Kotaro Lives Alone: İzleyebileceğiniz En Tatlı ve Hüzünlü Animelerden

Kotaro Lives Alone, 4 yaşında tek başına bir dairede yaşayan Kotaro‘nun komşularıyla olan ilişkisini ve bu durum içerisinde yaşanan kimi zaman eğlenceli kimi zaman ders niteliğindeki anlarını konu alıyor. Bu açıdan bakınca eğlenceli vakit geçireceğiniz bir anime gibi dursa da, izlerken her dakika süregelen bir ağırlık hissi veriyor insana. Kimi zaman gerçekten üzücü oluyor ve üzerinize çöken ağırlık daha çok hissettiriyor kendini, gözlerim dolarak izledim.

Kotaro’yu tanıyalım; 4 yaşında, samuray döneminde yaşayan birisi gibi tatlı ve komik bir konuşması var, tam bir centilmen. Ve evet, tek başına yaşıyor. Ancak ufacık boyunu ve zaman zaman ortaya çıkan çocuksu motivasyonlarını göz ardı ederseniz, tek başına yaşamasını garipsemeyeceğiniz kadar olgun ve sorumluluk sahibi. Ailesine ne olduğu konusunda Kotaro’nun olaylara tepkilerinden oldukça kalp kırıcı çıkarımlara varıyorsunuz. Psikolojik ve fiziksel olarak yaşadığı şiddetin izlerine rastlıyorsunuz ve bu centilmen ufaklığa sımsıkı sarılmak istiyorsunuz. Buna rağmen Kotaro, yaşadıklarından ailesini sorumlu tutmuyor ve suçlunun kendisi olduğuna inanıyor. Bu da kalbinizin sıkışmasına sebep oluyor izlerken. Komedi ve dram unsurları çok başarılı bir şekilde iç içe geçip birbirine karışmış.

Ailesi olmamasına rağmen Kotaro tamamen yalnız sayılmaz. Yan komşusu işleri pek de iyi gitmeyen bir manga çizeri. Kotaro ile tanıştıkları ilk andan itibaren, ona abilik yapıyor, kanatları altına alıyor. Sadece onunla değil, Shimizu Apartmanı’nda yaşayan herkesle sıkı bağlar kuruyor. Apartman sakinlerinin her biri oldukça renkli ve alışılmadık karakterler. Bu da animeye güzellik katan özelliklerden bir tanesi. Kotaro’nun etrafında dönen ve diğer karakterler arasında seken olay örüntüleri sürekli renk değiştirip seyir keyfini arttırıyor.

Anime sizi sadece güldürüp ağlatmıyor, çocuk ihmaline, istismarına karşın mesajlar taşıyor ve bir amacı olduğunu hissettiriyor. Çocukların karşılaştıkları en ufak olayda dahi kendilerine biçebilecekleri ağır payın, yaklaşımınız konusunda dikkat etmeniz gerekenlerin farkına varıyorsunuz.

Mami Tsumura’nın aynı isimli mangasından uyarlanan anime, Netflix’te 10 bölümüyle mevcut. Netflix’te izlediğim en iyi animelerden biri olduğunu belirtmem gerekir, vakit ayırdığınıza pişman olmazsınız. Her şeyden öte, elinde tahta kılıcıyla cesur bir samuray gibi gezen ve herkesi kendinden önce düşünen Kotaro’yla tanışma fırsatını kaçırmamanızı öneririz.

Yazar: Pınar Gökoğlu

The Witcher: Nightmare of the Wolf

Hepimizin bildiği, üzerinden yıllar da geçse adını ağzımızdan düşüremediğimiz The Witcher serisine yeni bir film eklendi. Kitapları, oyunları, dizisi derken şimdi de anime filmiyle karşımıza çıkan Nightmare of the Wolf, adını Witcher severlerin kalbine yazdırmış olan Vesemir’in hikayesini anlatıyor.

Sıradan çocukluğunu yeterli bulmayan Vesemir, daha çok para kazanmak ve sefil hayatından kurtulmak için Witcher olmaya karar veriyor. İnsanları olağanüstü güçlere kavuşturan otların imtihanı (Trial of the grasses) sürecinden geçtikten sonra tam formuna kavuşuyor. Canınızı sıkacak veya sürprizi kaçıracak bir bilgi vermeden hikaye genel olarak bu şekilde ilerliyor diyebilirim.

