Kotaro Lives Alone: İzleyebileceğiniz En Tatlı ve Hüzünlü Animelerden

Kotaro Lives Alone, 4 yaşında tek başına bir dairede yaşayan Kotaro‘nun komşularıyla olan ilişkisini ve bu durum içerisinde yaşanan kimi zaman eğlenceli kimi zaman ders niteliğindeki anlarını konu alıyor. Bu açıdan bakınca eğlenceli vakit geçireceğiniz bir anime gibi dursa da, izlerken her dakika süregelen bir ağırlık hissi veriyor insana. Kimi zaman gerçekten üzücü oluyor ve üzerinize çöken ağırlık daha çok hissettiriyor kendini, gözlerim dolarak izledim.

Kotaro’yu tanıyalım; 4 yaşında, samuray döneminde yaşayan birisi gibi tatlı ve komik bir konuşması var, tam bir centilmen. Ve evet, tek başına yaşıyor. Ancak ufacık boyunu ve zaman zaman ortaya çıkan çocuksu motivasyonlarını göz ardı ederseniz, tek başına yaşamasını garipsemeyeceğiniz kadar olgun ve sorumluluk sahibi. Ailesine ne olduğu konusunda Kotaro’nun olaylara tepkilerinden oldukça kalp kırıcı çıkarımlara varıyorsunuz. Psikolojik ve fiziksel olarak yaşadığı şiddetin izlerine rastlıyorsunuz ve bu centilmen ufaklığa sımsıkı sarılmak istiyorsunuz. Buna rağmen Kotaro, yaşadıklarından ailesini sorumlu tutmuyor ve suçlunun kendisi olduğuna inanıyor. Bu da kalbinizin sıkışmasına sebep oluyor izlerken. Komedi ve dram unsurları çok başarılı bir şekilde iç içe geçip birbirine karışmış.

Ailesi olmamasına rağmen Kotaro tamamen yalnız sayılmaz. Yan komşusu işleri pek de iyi gitmeyen bir manga çizeri. Kotaro ile tanıştıkları ilk andan itibaren, ona abilik yapıyor, kanatları altına alıyor. Sadece onunla değil, Shimizu Apartmanı’nda yaşayan herkesle sıkı bağlar kuruyor. Apartman sakinlerinin her biri oldukça renkli ve alışılmadık karakterler. Bu da animeye güzellik katan özelliklerden bir tanesi. Kotaro’nun etrafında dönen ve diğer karakterler arasında seken olay örüntüleri sürekli renk değiştirip seyir keyfini arttırıyor.

Anime sizi sadece güldürüp ağlatmıyor, çocuk ihmaline, istismarına karşın mesajlar taşıyor ve bir amacı olduğunu hissettiriyor. Çocukların karşılaştıkları en ufak olayda dahi kendilerine biçebilecekleri ağır payın, yaklaşımınız konusunda dikkat etmeniz gerekenlerin farkına varıyorsunuz.

Mami Tsumura’nın aynı isimli mangasından uyarlanan anime, Netflix’te 10 bölümüyle mevcut. Netflix’te izlediğim en iyi animelerden biri olduğunu belirtmem gerekir, vakit ayırdığınıza pişman olmazsınız. Her şeyden öte, elinde tahta kılıcıyla cesur bir samuray gibi gezen ve herkesi kendinden önce düşünen Kotaro’yla tanışma fırsatını kaçırmamanızı öneririz.

Yazar: Pınar Gökoğlu

İkigami: Ölmek İçin Kalan Zaman 23 Saat 59 Dakika

İkigami konusu itibariyle ilgimi çeken bir mangaydı ve okumaya başladığımda gerçekten de düşündüğüm kadar ilginç bir hikayeye sahipti.

Öncelikle en iyi yanı konusu olduğu için spot ışıklarını kısa bir süreliğine konusuna çevirelim.

Ulusal refahı korumak adına her vatandaşa ilkokula başlarken bir aşı yapılıyor. Her bin aşıdan birinin içerisinde bir nanokapsül bulunuyor ve bu kapsül 18 ila 24 yaş arasında belirlenen bir tarihte patlayarak kapsülü taşıyan kişiyi öldürüyor. Bu gençler ölmeden 24 saat önce öleceklerini bildiren bir belge alıyor ve böylece ölmeden önceki son günlerinden haberdar oluyorlar. Bu belgeye ‘ikigami’ deniyor. ikigamiye ve ulusah refahı koruma yasasına saygı duymayanlar ve hatta bu kişilere karşı sessiz kalanlar bile dejenere ilan edilerek cezalandırılıyor. Ölen gençlerin ailelerine aylık belli bir para veriliyor. Eğer kişi, ikigami aldıktan sonra suç işlerse aile bu paradan mahrum kalıyor ve dejenere ilan edilerek toplumdan dışlanıyor.

Bu uygulamanın amacı vatandaşlara yaşamın değerini fark ettirmek ve hayatlarını daha dolu dolu, daha verimli geçirmelerini sağlamak.

Bizler de bu mangada ikigami alan çeşitli insanların hayatlarına tanık oluyoruz. Her ciltte iki hikaye bulunuyor. Arkaplanda ise çok yavaş da olsa ilerleyen daha büyük bir hikaye yer alıyor. Ana karakterimiz Fujimoto isimli bir ikigami dağıtıcısı. İkigamileri 24 saat öncesinde ölecek kişilere teslim etmekten sorumlu. Ve bu da tahmin edebileceğiniz gibi altından kalkması güç bir iş. Fujimoto’nun kötü veya iyi niyetli insanların geleceklerinin bir anda ellerinden alındığını, yıkıldığını görmesine, bunun stresini yüklenmesine ve bu kanunu sorgulamasına şahit oluyoruz.

İkigami alan insanların öleceklerini öğrenmeden önceki hayatlarını görmek, aldıktan sonra tepkilerini ve son eylemlerini gözlemlemek oldukça ilginç. Çoğu zaman gözlerinizin dolacağı acıklı hikayelere ev sahipliği yapıyor. Bir çoğunu okurken epey duygulandım.

İkigami, insan psikolojisine, belli şartlar altında yaşandığında geliştirilen yönelimlere ışık tutmak için mükemmel bir zemine sahip. İkigami alan insanların kimisi geçmişte kendisine yapılan haksızlıkların intikamını almak için değerlendiriyor bu şansı, kimisi iyilik yapmak için, kimisi boş geçirdiği hayatını anlamlı kılacak son bir hamle yapmak için uğraşıyor. Tabi ki ikigami başka her şartın ortaya çıkaracağı şekilde, ikigamiye körü körüne bağlanıp kutsallaştıranlar ve buna karşı olan, bunun bir devlet manipülasyonu olduğunu savunanlar olmak üzere gruplar ortaya çıkartıyor. Herhangi bir şart koşulduğunda ortaya çıkması olası tipik insan tutumları.

