çok güzel temeller attı. Yönetmeninin söylediği üzere dizi, politik temalara da korkusuzca değinecek. Disney yüzünden buna her ne kadar inanamasam da, umudumu tamamen kaybetmedim… Siz ne düşünüyorsunuz? Beklentilerinize değdi mi? Diziye devam edecek misiniz? Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!

It’s Always Sunny In Philadelphia: Farklı Bir Sitcom

It’s Always Sunny In Philadelphia, 2005’ten 2013’e kadar FX’te, daha sonrasında da FXX’te yayınlanan bir sitcom. 16 yıl, 14 sezon, 154 bölüm ve daha devamı da gelecek. 2020 yılında FX Networks, dizinin en az 4 sezon daha süreceğini duyurdu. Bu da It’s Always Sunny’yi en fazla sezona sahip olan live-action sitcom yapıyor. Peki bu diziyi farklı yapan ne? Nasıl bu kadar uzun süredir devam ediyor?

Always Sunny

Narsist Ekibimiz “The Gang” İle Tanışın

The Gang aslında 3 kişiden oluşuyor: Dennis, Mac ve Charlie. Bir de Dee ve Frank var. Esas üçlü her ne kadar kabul etmeseler de ekibin parçası onlar da. Dennis ve Dee ikiz kardeşler, Charlie ve Mac ile de çocukluktan beri arkadaşlar. Aslında hepsi farklı şeyler hayal etse de, hayat onları Philadelphia’da bir bar açmaya yönlendiriyor: Paddy’s Pub. Biz de aynı zamanda bir barı işletmeye çalışırken başlarına binbir türlü iş gelen bu ekibi izliyoruz. Daha sonra da devreye Frank giriyor… Kendisi Dennis ve Dee’nin babası ve hikayeye dahil oluşu pek çok kapı açıyor. Bölümler geçtikçe The Gang’i daha çok tanıyoruz ve anlıyoruz. Anlayabiliyoruz çünkü kötü ve üzücü geçmişleri var bu karakterlerin ve günümüzde bulundukları “kaotik kötü” davranışları abes kaçmıyor bu yüzden. Bu 5 kişinin de ortak özelliği önlerine gelen her şeyi yok etmeleri. Bu bazen mecaz, bazen de gerçek anlamda olabiliyor. İşte tam bu noktada farklı bir sitcom’a dönüşüyor Always Sunny…

Nesi Farklı Bu Sitcom’un?

Az önce bahsettiğim gibi, ana karakterlerimiz kötü ve sorunlu insanlar. Dizi boyunca değişseler de gelişmiyorlar, genellikle de negatif bir değişim oluyor hatta bu ama biz sadece kötü insanların kötü şeyler yaptığını izlemiyoruz. Çevreleriyle nasıl etkileşime girdiklerini de izliyoruz. Bu noktada da çok kritik bir konu giriyor işin içine: yan karakterler.

Always Sunny

It’s Always Sunny izlerken gördüğünüz bir yan karakter gelecekte hiç beklemediğiniz bir şekilde karşınıza çıkabiliyor. Çıktığı zaman da onu bir önceki görüşünüzde aldığı yaraların (yine, hem mecazen hem de gerçek anlamda) etkilerini derin bir şekilde yaşarken göreceksiniz. Bu yaraları açan ekibin hikayenin “kahramanları” olduğunu ve yan karakterlerin onlarla bir şekilde tekrar tekrar iletişimde bulunuyor olmaları çok ilginç bir dinamik katıyor bu etkileşime çünkü fark ediyorsunuz ki belirli koşullar altında herkes The Gang kadar kötü olabiliyor.

Hepinizi Paddy’s Pub’a Bekleriz!

It’s Always Sunny ekstrem karakterleri ile birlikte ekstrem konulara değiniyor. Bir bölümde çöpe bırakılan bir bebeği reklamlarda oynatmak amacıyla yanlarına alıyorlar mesela. Başka bir bölümde çalışmadan para kazanmak için devletten yardım istiyorlar fakat iyileşen uyuşturucu bağımlıları olduklarına inandıramadıkları için gerçekten uyuşturucu içmeye başlayıp yanlışlıkla bağımlı oluyorlar. Bilirsiniz işte. Böyle şeyler. Eğer kendinizi uzun soluklu fakat bu sefer farklı bir sitcom’a daha hazır hissediyorsanız buyurun. Çok ilginç bir yolculuk bekliyor sizi.