The Witcher evreni hepimizin de bildiği üzere fantastik ögeler barındıran bir evren. E haliyle fantastik öge demek belirli bir CGI veya görsel efekt gerektiriyor. Bu nedenle bu tür içerikleri çok bütçeli yapımlar tarafından yapılmadıkça ekranları karşısında dizi olarak izlemenin, içeriği tamamıyla yansıtamadığını düşünüyorum. Dolayısıyla bu evreni bir anime türünde izlemek oldukça keyif verdi. Gerektiği potansiyeli karakterlere ve savaş sahnelerine yeterince -hatta bazen fazlasıyla- yansıttıklarını düşünüyorum.

Daha Hızlı, Daha Çevik ve Daha Güçlü

Anime yapımlarını bilirsiniz. Her şey olduğundan fazla ve abartı bir görsellikle göze çarpar. Hız efekti, bitmek bilmeyen sekanslar ve göz alıcı dövüş sahneleri… Witcher’ın da bu temalarla çok iyi bir biçimde yedirildiğine inanıyorum. İşaretleri atarken ortaya çıkan görseller, bir Witcher’ın dövüşürken ki çevikliği ve daha pek çok başarılı yönleri bastıra bastıra bizlere sunulmuş.

Dövüş ve savaş sahnelerinde özellikle ortaya çıkan vahşeti anime türüne çok yakıştırıyorum. Kovalarla kafamıza atılan kanlar, kopan kollar ve bacaklar bana evrenin gerçekçiliğini ve canlılığını daha iyi geçiriyor. Böyle deyince de biraz ilginç durdu biliyorum ama izleyince ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.

Harika Bir Giriş

Filmin genel olarak müzikleri çok iyi fakat bir açılış sekansı var ki beni mest etti. Blood & Wine DLC’sinden tanıdığımız Lullaby of Woe müziği tadında, hikayeli bir halk şarkısı ile açılıyor film. Bu şarkıya uyacak ürkütücülükte bir vahşet ile devam ediyor ve Vesemir’i ilk kez iş başında görüyoruz. Bu sahne ile benim için inanılmaz bir açılış yapan film, hikayede ilerledikçe de insanı içine çekmeye devam ediyor.

Filmin ilerleyen dakikalarında olay örgüsündeki birkaç detay aklıma takıldı. Fakat ilerledikçe bu problemlerinde aklımdan kalktığını hissettim. Onlar haricinde film bizi yalnızca Witcher evreniyle buluşturmakla kalmamış aynı zamanda daha önce yalnızca okumakla yetinebildiğimiz pek çok detayı da gözler önüne sermiş. Bu evrenin bir hayranı olarak kitaplarda ve oyunlarda yalnızca ismen duyduğum olayları görebilmek de ayrıca filmden aldığım keyfi bir hayli arttırdı.

Yazının bu kısmından sonrası SPOILER içerir!

Kurt Okulu ve Witcher Eğitimleri

Geralt, Lembert, Eskel ve Vesemir. Hepimizin evrende büyük çoğunlukla aşikar olduğu isimler… yani Witcher’lar. Son Witcher’lar da denebilir. Özellikle oyunlardan bu evrene alışmış olanların merak edeceğini düşündüğüm bir konu var: Kaer Morhen’in ve Witcher’ların geçmişi.

Filmi en çok Witcher’ların Kaer Morhen’in savaştan önce nasıl olduğunu, otların imtihanı (Trial of the grasses) sürecini nasıl işleyeceklerini ve soykırımın nasıl gerçekleşeceği konularını göreceğim için merak ediyordum. Film bu merakımı çok güzel bir şekilde kapamayı başardı. Otların imtihanının uygulanışını izlemek ve başaramayan çocukları görmek bir hayli zorlayıcıydı. Aynı şekilde büyük savaşta büyücüler ve Witcher’lar arasındaki ahengi filmin en başarılı yönlerinden birisiydi. Witcher gibi bir evrenin asıl korkutucu yanlarını görebilmek; evrenin hayranlarını da en az benim kadar mutlu edecektir diye umuyorum.