İkigami serisinde her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, tek tek inşa edilmiş olsa da hikayeler bana kalırsa aynı şekilde özenle hazırlanmamış. Bu hikayeleri okumak bir yere kadar ilginç olsa da ciltlerde ilerledikçe hikayeler kısırlaşmaya başlıyor. Her hikaye ve her karakter aynı gelmeye başlıyor. Başta hepsi birbirinden farklı hissetse de daha sonraları hepsi birbirinden türetilmiş hissi yaratıyor.

İkigami, sanırım 10 ciltlik bir seri, ben Türkçe’de bulabildiğim 8 tanesini okudum. Ben kendi açımdan 4. ciltten sonra biraz sıkılmaya ve okumakta güçlük çekmeye başladım. Bunun sıkıcılaşmasının temelinde yatan sebep ise, bunların bölük pörçük hikayeler olması ve arkada ilerleyen asıl hikayenin yavaş akması. Durum böyle olunca merak duygusu yeterince beslenemiyor. İlk 4 cildi okurken ilginç hissettirse de bu durum yavaş yavaş tazeliğini yitirmeye ve yerini ”ee hadi ne olacak” şeklinde yeni beklentilere bırakıyor. Her cilt de aynı tonda ilerlediğinden ve yeni bir şey vermediğinden bir sonraki anda ne olacağını merak etmiyorsunuz ve okumak artık keyifli olmuyor.

Tam anlamıyla güvenle tavsiye edemesem de, bu tür konular ilginizi çekiyor ve ”şartlar böyle olsa nasıl senaryolar ortaya çıkardı” tarzı varsayımlar da hoşunuza gidiyorsa sizin için keyifsiz olmayacaktır.

Yazar: Pınar Gökoğlu

Ghostwire Tokyo: Boş Sokaklar, Hayaletler ve Kediler

İlk duyurulduğunda gördüğüm şeylerle büyük bir heyecana kapılmama sebep olmuştu bu oyun, Tokyo sokaklarında geziniyorduk ve oyun çok garip yaratık tasarımlarına ev sahipliği yapıyordu. Ancak zaman içinde bu heyecanım hızlı bir ivme ile çakılmış ve tamamen kaybolmuştu. Oyunu beğenmek beklediğim son şeydi. Ve oyundan beklenmedik bir keyif aldım.

Basit bir hikaye bazen yeterli midir?

Oyun hikaye açısından pek derinlere uzanmıyor veya katmanlar arasında kıvrılıp bükülmüyor. Öyle ki sadece üç cümleyle bile bu hikayeyi size anlatabilirim. Bazı doğaüstü olaylar sonucunda Tokyo ele geçiriliyor ve yaşayan herkes ortadan kayboluyor. Ana karakterimiz Akito hayatını kaybetmişken KK isimli bir ruh bedenine giriyor ve tek bedeni iki kişi ile paylaşıyoruz. Oyuna bu iki kişinin rehberliği ve kendi aralarındaki diyalogları eşlik ediyor.

Akito’nun bir de kız kardeşi var, kötü adamımız kız kardeşimizi kaçırıyor ve kendi amaçları doğrultusunda kullanmak istiyor. Akito ise onu kurtarmak istiyor ve olaylar gelişiyor. Hikaye kısaca, bir şeyler yap ve kızı kurtar formülünü benimsemiş. Ancak şaşırtıcı bir şekilde bunu sunumla, atmosferle yan yana koyduğum zaman ben hikayeyi bu aşırı basit haliyle yeterli buldum. Gerçekten de oyunun başındaki sinematikleri izleyip dakikalar içerisinde hikayeyi anladım ve ”tamam, gidip kız kardeşimi kurtarayım” moduna büründüm bir anda.

Akito ve KK de çok akılda kalıcı kişilikler olmasalar da oyun bana ”bak arkadaşça şakalaşıyor ve bağ kuruyorlar” yemini attı ve ben de o yemi yuttum. Aralarındaki dinamik bana keyif verdi.

Teoride güzel pratikte hissiz combat

Oyunda en çok kullandığımız dövüş mekaniği ellerimizle büyüler atmak üzerine kurulu. Bunlar zamanla benzer ama biraz farklı varyasyonları olan su, ateş gibi elementler şeklinde genişliyor. Stun gibi yeni yetenekler ediniyoruz. Ne yazık ki bunlar yeterli gelmiyor ve combat tekrara düşüyor. Oyunun epey bir kısmında savaşmaktan koşarak kaçtım ve direkt göreve doğru ilerledim.

Bir de KK’nin dairesinden elde ettiğimiz bir okumuz var. Yine de oyunda en keyif aldığım şey kilitli kapıları elimizle havada çizdiğimiz şekiller sayesinde açmak oldu. Veya finisher hareketinde düşman ruhtan uzanan bir ipi bükerek kopartmak.

Bunun yanında bir miktar da parkur var. Yakın zamanda Dying Light 2‘de bunu yaparken çok eğlendiğim gibi Ghostwire: Tokyo’da da çok eğlendim.

Oyunun en sevdiğim yanları: yan görevler ve tatlı hayvanlar, evet

Oyunun inanılmaz basit ana hikayesinin aksine yan görevler birbirinden tamamen farklı, eğlenceli ve çok zengin. Tokyo’da herkes ortadan kaybolsa da insanların ruhları etrafta duruyorlar. Kimi zaman birinin elinden kaçmış bir oyuncak bebeği takip etmem gerekti. Kimi zaman her şeyi yutan bir çöp eve girmem gerekti, kimi zaman ev sahibi tarafından iyi şans getireceğine inandığı için kaçırılan küçük bir çocuğun ruhunu aradım, kimi zaman bir ruhu salatalığı yem olarak kullanmak suretiyle tuzağa düşürüp avladım. Görevler bana çok farklı şeyler yaptırmasa da altında yatan hikayeleri severek takip ettim ve bende merak uyandırdı. Oyunun en iyi yanı bana göre yan görevler. Hatta açık dünya adı altında piyasaya çıkan pek çok oyundan iyi.