WandaVision: 9 Bölümlük Maceranın Sonu

Marvel’ın yeni faza geçmesiyle beraber tanıştığımız WandaVision, uzun bir aradan sonra özlemimizi gidermeye yardımcı oldu. Ocak ayında başlayan bu 9 bölümlük serüven, 5 Mart’ta son buldu.

Yeni faz ile geride bıraktığı karakterlerin derinliklerine giriş yapan Marvel’ın, tanıdığımız karakterler için bizlere sunacağı yeni hikayeleri merakla bekliyoruz.

Bir Maceranın Sonu

Geçtiğimiz dönemin en heyecanlı işlerinden biri olan WandaVision izleyicisine veda etti. Bir mini dizi olarak bizlere eğlenceli birkaç ay da yaşatsa, bölüm sürelerinin kısalığı nedeniyle yeterli keyfi alamadık. Ancak yine de uzun zaman sonra heyecanla beklediğimiz bir Marvel içeriğinin olması sevindiriciydi.

Dizinin bekleyenleri olduğu gibi, diziden ne bekleyeceğini bilmeyenler de oldu. Marvel daha öncesinde Wanda Maximoff ve Vision karakterlerine her ne kadar bir giriş yapmış da olsa, bu karakterleri çizgi romanlardan tanıyanlar bilir ki bu giriş hiç kimseyi tamamıyla tatmin etmemişti.

Başladığı gizemli havasını son bölümlere kadar koruyup bizleri diken üstünde tutan WandaVision, dizinin karakterlerine hiç bakmadığımız açılardan bakmamızı sağladı.

İlk bölümüyle 1950’lerin komedisine giriş yaptığımız evrende, Wanda ve Vision’ın normal hayatlar sürdüğünü izleyerek başladık. Wanda’yı mutlu ve huzurlu gördüğümüz bölümlerde adeta Endgame ve Infinity War’un yaşandığını unutarak bizler de Wanda’nın gerçekliğine hapsolduk. Bu sahte gerçeklikle beraber sürdürdüğümüz mutluluğun çok uzun sürmeyeceğini anlasak da, Wanda Maximoff severler kahramanın bu hallerinden bir hayli keyif aldılar.

Birkaç bölüm sonunda işlerin değişmesiyle, dönem ilerledikçe dizinin komedisinin karanlığa doğru çekildiğini hissettik. Pek çok fan, Marvel’ın bu yanını görmekten çok keyif aldığını dile getirerek; gelecek film ve diziler için de bu tonlarda bir içerik görmek istediklerini söylediler.

Farklı Bir Marvel

Heyecan basamaklarını teker teker tırmandığımız bölümlerin sonunda; üretilen teorilerin ve beklenen isimlerin sosyal medyada sürekli olarak dile getirilmesiyle izleyicilerin beklentileri de değişti. Diziye Wanda ve Vision ana temasını görmek isteyerek giren izleyiciler, kendilerini başka yönlere bakarken buldular. Bu durum da dizinin finali için toplanan tepkiyi oldukça farklı bir yöne çekti.

İzleyiciyi içerisinde bıraktığı gergin anlarıyla akıllarda kalan yapım, çok konuşulan bir final ile son buldu. Spoiler’lı kısımda bahsedeceğimiz finale geçmeden önce bir uyarımız var. Eğer hala son bölümü izlemediyseniz, okumadan önce izlemenizi tavsiye ediyoruz.

Gerçek Tanışma (Spoiler)

Çizgi Roman okurları bilir ki, sevdikleri karakterlerin sinemada veya televizyonda iyi yansıtıldığını görmek önemlidir. Marvel da rakipleri arasında bu işi gerçekten iyi yapan bir firma. Fakat Marvel da olsanız bazen eksik veya mecburen geride kaldığınız karakterler olabiliyor. Wanda Maximoff da, eminim bir çok fanın da düşündüğü üzere, bu karakterlerden birisiydi.

Bu zamana kadar “Scarlet Witch” adıyla anılamamış olması ve karakterin geçmişi hakkında kesin bir bilgiye sahip olmayışımız; diziyi ilgi çekici kılan unsurlardandı. Wanda’nın geçmişi hakkında azıcık bilgisi olan kimseler için Scarlet Witch ismini duymak; Elizabeth Olsen’ı orijinal kostümüyle görmek oldukça heyecan vericiydi. Fakat en can alıcı kısmı: Wanda Maximoff’un güçlerinin ne bir mutant olmasına, ne de Mind Stone’dan alan birisi olmasına bağlanmamasıydı. Wanda Maximoff, bazı çizgi romanlarındaki gibi bir cadı olarak doğmuştu ve güçlerine doğuştan sahipti.