Aşkla İmtihan

Vesemir’in bu imtihandan geçişiyle birlikte genç bir Witcher olduğunu gördük. Bu süreçte bildiğiniz gibi Witcher’ların bir şeyler hissetmesi yasak ne yazık ki. Fakat küçüklükten kalan duyguların da kolay bastırılamayacağına şahit olduk. Ilyana ile küçüklüğünde tanışan ve aşık olan Vesemir, yıllar sonra bir görev nedeniyle buluşuyorlar. Bu sahnelerde Ilyana’nın yaşlılığı ile Vesemir’in değişmeyen görünümü hakkında yapılan diyaloglar beni çok etkiledi açıkçası. İkilinin bağının hikayenin bütününü bozmadan çok iyi verildiğini düşünüyorum. Ne koca bir aşk hikayesine dönüp Witcher’lıktan uzaklaşılmış, ne de evrendeki olayların rastgele gösterildiği bir filme dönüşüp duygudan yoksun kalmış… tam kıvamında.

Sonradan Lady Zerbst olduğu ortaya çıkan Ilyana’nın film boyunca bahsedilen göl kenarında sevdiğinin kollarında ölmesi de bunca vahşetten sonra beklemediğim bir duygusallık kattı. Vesemir’i ağlarken görmek oyundan da gelen bir sempatim olduğu için beni epey üzdü. Oyunda da, kitapta da sert mizacının yanında aslında sevdiklerine ne kadar değer verdiğini görebiliyorduk. Karakterin hem duygusal hem karakteristik açıdan çok iyi işlenmiş olduğunu düşünüyorum. İzlerken gelecekte Geralt’ı eğitirken ki hali gözünüzün önüne gelebiliyor.

Kötülüğün Sonu

Tetra isimli büyücünün illüzyonu nedeniyle savaşa katılan şaşırtmaca, filmin hikayesini düz bir hikaye olmaktan son anda kurtardı bana kalırsa. Büyücüler ile Witcher’lar arasındaki husumetin bu denli başarılı anlatılması da Netflix’in Witcher için yaptıkları planlara daha heyecanlı bakmamı sağladı.

Büyücüler, Leshen’ler, Ghoul’lar ve daha pek çok yaratık gördük. Evet, hepsi kötülükle bürünmüş bir rol oynuyor. Ama asıl şaşırtan kötülük beklemediğimiz yerden geliyor filmde. Vesemir’in de eğiticisi olan Deglan ile büyücüleri; Witcher’lar işsiz kalmasın diye yeni mutantlar yaratıyor. Aslında bakıldığı zaman filmdeki en büyük kötülük yanı başımızdan çıkıyor. Söz konusu Witcher olduğunda şaşırtmalara ne kadar açık olsak da soykırıma yol açacak büyüklükte bir hatanın içeriden gelmesi, filmin en çarpıcı kısımlarından biri haline geliyor.

Bu olay büyücülerin ve halktan bazılarının nefretine yol açtığı için büyük Kaer Morhen savaşını da başlatan olay oluyor. Bunun sonucunda kan gölüne dönen Kaer Morhen’de, Vesemir ve birkaç Witcher olma yolunda ilerleyen çocuklardan başka kimse kalmıyor.

Peki Ya Sonra?

Sona kalan çocuklardan birisi de filmin büyük sürprizi Geralt of Rivia. Vesemir ile ilgili film yapılıyor denildiğinde Geralt’ı görmeyi, en azından duymayı, beklemedim dersem yalan olur. Fakat yine de hikayenin o ana gelene kadarki süreciyle birlikte Geralt’ı görmek beklediğimden de etkileyiciydi.

Geralt olduğunu bildiğimiz çocuk ile arkadaşları büyük savaştan kurtuldular. Eskel, Lambert ve Remus’un isimlerini filmin önceki sahnelerinde Vesemir’den duyuyoruz. Bu nedenle bu karakterlerin yaşadıklarını bildiğimiz için son sahnedeki dört çocuğun da bu isimler olduğunu düşünüyorum. Gelecekte bu isimlere neler olduğunu ise hepimiz az çok biliyoruz.

Vesemir’in küçüklük sahneleriyle beraber Sven, Tomas ve Luka isimli üç diğer çocuğun olduğunu gördük. Tomas ne yazık ki eğitimler sırasında bir Ghoul tarafından öldürülüyor. Luka’nın acı ölümüne de Ilyana ile beraber şahit oluyoruz. Sven ise Kaer Morhen saldırıya uğradığında kafasını bir Basilisk’e kaptırıyor. Bununla beraber geriye eğitimli tek Witcher olarak Vesemir ve bir avuç dolusu çocuk kalıyor.