Yan görevlere ek olarak bir de yapabileceğiniz ufak tefek etkinlikler de mevcut. Örneğin sokaklarda denk geldiğiniz ruhları toplayıp bir telefon kulübesi sayesinde KK’nin arkadaşı Ed‘e gönderiyor ve kurtarıyoruz. Bu da bize xp kazandırıyor. Veya Torii kapılarını temizliyoruz. Şehrin üstündeki sisi kaldırıp yeni bölgelere erişim sağlıyoruz. Hayaletler ve hayvanlarla dolu Tokyo’yu keşfetmemiz için bolca içerikle donatmışlar oyunu.

Diğer iyi yanı ise oyunun her yerde sevimli hayvanlarla dolup taşıyor olması. Etrafta koşturan tatlı sokak hayvanları var ve oyundaki her hayvanın düşüncesini okuyabiliyoruz. Bir köpeğin başını okşuyor ve düşüncelerini okuyorum, bazen aç olduğunu düşünüyor, yemek verdiğimde ne kadar lezzetli olduğunu düşünüyor, bazen sahibinin geleceğine inanıp bekliyor.

Shibuya’daki dükkanlarda kedi biçiminde yokai’ler ile karşılaşıyoruz ve alışverişimizi onlar aracılığı ile yapıyoruz. Hatta küçük bir rakundan bir yan görev bile aldım. Çok çığır açıcı bir şey olmadığının farkındayım ama beni fazlasıyla heyecanlandıran ve eğlendiren bir detay oldu bu.

Shibuya sokaklarında hayalet avcılığı ve bazı teknik sorunlar

Oyun kimi zaman çok detaylı görsellere sahip olsa da kimi zaman pek de iyi görünmüyor. Kapalı alanlar çok detaylı bir şekilde tasarlanmış, masanın üstündeki, market raflarındaki nesneleri incelemekten kendimi alamadım. Ancak açık dünya her zaman pek de iyi görünmüyor. Shibuya’nın terk edilmiş ve ışıltılı sokaklarını gezmek yine de zevkli.

Oyunu iyi bir sistemde oynamama rağmen sık sık fps sorunları yaşadım. Ufak tefek sorunlar olsa göz ardı edilebilirdi ancak oyunum tam anlamıyla takla attı ve oynanmaz oldu. Ki bu da oyundan keyif alan benim için biraz sabır taşırıcı oldu.

Not: Bu sorunlar oyunun çıkışının ardından tam olarak düzelmese de azaldı.

Sonuç olarak

Oyun bir şekilde yeni veya farklı hiçbir şey vaat etmezken aynı zamanda eğlenebileceğiniz çok fazla öge barındırıyor. Combat tekrara girse de oyundaki diğer ögeler çok zengin ve yenilikçi bir ilerleyiş sağlıyor. Ne yazık ki fiyatı gereğinden yüksek, bu da beklediğimiz veya beklemediğimiz her oyun için artık kaçınılmaz bir durum. Şiddetle önereceğimiz bir oyun asla değil. Başına oturduğunuzda ise ”ne oluyor, bu neymiş” dedirtiyor. Barındırdığı her şey için iyi bir sunumu var diyebilirim. Game Pass’e geldiğinde bir göz atmakta fayda var.

Yazar: Pınar Gökoğlu

Dying Light 2: Stay Human: Sıkıntılı Sürecin Tatlıya Bağlanması

Zorlu bir çıkış sürecinin ardından Dying Light 2: Stay Human sonunda oyuncularla buluştu. İlk oyunun çok büyük bir hayranı olmama rağmen ikinci oyunu çok beğendim.

Parkur mekaniği, oyunun temel taşı

Oyunun bileşenlerine göz attığımız zaman en parlayan yanı, elbette ki ilk oyunun da vazgeçilmezi olan parkur mekaniği. Oyundaki her şeyin bu mekanik çevresinde yerleştirilmiş olması da bu mekaniğin daha da keyifle akmasına zemin hazırlıyor. Harita yukarı doğru ve çevresel olarak tamamen bu mekaniğe uyum sağlıyor. Çatılardan zıplayarak ilerlemek, hızınızı kaybetmeden engellerin üzerinden aşmak inanılmaz keyifli.

Dying Light 2, iki farklı haritaya ev sahipliği yapıyor. İlk harita daha alçak binaların olduğu, üzerinde rahatça koşup parkuru deneyimleyebileceğiniz bir yapıya sahip. İkinci haritada ise daha yüksek binalar ve gökdelenler var. Bu haritada oyuna iki yeni mekanik geliyor, paraşüt ve ip. İkinci haritayı ve paraşütü pek sevmedim. Ama daha sonraları oyuna eklenen ip mekaniği oldukça keyifli, neredeyse binalarda Spider-Man gibi salınıyorsunuz.

Ana hikaye ve yan görevler

Ana hikayeyi bitirmek hemen hemen 30 saat gibi bir süreye denk geliyor. Ana hikaye kimi zaman temposunu kaybetse de oldukça ilginç bir yapıya sahip, bu süreçte tanıştığımız tüm karakterler de akılda kalıcı. Ancak bu hikayenin görevlere yedirilme şekli için aynı ilginç yapıdan bahsetmek zor. Yan görevler çeşitlilikten yoksun ve sürekli olarak ”elektriği düzelt ve jeneratöre bağla” gibi bir yönlendirmeye sırtını dayıyor. Sürekli aynı şeyi yapıyorsunuz ve bir süre sonra can sıkıcı olmaya başlıyor. Düşmanlarla karşılaşmak da başta heyecanlı olsa da sonrada ne kadar az çeşit olduğunu gördüğünüzde bu da heyecanını yitiriyor. Bu iki maddeyi oyunun en büyük eksileri olarak ele alabiliriz.

Oyunu yan görevleri ve her şeyiyle oynarsanız 80-100 saatlik bir oynanış söz konusu. Parkur mekanikleri bu 80-100 saati daha oynanabilir yapsa da yan görevler çeşitlilik konusunda çoğunlukla kıtlık yaşıyor. Bundan keyif alırsanız o yan içerikleri tüketmek keyifli olabilir, ben aldığım 30 saatlik deneyimle gayet mutlu ayrıldım oyundan.

Dying Light 2’nin sık sık bahsettiği bir yanı da oyunun bu kez RPG ögelerine sahip olacağıydı. Verdiğimiz tüm kararların oyunu etkileyeceğini söyleyip duruyorlardı. Peki gerçekten öyle mi? Eğer öyle olduğunu düşünmek isterseniz evet. Diyaloglar çeşitli, ve kimi zaman majör kararlar verdiğinizi düşündürüyor. Ancak bu kararların oyunu ne kadar etkilediğini bilmek şu anda mümkün değil, ben yeterli derecede değiştirdiğine inanıyorum. Yine de fragmanlarda söyledikleri kadar derin bir RPG değil.