Agatha Harkness’ın da dizide bahsettiği üzere, Wanda’nın bir cadılar meclisine ait olmadığını ve güçlerinin her zaman var olduğunu öğrendik. Hatta Book of the Damned olarak bilinen Darkhold’da, Wanda’nın Supreme Sorcerer olan Doctor Strange’den daha güçlü olduğu da belirtiliyor.

Bu sahne her ne kadar epikse, sonrasında gelen “Dünyayı yok etmek senin kaderin.” cümlesi de bir o kadar basit kalmış maalesef.

Bir Kere Daha Her Şeyini Kaybetti…

Vision’ı kaybetmek pahasına Zihin taşını yok ederek ona veda eden Wanda’nın; kardeşinden sonra sevdiğini de kaybetmesi hepimizin içini acıtmıştı. Endgame’den sonra yapayalnız kalan Wanda Maximoff; Vision’a en azından hak ettiği cenazeyi yaşatmak için gitse de, ne yazık ki başarılı olamadı. 

Wanda’nın yaşadığı acılara rağmen kimseye zarar vermeden çıkıp, hayallerini kurdukları eve gitmesi; izleyicilere nasıl biri olduğunu gösterdi.

Westview’da kontrolü dışında yarattığı bu gerçeklik, bir kez daha Wanda’ya her şeyini geri kazandırıyor. Hatta belki de daha fazlasını veren bir yuva haline geliyor. Bölümler ilerledikçe aile kavramlarına alıştığımız bu rüya, izleyicinin de biteceğini bilmesiyle üzücü bir hal alıyor.

Koca bir kasabayı kontrol altına aldığını anlayan Wanda, bir kez daha insanları kurtarmak için her şeyinden vaz geçiyor. Kelimenin tam anlamıyla her şeyinden… Kendisini after credits’de güçlerinin farkına varmak için Darkhold’u okurken görüyoruz ve dizi sona eriyor.

Neler Bekledik, Neler Beklememeliydik?

Dizinin bize Wanda Maximoff’un Endgame’den sonra acıyı nasıl kaldırdığını göstermesini amaçladığını biliyorduk. Karakterin geçmişine de kattığı derin bakış açısıyla, belki de beklediğimizden fazlasını aldık. Fakat pek çok fan için beklenti yeterince karşılanmamıştı.

Dizinin başlarında kadroya dahil olan Evan Peters’ın Quicksilver’ı dizinin izleyicileri için oldukça büyük bir olaydı. X-Men serisinin Quicksilver’ını dizide gören hayranlar; arkasında pek çok anlam arayıp, teoriler ürettiler. Kimisi Mephisto beklerken, kimisi Nightmare bekliyordu.

Multiverse’e giriş için çok büyük bir sinyal olacağını düşünenler, finalde beklediklerini alamadılar. Her ne kadar Marvel bu beklentileriyle ünlü olan bir firma olsa da, Evan Peters belki de en büyük izi bırakanlardan birisi oldu.

https://tvline.com/2021/02/02/wandavision-spoilers-marvel-cinematic-universe-character-returning/

Sosyal medyada yayınlanan haberler, dizinin oyuncularının söyledikleri her kelime yanlış anlaşılarak bu beklentiyi büyüttü. Diziden keyif almak için izleyenler dahi ister istemez bu beklentilere kafa yorarken buldular kendilerini. Fakat buradan öğrenilmesi gereken bir şey varsa; o da hiçbir içerikten size vaat edilenden fazlasını körü körüne beklemeyip, keyfini sürmeniz gerektiği olacaktır.

Gelecekte Neler Görebiliriz?

Dizinin finalinde Wanda’nın ihtiyacı olduğunda Agatha’yı nerede bulabileceğini biliyor olduğunu söylemesi, gelecekte de Agatha’yı görebileceğimiz anlamına geliyor olabilir.

Finalin Dr. Strange’in yeni filmine bağlandığını bildiğimiz için, Scarlet Witch’i tam haliyle filmde görebiliriz. Umarız ki Agatha’ya tam da orada ihtiyacı olur. Böylelikle çizgi romanlardaki gibi ikilinin ilişkilerine beyaz perdede göz atma şansı kazanırız.

Marvel’ın dizi evrenine WandaVision ile adım atmasıyla güzel bir giriş yaptığını düşünüyoruz. The Falcon and the Winter Soldier’ın da bu heyecanı kaldığı yerden devam ettireceğine eminiz. Siz dizi hakkında neler düşündünüz? Bizlerle fikirlerinizi paylaşmayı unutmayın.