Evrene yeni bakış açısı sağlamanın yanında bildiğimiz temellere de selam çakmayı unutmamış film. Bu konudan tanıdık isimleri duydukça mutlu olurken, yeni karakterler görmek de çok keyif verdi. Witcher olmanın zorluklarını, imtihanı ve Kaer Morhen savaşını harika bir kurguyla bizlere sunan bu filmi kaçırmayın derim. Sinematik evrende Witcher’ın nerelere gidebileceğini merakla bekliyorum.

The Way of the Househusband: Yakuza’dan Ev İşlerine

The Way of the Househusband, uzun bir süredir gözlerimi diktiğim, Netflix‘e gelmesini beklediğim bir animeydi. Gelir gelmez de izlemeye başladım. 5 kısa bölümden oluşması biraz hayal kırıklığı yaratmış olsa da dolu dolu eğlendiğimi söyleyebilirim.

Manga serisinden animeye dönüştürülen, orijinal ismiyle anmamız gerekirse Gokushufudo, çok hızlı ilginizi çekebilecek bir konuya sahip. Bir Yakuza‘nın (Japon mafyası) emekli olup kendini sıradan ev işlerine adamaya başlamasını anlatıyor. Hatta ana karakterimiz Tatsu, geçmişinden öyle tehlikeli bir şöhreti beraberinde taşıyor ki düşmanları onu sevimli mutfak önlüğü ile bile görse ödleri kopuyor. Onu ”Ölümsüz Ejderha” ismiyle tanıyor ve her koşulda ondan korkuyorlar.

Tatsu, eskiden kana buladığı ellerini şimdi ev işleriyle ilgilenmek, yemek ve alışveriş yapmak için kullanıyor ve bundan epey keyif alıyor. Karısı ve kedisiyle birlikte oldukça sevimli ve huzurlu bir emekli hayatı sürdürmeyi istiyor. Ancak huylarından ve alıştığı davranış şeklinden vazgeçmek kolay değil. Oldukça tatlı biri olsa da yüzündeki ürpertici Yakuza ifadesinden kurtulamıyor ve bu da oldukça komik anlar doğmasına sebep oluyor. Kimi zaman elindeki mutfak bıçağı ile yemek yaparken talihsiz anlarda insanlara yakalanıyor. Dolu dolu bir Yakuza komedisi.

Netflix’te sadece 5 bölüm bulunuyor, her bölümün içeriği kısa kısa skeçler halinde ev erkeği Tatsu’nun yaşadığı anları ekranlara getiriyor.

“Eski ve efsaneleşmiş bir Yakuza, evinin kocası olmak için geçmişindeki her şeyi bırakmaya hazırlanıyor. Fakat mafya hayatını bırakmak o kadar da kolay değil. O, Yakuzaların en gözü kara olanıydı. Ardında birçok şehir efsanesi bıraktı. Ona ‘Ölümsüz Ejderha’ diyorlardı. Fakat bir gün bambaşka bir yolu, evinin kocası olmayı tercih etti. Bu Yakuza komedisine hazır olun!”

İzleyip de beğenirseniz ve daha fazla benzer anime izlemek isterseniz, yine Netflix’te bulunan Gokudols‘a göz atmanızı da önerebilirim!

Erased: Başı Farklı Sonu Farklı

Erased, orijinal ismiyle Boku Dake ga Inai Machi, Netflix’te bir şekilde sürekli kendini bana hatırlatan ve başkaları tarafından da çokça beğenildiğini gördüğüm bir animeydi. Kendimi izlerken bulmam da bundan dolayı kaçınılmazdı. Toplamda 12 bölümden oluşan Erased, kısa sürede sizi soluksuz bırakacak bir hikayeye, olay örgüsüne, kolayca benimseyeceğiniz karakterlere ev sahipliği yapıyor. Açıkça ifade etmem gerekirse animenin büyük bir bölümünü tıpkı Müge Anlı benzeri bir program izler gibi takip ettim.

Kelebek etkisini gerçekleştiren kelebek olmak

Erased, 29 yaşındaki Satoru isimli karakterin hikayesinin ve onun çevresinde cereyan eden, Satoru’nun bizzat etkilediği olay örgülerinin etrafında dönüyor. Satoru ”uyanış” adını verdiği küçük anlar yaşıyor. Yanlış bir şeyin gerçekleşeceği anlarda zaman onun için birkaç saniyeliğine geriye akıyor. Satoru yanlış olanın ne olduğunu çözüp engel olmak, olası geleceği değiştirmek zorunda. Bu ”uyanış” animenin temel çekirdeğini oluşturuyor. Bu çekirdeğin etrafını kaplayan film şeritleri, Satoru’nun tüm hayatından oluşuyor. Ve 18 yıl önce bu film şeritlerine tamamen işlemiş, Satoru’nun şu anki hayatını derinden etkileyen bir olay yaşanmış.