Oyunda tarafını seçebileceğiniz iki grup var ve açtığınız kulelerdeki su ve elektrik gibi kaynakları bu gruplardan birini seçip ona atayabiliyorsunuz. Bunları gruplara dağıtmak tıpkı açık dünyayı etkileyen bir yetenek ağacı gibi görev görüyor. Örneğin sallanabileceğiniz ekstra halatlar veya zombilerin takılabileceği ekstra tuzaklar ekliyor. Bu benim sevdiğim bir özellik oldu ve oyuna ekstra bir dinamik ekledi.

Gelişmeden ve yetenek ağacından söz açılmışken, bu ”gelişme” olayı da oyunun mekaniklerinden biri diyebiliriz. Her şeyinizi geliştirip modifiye edebiliyorsunuz. Karakteri, açık dünyayı, eşyaları… Bu da oyunda sürekli bir ilerliyorsunuz, bir öncekinden daha iyisiniz hissini çok iyi veriyor.

Ana karakterimiz karanlığa duyarlı ve çok uzun süre karanlıkta kalamıyor. Bunu ekranımıza ekledikleri hemen hemen 5 dakikalık bir geri sayımla oyuna yedirmişler. Bu özellik kulağa panik olabileceğiniz bir şey gibi gelse ve oyunun başlarında gerçekten öyle olsa da gittikçe rahatlıyorsunuz ve bir önemi kalmıyor. Topladığınız mantarlar ve çeşitli eşyalarla karanlıkta kaldığınız süreci uzatabiliyorsunuz.

Buglar ve optimizasyon

Dying Light 2, sanki olması gerekenden çok daha erken çıkmış ve geliştirme süreci tamamlanmamış gibi hissettiriyor. Sanki fazladan birkaç ay daha olsa, ufak bir erteleme olsa daha iyi bir oyun bizi karşılayabilirdi. Ben oyunu co-op oynadım ve belki de bu sebepten dolayı daha çok bugla karşılaştım. Seslerin gitmesi ve bazı görevlerin aktif olmaması sık sık denk geldiğimiz buglardan oldu, oyunu kapatıp açtığımızda düzeldi. Optimizasyonda da sıkıntılar mevcut. Son gelen güncellemelerle oyun biraz daha akıcılaştı.

Sonuç olarak

Dying Light 2’yi tüm sorunlarına rağmen çok sevdim, geriye dönüp düşündüğüm zaman harika bir macera olduğunu görebiliyorum. Hikayeyi ve karakterleri de aynı şekilde çok sevdim. Hatta sıkıntılı geliştirme sürecinden sonra iyi bir oyun beklemediğimden düşük beklenti ile oynadım, bunu fazlasıyla aştı.

Ancak oyunların bu kadar pahalı olduğu ve bolca yeni oyun çıktığı şu zamanda bir oyun alacaksanız, bunun Dying Light 2 olup olmayacağını tekrar düşünün derim.

Yazar: Pınar Gökoğlu

Asimov’un Robot Serisi 1- Çelik Mağaralar

”Ben, Robot” kitabını elime ilk aldığım zamandan beri Asimov‘un yarattığı bu dünyayı, kanunlarını, kurallarını çok sevmiş ve benimsemiştim. Ne zamandır Asimov kitaplığının tozlu raflarında gezinmek istiyor ancak bir türlü nereden başlamam gerektiğini bilmiyordum. İthaki Yayınları‘nın geçtiğimiz ay Robot serisine başlaması, bana çok güzel bir basamak oluşturdu.

Çelik Mağaralar, yarattığı izlenimden daha fazlasını veren bir kitap. Temelleri iyi atılmış bir bilimkurgu, suç filmlerini aratmayan bir olay örgüsü, toplum bilinçaltı ve psikolojisine tutulan bir ışık barındırıyor. Tüm bunların her birini en iyi şekilde yapmıyor olsa da herkes için alıp gidecek bir içerik ortaya çıkartıyor.

Kitap bir cinayetle başlıyor, bir cinayetten daha ilginç olan ise kimin öldürüldüğü. Kitap, farklı bir gezegene gidip kolonileşmeyi reddeden, şehirde kalmayı tercih eden, robotlar yüzünden işlerinden olan ve onlara teslim olmak istemeyen insanlar ile bunun zıttını savunanlar arasındaki bir çatışmayı anlatıyor. Cinayet kurbanı, şehir insanlarının tabiriyle ”uzaycı” bir bilim adamı olduğunda ve bu cinayet de böylesine bir zamana, bir isyanın üstüne denk geldiğinde ise işler tedirgin edici bir hal alıyor. Ana karakterimiz Elijah Baley, bu cinayeti çözmekle görevli. Uzaycılar ise bu soruşturmaya ortaklık etmesi için, tamamen insan gibi görünen Robot Daneel Olivaw‘ı görevlendiriyorlar.

Kitap, iyi bir polisiye sayılmaz, bunu yapmayı da hedeflemiyor. Kitabın sonu tamamen tatmin edici veya şaşırtıcı bir nitelik taşımıyor. Ancak gelişme kısmının sunumu öylesine güzel ki, en keyif aldığım kitaplardan birisi oldu. Kendimi tamamen yepyeni, kendi mekanikleri olan bir gelecek varyasyonunda sonuna kadar hissettim. Gidişat, merak duygumu dürtmeyi hiç bırakmadı ve karakterler kafamda çok canlı bir şekilde yer buldular.

Ürpertici Gelecek Kurgusu

Asimov’un aşırı yüksek nüfusa sahip, besin kısıtlılığı ile mücadele eden, çelikten şehirlerdeki depresif gelecek varyasyonu, bir kurgu olmasına rağmen günümüzde izlerini görebiliyorsunuz. Sanki bu geleceğe doğru ilerleyen bir otobanda hissediyorsunuz, benzerlik taşıyan şeyleri tespit ettikçe ürperiyorsunuz. Kitabın en iyi yanlarından biri de buydu, oldukça inanılır bir gelecek kurgusu.

Nereden başlamalı?

Robot serisine başlamadan önce ”Ben, Robot”u okumak sizler için daha iyi olacaktır. Asimov’un evrenine, kurallarına ve genel işleyişine dair bir ön fikir, seriyi daha keyifli kılacaktır. Çelik Mağaralar’da denk geldikçe ”evet, bunu biliyordum.” cevabını verebiliyorsunuz. Direkt Robot serisine geçmek isterseniz de kitabın genel akışını bozacak veya kafanızı karıştıracak herhangi bir engel yok. Tek atımlık bir macera hissi veriyor.