Kahraman olmak

Satoru, bir süredir görüşmediği annesi tarafından ziyaret ediliyor ve bu ziyaretten çok kısa bir süre sonra annesi bir cinayete kurban gidiyor. Suç bir şekilde Satoru’ya yapışıp kalıyor. Bir şeyler garip, bir şeyler yanlış.

Katil yabancı biri değil, 18 yıl önce Satoru henüz çocukken belki de iz bırakmış biri, engellenememiş biri. 18 yıl önce Satoru’nun çevresindeki okul arkadaşlarından üçünü öldürmüş biri. Böylece ”uyanış” bir kez daha gerçekleşiyor ve Satoru’yu bu çocuk cinayetlerinin olduğu zamana, kendi çocukluğuna götürüyor. 29 yaşındaki Satoru artık 11 yaşında ve gelecekte annesinin öldürülmesine engel olmak zorunda. Öldürülen üç çocuğun yanında olup onları kurtarmak zorunda. Satoru kahraman olmak, geleceği değiştirmek zorunda.

Arkadaş olmak

Satoru, çocuk katilinin harekete geçmesini önlemek için herkesin yanında olmaya çalışıyor. Kahraman olmaya çalışırken hepsiyle derin bağlar kurmaya, arkadaş olmaya başlıyor. Bu küçük arkadaş grubu, animeye oldukça içinizi ısıtan ufak anlar kondurmuş. Öte yandan katilin planlarının bozulmaya çalışıldığı bölümleri buna zıt olarak çokça  gerginlik ve heyecan ile soluksuz izledim.

Atmosfer yönünden oldukça güçlü olduğunu söyleyebilirim, sürekli kar yağan, soğuk atmosferi de bunu bir hayli desteklemiş. Zaman zaman sıcaklığı ile içinizi ısıtması, yeri geldiğinde de buz gibi soğuk bir gerginliğe sürüklemesiyle ortaya çıkan zıtlık en güçlü yönlerinden biri.

Kazanan olmak

Ne yazık ki animeden puan eksiltebileceğim tek yanı bir türlü oturmayan, parçaları zorla birleştiriyor gibi görünen final sekansıydı. Sanki başı farklı bir anime, sonu da bambaşka bir seriye bağlanıyor gibiydi. Finali her ne kadar beğenmemiş olsam da animenin o noktaya varış biçimi, gidişatı kesinlikle izlenmeye değer kılıyor!

 

Evangelion: Mecha’lar, Depresyon ve Kirpiler

Neon Genesis Evangelion dünyanın en popüler ve yenilikçi animelerinden biri. Peki nasıl ve neden öyle? Biraz yapım aşamasına, biraz da kendisine bakarak bu soruları cevaplamaya çalışalım.

Ne Zaman, Nerede, Nasıl?

Japonya’da (duh) 1995 yılında yayın hayatına başlamış, 26 bölüm sürmüş ve 1996 yılında bitmiş, ardından da 1997’de çıkan bir film ile hikayesini noktalanmış ve esasında bir mecha animesi olan Evangelion, yaratıcısı Hideaki Anno’nun klinik depresyon döneminin bir ürünü aslında. Bunu ben uydurmuyorum. Kendisinin açıklamalarına göre de hikaye dört senelik depresyonunun bir yansıması. Bazı başarısız denemelerin ardından ona “bir şey, herhangi bir şey” için yer sözü veren yayımcılardan sonra Evangelion’un yapımına başlamış. Ne yazık ki yapım ve yayın hayatı boyunca bölümlerin yetişememesi ve bütçe sorunları gibi sıkıntılar ile karşılaşan bu yapıma bir çözüm bulunmuş: halihazırda psikolojik ve felsefi temellere sahip olan bu animeye “kendi mental çöküşlerini” de katmak istemişler.

İşte bu yüzden de 13. bölümden itibaren bir değişim yaşanıyor, hazırlanan senaryo çöpe atılıyor ve tam da bu süreç esnasında arkadaşı tarafından verilen akıl hastalıklarıyla ilgili bir kitaptan inanılmaz etkilenen Hideaki Anno, başlıyor yeniden yazmaya… Tabii yine de bütçe sıkıntıları devam ediyor. Bu yüzden de dizi içerisinde birçok sabit kare ve tekrarlanan animasyon içeren sahneler bulunuyor.