Serinin devamını büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum. İthaki Yayınları’nın Robot serisi yayın takvimi şu şekilde;

  • Çıplak Güneş – Aralık 2021
  • Şafağın Robotları – Ocak 2022
  • Robotlar ve İmparatorluk – Şubat 2022

2021 Steam Sonbahar İndirimi Tavsiyeleri

Yılın sonuna gittikçe yaklaşırken sonbahar indirimleri bir kez daha geldi. Bu yazıda, daha çok 2021 yılı içinde oynadığımız farklı farklı oyunlara yer vermeye çalışırken, başka güzel fırsatlara da değinmeden geçmedik.

Despot’s Game-20,00 TL

Küçük insanları yönettiğimiz piksel grafikli bir oyun. Dungeon crawler yapıdaki bu oyunda ekibimizi büyütüyor, silahlandırıyor ve zindanların tehlikeli odalarında ilerleyip düşmanlarla savaşıyoruz. Oyunun en farklı özelliği ekibimizdeki insanların harcanabilir olması ve sürekli yenilerini koymaya çalışmamız. Sonraki odaya yeterince insan ile geçmeye çalışıyoruz. Popüler kültüre göndermeler yapan eğlenceli bir mizaha ve hızlı bir oynanışa sahip Despot’s Game, bu yıl çıkmış en keyifli oyunlardan biri.

Potion Craft- 20,00 TL

Bu yıl pek çok dinlendirici, kendimi oyunun akışına öylece bırakabileceğim oyunlar oynadım. Potion Craft da bunlardan biri. Çok beğendiğim bir görsel tarza sahip bu oyunda bir iksir dükkanı işletiyoruz. Sadece bu cümle bile bu oyunu denemek için yeterli. Tam da bu türde bir oyunun ihtiyacı olan tatminkar animasyonlar da bu oyunu daha da iyi yapıyor.

Loop Hero- 18,00 TL

Yine bu yıl çıkmış, keyifle oynadığım bağımsız oyunlardan biri. Şiddetle ve herkese aynı derecede tavsiye edemesem de oyunun çok farklı bir mekaniği var, bunu denemeye değer buluyorum. Sürekli aynı şekil içinde döndüğümüz, bir döngü halinde olduğumuz bir oyun. Bu oyunda yaptığımız şey ise döngüye yeni yapılar, ormanlar, köyler, dağlar eklemek ve son bossa bir hazırlık yapmak. Eklediğimiz her yeni yapının bir çalışma şekli var ve başka yapılarla yan yana gelmesi yeni sonuçlar da doğurabiliyor. Bu da ortaya farklı ve keyifli taktiksel bir oyun çıkartıyor.

Death’s Door- 37,50 TL

2021 yılın oyunu adaylarından bir tanesi olan Death’s Door, benim bu ödülü en çok almasını istediğim oyun. Çok tatlı ve kendisine özgü bir dünyası, gerçekten güzel hikayesi, mizahı ve akıcı mekanikleri var. Özellikle bölüm tasarımları açısından aklımı başımdan alan bir iş çıkartmış. Ancak oyunun zaman zaman zorlayan, tekrar ve dikkat gerektiren bir yapısı olduğunu da belirtmem gerekir.

Superliminal- 19,20 TL

Bakış açınıza göre nesnelerin büyülüp küçüldüğü, çoğaldığı, üç boyutlu olup bir resim haline dönüştüğü bir bulmaca oyunu. Stanley Parable gibi bir anlatıcının yönlendirmesiyle uyanamadığınız rüyalarda kayboluyorsunuz. Uyanmak için nesnelere farklı perspektiflerden bakmaya, algınızın sınırlarını aşmaya çalıştığınız çok özgün bir oyun.

Dark Souls Remastered- 59,50 TL

Bana göre Souls serisinin en hırpalayan, ders veren, en zor oyunu. Ama Souls serisini seviyorsanız bu kendinizi daha da orada hissetmenizi, devam etmenizi sağlayan şey. Dark Souls Remastered, bu indirimlerde güzel bir fiyat düşüşü almış, oynamak istiyorsanız gözünüzden kaçmasın!

FAR: Lone Sails- 6,25 TL

En sevdiğim bağımsız oyunlardan biri. O kadar seviyorum ki oynadığım yıldan bu zamana düzenli olarak indirim yazılarında adını anmadan geçmiyorum. Bu oyunda sadece bir taşıtla ilerliyor, yolda çeşitli maceralar yaşıyoruz. Oyunun bu kadar sade ve basit bir yapıya sahip olması da oyunun atmosferiyle sizi baş başa bırakıyor. Belki çok şey anlatan bir oyun değil. Fakat bittiğinde gerçekten büyük bir yolculuğun üstesinden geldim hissi oynamak için yeterli bir sebep. İkincisinin de 2022 başında çıkacağı duyuruldu, mutlaka öneririm.

Red Dead Redemption 2- 149,50 TL

En sevdiğim oyun olan ve halihazırda herkesin çokça konuştuğu Red Dead Redemption 2, şimdiye kadarki en büyük indirimi almış. En çok 200 TL’ye düştüğünü görmüştüm. Şu anda 149,50 TL ile daha önce oynayamadıysanız harika bir fırsat sunuyor.

Mafia: Definitive Edition- 129,50 TL

Aslen eski bir oyun olmasından kaynaklanan, buna sadık kalınmasıyla da günümüzde belki hoşunuza gitmeyecek bazı yanları olsa da Mafia, çok iyi bir remake. Kısa bir oynanış süresine sahip olsa da, harika bir görsellik ve zengin bir hikaye sunuyor. Orijinal Mafia’yı seviyorsanız, oynamak isteyip eski olduğundan çekiniyorsanız veya sadece güzel bir mafya hikayesi istiyorsanız kaçırmayın.

Bütün oyunları almak isterseniz de Mafia Trilogy 187,00 TL‘ye düşmüş. Mafia 3 pek başarılı bir oyun olmadığından ve Mafia 2 ise bazı teknik sorunlara sahip ve zaten de bir remaster olduğundan paket olarak almanızı önermem.

Ori: The Collection- 24,30 TL

Ori’nin iki oyunu olan Ori and the Blind Forest ve Ori and the Will of the Wisps’in dahil olduğu gayet uygun bir paket. Her ikisi de müzikleri ve görselliğiyle çoktandır kalbimizde yer etmiş oyunlar.