Ve geliyoruz en tartışmalı konuya, final. Merak etmeyin, spoiler vermeyeceğim, sadece bu yaşanan olayın başka bir örneğini daha önce görmediğim için anlatmak istiyorum. Son iki bölüm biraz… Nasıl desem… Hayranlar arasında büyük ses uyandırdı. Bu öyle bir ses oldu ki Hideaki Anno’ya ölüm tehdidi içeren mailler atıldı. Anno kendini savundu, dedi ki “Böyle hissediyordum, böyle yaptım. Pişman değilim.” fakat yine de yapımcı stüdyo Gainax yeni bir filmin yapımına başladı. Bu filmin amaçladığı şey ise şikayet edilen son iki bölümü yeniden ele almaktı. Bazılarına göre orijinal son daha iyi, bazılarına göre ise filmin sonu daha tatmin edici. Bana sorarsanız çok kaçamak bir cevap gibi görünse de ikisinin birbirini çok güzel bir biçimde bütünlediğini düşünüyorum, bu yüzden izleyecekseniz ikisini de atlamadan izlemeniz önerimdir.

Konusu Nedir, Ne Anlatmaktadır

Aslında bakıldığında çok sıradan bir konu. Tokyo-3 şehrine saldıran Angel isimli varlıklar ve bunları durdurmak için yapılan Evangelion adlı “mecha”lar var. Evangelion’ları yapan şirket NERV ve çalışanları var.  Bu mecha’ları kullanan pilot çocuklar var. Gelin bu karakterlerin nasıl ele alındıklarından en son bahsedelim, çünkü beni en çok etkileyen kısım bu. Beni en etkileyen şeylerden bir diğeri ise, çoğu epik olabilecek sahnenin korkutucu olması. Evangelion’ların havalı tasarımlarına rağmen sıskalığı, çıkardığı seslerin mekanik değil de daha çok çığlık ve kükremelere benzemeleri, onları garip bir şekilde insana benzetiyor. Bu saydığım şeyler artı ses tasarımı, animasyon tarzı ve müzik kullanımı sayesinde belki de “Uf ne vurdu be” diyebileceğiniz yerlerde sessiz kalıyorsunuz ve tüyleriniz diken diken izlemeye devam ediyorsunuz.

Hikaye asla “kocaman robotlar kocaman canavarlarla dövüşüyor”da tıkılı kalmıyor çünkü anlattıklarımdan anlamışsınızdır ki, bu çok ama çok kişisel bir hikaye. Her bir karakterin derin sorunları var ve ince ince işleniyor bu sorunlar. Hafif de işlenmiyor, yeri geldiğinde yüzünüze çarpan adeta bir tokat niteliğinde oluyor çünkü bunları hepimiz yaşıyoruz. Korkuyoruz. Kaçmaktan ya da birine yakın olmaktan, insanları incitmekten ya da incinmekten, onaylanamamaktan ya da insanları yüzüstü bırakmaktan, ailemizden ya da arkadaşlarımızdan belki de. Var olmak çok ağır geliyor bazen, devam etmek istemiyoruz çünkü her şey acı veriyor, insanlar acı veriyor. Peki ama neden? Neden bunlara maruz kalıyoruz? Yaşamanın ve insan olmanın bir parçası da bu mu? Belki. Bunu ancak siz bilebilirsiniz çünkü Evangelion bu soruların cevaplarını vermiyor size, kimse veremez. Sadece kendinize sormanızı sağlıyor, ve cevabını ararken de elinizden tutuyor. Yardımcı oluyor mu? Bana oldu ve iyi geldi. Çünkü bazı şeyleri fark etmemi sağladı. Fakat sizde aynı etkiyi yaratır mı bilmiyorum, çünkü dediğim gibi, bu çok kişisel bir hikaye.

Dorohedoro: Çizimleri ve Evrenine Hayran Kaldığım Anime

Dorohedoro, internette karşıma çıkıp sırf garipliklerle dayanıp döşenmiş gibi duruyor olduğundan ilgimi uyandıran bir animeydi. İzlediğimde ise anime, beklediğimden daha çok garipliği ve üzerimde yarattığı izlenimden çok daha fazlasını bana verdi.