Heavy Rain- 35,00 TL

İnteraktif hikayeleri ile çok sevdiğimiz Quantic Dream‘in klasiklerinden biri. Bir anlık dikkatsizlik sonucu kaybettiğimiz oğlumuzu aradığımız, kasvetin buram buram hissedildiği bir oyun. Oyuna ismini veren durmak bilmez bir yağmur eşliğinde güçlü bir suç, gerilim ve dram hikayesi.

Deathloop- 149,50 TL

2021 yılın oyunu adayı olan Deathloop, kısa oynanış süresiyle karşılaştırıldığında çıktığı zaman satın almakta tereddüt yaratan bir oyundu. Ancak şimdi güzel bir indirim ve aldığı güzel yorumlardan sonra kaçırılmaması gereken fırsat.

Last Night In Soho: Neon Işıkları Altında Benzersiz Gerilim

Edgar Wright‘ın yeni filmi Last Night In Soho geçtiğimiz günlerde vizyona girdi ve bizleri akıcı, görsel ve müzik açısından güçlü, benzersiz tatta bir gerilim ile karşıladı.

Filmde 60’ların Londra’sına büyük bir hayranlık besleyen Eloise ile birlikte hayallerindeki Londra’yı ziyaret ediyoruz. Günümüzde Londra’nın çalkantılı, insanın üzerine basıp geçen yapısı, 60’lı yıllarda da Eloise’in hayalindeki tozpembe halinden biraz farklı. İnsanların giydikleri renkli kıyafetler her zaman mutlu ve ideal bedenlerin üzerinde ve temiz değil. Sokakların neon ışıkları kanlı olaylara şahit olurken, gölgelerde nelerin saklandığını bilmek imkansız.

Eloise kıyafetler tasarlayıp ışıldamak isterken, geçmişte gördüğü hayaletlerden biri olan Sandy de dans edip şarkı söylemek, Londra’nın ışıltısına karışmak istiyor. Ancak iki kadının ışıltısı da gittikçe gölgeler tarafından yutuluyor. Filmin kendi estetiğine yakışır bir şekilde, bir aynanın gittikçe çatlaması ve kırılmasına benzer bir gerilime bürünüyor. Filmin en sevdiğim yanlarından biri, gerilim ögesini çok orijinal ve gerçek bulmuş olmam. Geçmişten gelen hayaletler öyle alelade hayaletler değiller, filmin gerilimi temelsiz, sadece tedirgin etme amacı taşımıyor. Belki gerçekten de pek çok kişinin ayaklarının takıldığı bir sarmaşık gibi, çok gerçek bir gerilim.

Last Night In Soho’nun iyi yaptığı şeyler sadece bununla sınırlı da değil. Çok derli toplu ve tek bir noktaya doğru şekil alan bir yapısı var senaryonun. Sizi dosdoğru götürmek istediği bir nokta var ve oraya giderken gereksiz hiçbir yere sapmıyor. Bu yüzden de film su gibi akıp gidiyor. Bu akıcılık içinde de her bir karesi özenli bir tablo gibi harika bir görsellik sunuyor. Kendine ait bir hikayenin tonlarını taşıyan, ekrandan da üzerinize bu tonların bulaştığı, olduğunuz yerden koparan bir görsellik. Buna harika müzikler de eşlik ettiğinde film bir şölene dönüşüyor.

Anya Taylor-Joy tarafından canlandırılan Sandy karakteri ilginç, akılda yer edici ve tıpkı Eloise gibi seyircinin de büyüsüne kapılacağı bir karakter olmuş. Ona eşlik eden Thomasin McKenzie de Eloise karakteri olarak filme çok yakışmış. Bu ikiliyi izlemeye gerçekten doyamadım.

Filmi her açıdan beğensem de eleştirmem gerekirse, filmin sonunda yer verilen bazı sahnelerin belki biraz filmin üzerinde karabulut düşürdüğünü söyleyebilirim. Beni tamamen rahatsız etmiş olmasa da, bu sahnelerden arındığında ağzımda daha iyi bir tat kalacakmış gibi hissetmedim değil.

Bu yıl çok fazla iyi film izledim ve Last Night In Soho kesinlikle bunlardan biriydi diyebilirim. Sinemaya çok yakışan bu filmi, iyi bir salonda yakalayabilirseniz kesinlikle sinemada izlemenizi tavsiye ederim.

Dune: Büyük Beklentiler

Yılın en çok beklenen filmlerinden biri şüphesiz Frank Herbert‘ın katmanlarla dolu Dune kitabının uyarlamasıydı. Paul‘den yola çıkarak yepyeni bir evrenin her bir detayına dokunarak kusursuzca inşa edilmiş, bu evrene doğal olay örgüleri serpiştiren Dune, en güçlü bilim-kurgu serilerinden biri olarak muhteşem bir potansiyel taşıyordu. Sinema uyarlamasının başarılı yönetmen Denis Villeneuve‘e emanet olması ve sonrasında filmin göz alıcı kadrosuyla tanışmamız da filmin önemini katbekat arttırmıştı.

Ve o gün geldi

Dune’u sinema perdesinde gördüğünüzde gerçekten de önemli bir film olduğunu hissediyorsunuz. Görkemli, kaskatı ve kesinlikle sinemada izlenmesi gereken bir eser. Film ile ilgili edindiğim ilk izlenim bu yönde.

Filmin en güçlü yanlarından biri görselliği. Okurken zihninizde canlanan her şey tüm gerçekliği ile önünüze serildiğinde ürpermemek imkansız. Olanca sonsuzluğu ile sizi yutacakmış gibi uzanan baharat kokulu çöl, bu gezegende işlerin dönmesini sağlayan o görkemli makinalar… Ve hepsi çok iyi bir sinematografiyle şekillenmiş, bir şiir gibi sunuluyor. Bir zamanlar zihninizde misafirlik etmiş karakterler karşınızda gözlerini size dikmiş, oradan oraya hareket ediyor. Kitap satırlarında okuduğunuz o kelimelerin ağızlarından döküldüğünü işitiyorsunuz. Herkesi ve her şeyi tanıyorsunuz. Hiçbir şey eğreti değil, daha önce de buradaydınız.

Filmi ritim olarak çöldeki kumların hareketlerine benzetiyorum. Kimi zaman yavaş ve akışkan bir hareketi var. Sahneler birbirinin elini tutarak nazikçe geçiyor. Kimi zaman ise çöl fırtınaları gibi, düzensiz ve daha dağınık halde, sanki üst üste göz kırpıyorsunuz gibi hissettiriyor.

Dune, altından kalkması güç bir seri. Çok büyük bir resme baktığınızı düşünün. Paul’e bakıyorsunuz, biraz daha uzaktan bakarsanız Paul, bu dev resimde çöl kumu kadar küçücük kalıyor. Dune, çok büyük bir resim. Her yeni kitapla daha geniş bakıyor ve kazandığınız bu yeni perspektifle şok oluyorsunuz. Villeneuve’ün uyarlaması ise muhteşem çizilmiş bir resim gibi. Girinti ve çıkıntılarıyla, figürleri ve renkleriyle kusursuz. Çok geniş bir resim değil ancak gördüğünüz her şey büyüleyici. Elbette henüz sadece temellerin atıldığı ilk film için doğru bir beklenti olmayabilir, yine de ben biraz daha geniş bir perspektifin yansıtıldığını görmek isterdim.

Kitapta beni günlerce düşündüren, suyun Arrakis için ne kadar önemli olduğu meselesine daha çok değinilmesini, bunun beni bir kez daha dehşete düşürmesini çok isterdim. Filmde daha gölgede kalan bir konu olmuş. Bunun dışında bazı karakterlere kitaptaki kadar derinleşmemiş, önemi olduğunu düşündüğüm bazı sahnelere yer verilmemiş. Ancak filmin süresi de göz önüne alındığında su meselesi gibi üzerinde durduğum bir konu olmadı. Sadece su ile ilgili seyirciye tam anlamıyla geçebilecek ufak tefek birkaç detay filmi benim gözümde mükemmele taşıyabilirdi. Dune, olabilecek en iyi uyarlama olmaya çok yakın, çağımızın en önemli filmlerinden biri.

Kadronun ne kadar iyi olduğuna değinmeden geçmek de olmaz. Karakterlerin portreleri tam da olması gerektiği gibi yansıtılmış. Özellikle havada süzülen tehditkar ve tehlikeli cüssesiyle Baron’un tasvir edilişine bayıldım. Herkes o kadar yerinde ki tek tek değinmeye gerek bile yok.

Kitabı okumadan izlemeli miyiz?

Bu soru, sinema salonundayken de sürekli düşündüğüm, cevabından asla emin olamadığım bir soruydu. Kitabı okumamış olsaydım bu filmi sever miydim? Ve daha da önemlisi anlayabilir miydim? Seriye hakim olduğum için, bir sonraki sahnede ne olacağını, ufak tefek detayların ne anlama geldiğini bildiğim için bana kesinlikle hitap ediyordu. Öte yandan filmi izledikten sonra kitapları okumak istediğini söyleyen çok kişiye denk geldim. Cevabım; okumamış olsaydım da Dune’u sinemada deneyimleme şansını kesinlikle kaçırmazdım yönünde oldu.

Son olarak

Eksikleri ve fazlasını bu denli titiz tartmamın tek sebebi Dune evrenini çok fazla seviyor olmam sadece. Dune, perdeye en yakışır şekliyle uyarlanmış nefis bir film. Hatta bunu Imax’te izlemiş olmak hala hayal gibi geliyor. Dune’u sinemada görecek kadar şanslı olduğum, daha çok kişiye yayıldığını, üzerine konuşulduğunu duyduğum için tarifsiz bir mutluluk yaşıyorum. Sizler de duygularınızı bizlerle paylaşmayı unutmayın!

Despot’s Game: Bağımlılık Yapan Yepyeni Bir Indie

Despot’s Game gerçekleşen Steam Oyun Festivali sırasında radarımıza takılan oyunlardan biriydi. Erken erişimde çıkmasıyla birlikte de radarımızda olan bu oyuna hemen pençelerimizi geçirdik.

Dungeon-crawler tarzı oyunların bağımlılık yapan ve rogue-like oyunların sinir bozmakla birlikte hırslandıran yapısına sahip Despot’s Game. Bunların üstüne de kendine has bir tarz ekliyor ve tam da bu özelliği oyunu farklı kılıyor. Bu oyundaki karakterler bir noktaya kadar feda edilebilir.

Oyuna zindana düşmüş silahsız bir grup küçük insancıkla başlıyoruz. Oyundaki rolümüz bu grubu yönetmek. Onları konumlandırıyor, silahlandırıyor ve zindanda ilerleyip düşmanları alt etmeye çalışıyoruz. Zindanların tehlikeli odalarında ilerledikçe ekibimize daha çok insan ve silah ekliyor, güçleniyoruz.

Bu insanlar çoğaldıkça bazılarını savaşlarda kaybetmeyi umursamıyorsunuz. Sürekli daha fazlasını edinme şansınız var. Hatta ekibinizin hayatta kalması için yiyeceğe ihtiyacı var ve insanlardan birini kurban edip yiyebiliyorsunuz. Ancak herkes ölürse oyun orada bitiyor ve baştan başlamak zorunda kalıyorsunuz. Dikkatli olmalısınız.

Despot’s Game’deki silah çeşitliliği de oyunu sıkıcı olmaktan uzaklaştırıyor. Büyücü, ninja, dev kalkanla ekibi koruyan bir tank, sihirbaz ve hatta pinpon topunu raketle düşmanlarına savuran bir savaşçınız bile olabiliyor. Bu da oyundaki potansiyeli azımsanmayacak şekilde genişletiyor. Karakterlerin konumları olsun, silahları olsun takip edebileceğiniz çok fazla strateji ortaya çıkıyor. İlerleme kaydettikten sonra ölmek, baştan başlamak ne kadar can sıkıcı olursa olsun tekrar denemek istiyorsunuz. Tekrar oynanabilirliği sizi içine çekiyor.

Oyunda metinlerle aktarılan ufak tefek olaylar, karşılaştığınız şeyler oyuna renk katıyor. Hatta bu metinlerden birinde Amazon‘un The Boys dizisine bir gönderme ile bile karşılaştım. Ayrıca oyunun gerçekten eğlendiren bir mizah anlayışı da var. Keşfedeceğim daha neler var merak ediyorum, her seferinde merakla ilerliyorum.

Piksel grafiklere sahip bu oyunun renkleri, tasarımları, her şeyi çok yakışmış. Çok basit bir mantığa, basit ama etkili dizayna sahip bu oyunun bu denli bağımlılık yapıcı ve eğlenceli olması beni çok fazla etkiledi. Bu yıl çok fazla iyi indie ile karşılaştım ve Despot’s Game kesinlikle bu listeye adını yazdırdı. Steam‘de oldukça uygun bir fiyatla ve üstüne üstlük indirimle çıktı. Kaçırmamanızı öneririm.