MV5BMDI4ZDZmZWMtNGRhZS00YTBhLThjNmItN2IzNWI4NTAwMDgzXkEyXkFqcGdeQXVyODMyNTM0MjM@._V1_SX1777_CR0,0,1777,999_AL_
Nasıl  göründüğünü biliyorum… Bu görsel birazdan bir anlam ifade edecek… Veya etmeyecek

Bir garip anime

Orijinalinde Kyu Hayashida isimli hanımefendinin ellerinden çıkmış bir manga olan Dorohedoro, yemek yemeye bayılan kertenkele kafalı bir karakterin başından geçen olayları merkezine alıyor. Caiman isimli bu karakter kafasını kimin bu hale getirdiğini bilmiyor, daha önce kim olduğunu hatırlamıyor. Caiman’ın sivri dişli kertenkele ağzının içinde ise bir adam yaşıyor. Kertenkele, kurbanlarının kafasını tamamen dişlerinin arasına aldığında kurbanları bu kim olduğu belirsiz adamla burun buruna geliyorlar… Caiman bir sihir sonucu bu hale geldiğini düşündüğünden bu kurbanlar genellikle sihirbazlardan oluşuyor.

Animenin ilk birkaç dakikasında bu gariplikler soğuk su gibi yüzünüze çarpıyor ve büyük bir gizem duygusunu aşılıyor size. Caiman’ın amacı kendisini hangi sihirbazın bu hale getirdiğini bulmak. Yanında animede Caiman kadar büyük bir yer kaplayan diğer karakter Nikaido ona eşlik ediyor.

dds

İki farklı dünya

Caiman ve Nikaido ”Hole” isimli sıradan insanların yaşadığı bir yerin sakinleri. Ancak bir kapının ardında, tamamen farklı bir dünya olan sihirbazların dünyası uzanıyor. Hole’un sakin ve hatta sönük diyebileceğiniz dinamiğine tamamen ters düşen bir yer sihirbazların dünyası. Tuhaf maskeleriyle daima bir cadılar bayramı havası taşıyor buram buram.

Tuhaf maskeler takan, her biri ayrı ayrı ilgi çekici bir grup sihirbaz da bu ikiliyi arıyorlar. Tahmin edersiniz ki bu iki karakterin yolları da steampunkı andıran, buram buram tehlike kokan, tuhaf maskeli sihirbazların kol gezdiği diğer evrene düşüyor.

Dorohedoro-03-05

Demin bahsettiğim gibi iki farklı evreni işleyen anime, yaptığı diğer her şey gibi bu iki evreni de büyük bir başarıyla inşa ediyor. Tüm tuğlaları gözlerinizin önünde üst üste koyup bir ev yapıyor ve öyle benimsiyorsunuz ki orada daha önce de hep bir ev olduğuna ikna oluyorsunuz, o dünyanın içine giriyorsunuz.

Son zamanlarda izlediğim en özgün işlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Bu animeyi izlemek tıpkı Hideo Kojima’nın kafasının içindeki odacıklarda ev turuna çıkmak gibiydi. Rick and Morty’deki paralel evrenlerinin en tuhafını ziyaret etmek gibiydi. Bu deneyimi size tam olarak nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum, benzersizdi. Övmelere doyamadığım bir diğer nokta ise muhteşem çizimleri.

Her bir kare öyle ayrıntılı çizilmiş, öyle harika görünüyor ki zaman zaman durdurup incelemekten kendimi alamadım. Tam bir şölen. Hayranlıktan küçük dilimi yuta yuta takip ettim her bir kareyi. Dorohedoro’nun yarattığı dünyaları bu kadar canlı tutma başarısında çizimlerinin de çok büyük payı var diye düşünüyorum.

nikaid

İlk başta giysilerinizle dereye atlamışsınız gibi bir his yaratıyor üzerinizde, ilk bölümün sadece birkaç dakikasını izlediğinizde dahi ben anlayacağınızı düşünüyorum. Kısaca görsel olarak, karakterler olarak, hikaye ve evreni olarak, kan ve vahşet içeriği olarak olabileceğimden daha fazla tatmin oldum. Dorohedoro bana hepsini beni asla rahatsız etmeden, aşırıya kaçmadan adeta nazikçe aşılayarak verdi.

Sırf garip olduğu için başına oturduğum anime kesinlikle en sevdiklerim ve tekrar izleyeceklerim arasındaki yerini aldı. Netflix’te toplamda 12 bölümden oluşan ilk sezonunu bulabilirsiniz. İkinci sezonunu dört gözle bekliyorum.