Kurtuluş Projesi: Andy Weir’den Yeni Bir Uzay Macerası

Marslı ve Artemis‘in yazarı Andy Weir, bu kez Kurtuluş Projesi ile çıkıyor karşımıza. Bizi uzayın derinliklerine peşi sıra sürüklediği bu yeni macera, beklenmedik olaylarla dolu. Fazlasını ummayarak başladığım bu kitapta kendimi bir anda hiç beklemediğim bir amaç uğruna, beklenmedik bir yerde ve yine beklenmedik bir yol arkadaşıyla birlikteyken buldum.

Kitap, ana karakterimizin bir uzay komasından uyanmasıyla başlıyor. Bu sebepten dolayı anıları kafasında serbestçe oradan oraya uçuşan yapboz parçaları gibi. Karakterimiz hiçbir şey hatırlayamıyor, ufak tefek anı kırıntılarını bir araya getirmeye çalışıyor. Bu okuyucuda oldukça merak uyandıran ve okumaya devam etmeye iten bir anlatım olmuş. Nerede olduğunuzu, neden orada olduğunuzu, kim olduğunuzu bilmek istiyorsunuz. Zamanla bu parçaların yerine oturması da gittikçe ortaya çıkan bir resmi görmek kadar tatmin edici. İlk başlarda Oxygen (2021) filmine oldukça benziyor.

Oxygen (2021)

Kurgulanmış gerçek bilim

Andy Weir, Kurtuluş Projesi’nde yepyeni iki canlı türünü oldukça mantıklı bir şekilde yaratıyor. Sadece bir olay örgüsünü değil aynı zamanda bir çeşit bilimi de kurguluyor. Bu bende hayranlık uyandırdı. Günümüz dünyasında geçen bir sorunu kurguluyor ve anlattığı her şey oldukça olası hissettiriyor. Günümüzde kitapta geçen türde bir sorunla karşı karşıya kalsaydık, ancak bu kadar detaylı olabilirdi. Bilim kurgunun biraz ötesinde gerçekten bilimle dolu bir kitap. Tüm bu soyut ve anlaşılmaz akıl yürütmeler ise okuyucunun hiç kaçırmaksızın anlayacağı şekilde yazılmış. Andy Weir üslubunu günlük bir konuşma dili kadar sade tutmuş. Önemli olmadığı sürece betimlemelere bile çoğunlukla yer yok. Pek çok karakterin, mekanın, tüm o karmaşık aletlerin nasıl göründüğü biraz günlük dil kullanılmasının azizliğine uğramış. Bir şekilde hepsi zihninizde balmumu gibi, kendi çıkarımlarınız doğrultusunda şekil alıyor.

Kitabın asıl karakter kadrosu çok kısıtlı, mekanlar da aynı şekilde. Hatta tüm kitap tek bir uzay gemisinden ötesine çıkmıyor. Andy Weir bu noktada bu alanı genişletebilmek ve olayları anlatmak için karakterin zaman zaman geçmişi hatırladığı sekanslar yazmış. Bu da okuyucuyu sıkmayacak ve sürekli ona yeni cevaplar verecek dengeli bir kurgu ortaya çıkartmış. Kısıtlı bir hafıza ve kısıtlı bir alanla yola çıkıyoruz ve yolda sürekli bu alanlarımız genişliyor, hafızamız dumanlar arasında göremediğimiz şeyleri netleştiriyor.

Fazla sürpriz bozmadan hikayesine de değinecek olursak, her şey güneşin enerjisi ile beslenen Astrofaj denilen mikroskobik canlıların Güneş’i enfekte etmesi ile başlıyor. Bu canlılar Güneş’in soğumasına da neden oluyor ve sayıları gittikçe de artıyor. Bunun önüne geçilmezse Dünya’nın yıllar içinde soğuması korkunç sonuçlar doğuracak. Bu yüzden Dünya’nın çeşitli ülkelerinden insanlar bir hamle yapmak adına bir araya geliyor ve Kurtuluş Projesi de bu noktada doğuyor.

Ana karakterimiz basit bir fen öğretmeni, Dünya’nın geleceğini, sınıfında bulunan kendi tabiriyle ”çocuklarının” geleceğini fazlasıyla önemsiyor. Kurtuluş Projesi’nde hiç beklemediği şekilde kritik bir rol oynuyor.

Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içerebilir!

Andy Weir’in uzaya giden zeki ve komik karakterlerine ve uzay çerçevesinde genişleyen maceralarına aşinayız. Ancak ben Kurtuluş Projesi’nin biraz daha ayrıldığını ve yeni bir zemine ayak bastığını düşünüyorum. Yukarıda da bahsettiğim gibi Andy Weir’in bu kitapta iki yeni konuğu var. Biri bizim minik ve arsız Astrofaj’ımız. Peki diğer konuk kim?

Ana karakterimiz uzayın derinliklerindeki bir intihar görevindeyken, kendisiyle aynı görev için orada bulunan bir uzaylı ile yolları kesişiyor. Andy Weir’in yarattığı uzaylı tasvirini okumak oldukça keyifli. Amonyak soluyan, çok sıcak ortamda yaşamaya alışkın, pençeleri olan ve müziğe benzer bir ritimle konuşan bir canlı. Bu şartlarda ana karakterimiz ile aynı odada bulunmaları bile imkansız. Ancak oldukça iyi bir mühendis olan ”Rocky”, ve iyi bir bilim adamı olan ana karakterimiz buldukları çözümlerle her şeyi yoluna koyuyor ve dengeli bir ikili oluyorlar. Kurdukları iletişimi eğlenerek okumamak ve Rocky karakterini sevmemek imkansız.

Hikayenin tekil anlatımı, gezegenini kurtarmak adına birbirlerini kollayan ve çabalayan iki yoldaşın hikayesine dönüyor. Bu noktada ise Arrival (2016)ı anımsatıyor.

Sonuç olarak

Andy Weir her zaman yaptığından ayrılacak şeyler denemiş ve kendi işlerinin bir nebze üzerine çıkmayı başarmış. Kurtuluş Projesi’ni okumak sayfalara dökülmüş bir filmi okumak gibi, üstelik izleyip sevdiğimiz uzay filmlerinden de parçalar taşıyor. Okunabilirliğini ve sürükleyiciliğini arttıran en büyük etken de bu.

Kaçınılmaz şekilde akıcı, her sayfasıyla da merak uyandıran, sürprizlerle dolu bir uzay hikayesi. Elinize alıp ilk sayfayı okuduğunuz anda akışına kapılmamak imkansız. İthaki Yayınları‘ndan çıkan bu kitap, bu yıl çıkan kitaplardan kütüphanenizde olması ve okumanız gerekenlerden biri!