 

Netflix’in Bu Serisini Kesinlikle Gözden Kaçırmamalısınız: Aggretsuko

Hepimiz bazen işler yolunda gitmiyor gibi, kendi hedeflerimizden çok uzakta, idealimiz olmayan bir yaşantıyı sürdürüyor gibi hissederiz. Çevremizdeki olaylar ve insanlar ilmek ilmek boğazımıza dolanıp bizi sıkmaya başlar. 25 yaşında, zor şartlar altında bir ofis çalışanı olan Retsuko da iş hayatının kendisini hırpalaması ile başlayan ve saymakla bitmeyen sorunlarına karşı böyle hissediyor. Tam da bu sebepten, daha en başta Retsuko’da, onun canını sıkan şeylere karşı tepkilerinde, yerlerde sürünen öz güveninde kendinizden bir parça bulmak hiç zor olmuyor. Bir kırmızı panda olan sevimli mi sevimli Retsuko’nun öfkelendiği şeylerle başa çıkmak, hayatın stresini üzerinden atmak içinse kendince harika bir çözümü var. Death metal karaoke!

Serinin başında Retsuko’yu kendinizle özdeşleştirerek, yüzünüzde tebessümler eşliğinde izliyorsunuz. Sonrasında hikaye dallanıp budaklandıkça ve karakterimizi daha yakından tanımaya başladıkça bir anda yakın bir arkadaşınız gibi oluveriyor. Sanki Retsuko ile aynı masaya oturup kahvelerinizi yudumluyor ve siz daha konuşmadan Retsuko her sorununuzu anlıyor gibi hissediyorsunuz. Retsuko, çiğ çözüm önerileri sunmaksızın sizi dinliyor ve bu sorunun kendi hayatındaki yerini size gösteriyor. Birlikte gülüyorsunuz.

Aggretsuko’nun kendi mizah anlayışında eritip güzelce seriye yedirdiği, sizi güldürürken aslında değindiği, eleştirdiği şeylerin ne denli vurucu olduğunu da gözden kaçırmamalısınız. İş hayatının zorlukları ve adaletsizlikleri, kadınların karşısına bu noktalarda bir duvar gibi çıkan sıkıntıları en kendine özgü şekilde gündeminde tutmayı başarıyor.

Aggretsuko her bir karakteri farklı bir hayvan olarak yansıtıyor ve bu hayvanlar da rastgele seçimler değil. Örneğin Retsuko’nun hayatını cehenneme çeviren, ırkçı ve anlayışsız patronu bir domuz kullanılarak temsil edilmesi bunu ve serinin aslında modern bir Hayvan Çiftliği metaforu oluşunu bariz bir şekilde gözler önüne seriyor.

Hazır karakterlere elimiz değmişken, onların da çevrenizde rastlayabileceğiniz gerçeklikte fakat bunu kendi aynasıyla bize daha eğlenceli bir şekilde yansıttığını söylemeden geçemeyiz. Karakterlerin her biri Retsuko’nun hayatında farklı yönlerde ve farklı şekillerde yer buluyor. Ayrıca Netflix’in Aggretsuko’su birbirinden tamamen farklı karakterler yaratmakta da eli bol davranmış. Onları tanımak ve Retsuko’nun hikayesine onlara birlikte eşlik etmek gerçekten çok keyifli.

Eğlenceli ve içten karakterleri, hayatın içinden eliyle seçtiği parçaları seyircisini başından kaldırmayacak kadar başarılı bir akışla sunan bu anime serisini kolaylıkla gözden kaçırmış olmanız mümkün, bizce gitmeli ve Retsuko’nun arkadaşlarından biri de siz olmalısınız. Sıkıcı, gri veya üzüntülü günlerden geçiyorsanız bu kısa seriyi izlemek içinizi ısıtacak, size bir parça çikolata ikram edecektir.

Ben, izlediği her şeyi 5 bölüm içerisinde bırakıp devam edemeyen sabırsız biri olarak; benim için oldukça kısa sayılabilecek bir süre içinde halihazırda Netflix’te yayınlanmış olan 2 sezonu adeta yiyip bitirmiş, dibini de ekmekle sıyırmıştım. Bittiğinde ise doygunluğa ulaşmaktan çok uzaktaydım ve daha fazlasını izlemek istiyordum. Siz de izler ve benim gibi daha fazlası için mecnun olursanız, Netflix’in 3. sezon için yeşil ışık yaktığı haberini sizlerle paylaşmak isterim. İyi seyirler!