Ocak Ayında Ülkemizde Vizyona Girecek Filmler

2021 yılının yoğun sinema dönemini geride bıraktığımıza göre 2022 yılının Ocak ayında ülkemizde vizyona girecek filmleri sizler için listeledik.

The King’s Man

Kingsman serisinin spin-off filmi olan The King’s Man’de tarihin en kötü adamları ve suçlu zihinleri milyonlarca kişinin yok olacağı bir savaş planlamak için bir araya gelir. Haliyle onları durduracak tek bir adam vardır ve o da zamana karşı yarışacaktır. Filmin oyuncu kadrosunda Harris Dickinson, Ralph Fiennes, Djimon Hounsou, Alison Steadman, Aaron Taylor-Johnson, Matthew Goode, Gemma Arterton ve Tom Hollander yer alıyor. Ülkemizde 7 Ocak’ta vizyona girecek.

Licorice Pizza

Alana Kane ve Gary Valentine’in 1973’te San Fernando Vadisi’nde büyüyen, koşuşturan ve aşık olan hikayesidir. Hem yazıp hem de yöneten Paul Thomas Anderson izleyiciye ilk aşkın hain gidişatını izletiyor. Ülkemizde 7 Ocak’ta vizyona girecek.

Scream 5

Woodsboro’daki orijinal cinayet serisinden 25 yıl sonra yeni bir katil ortaya çıkar ve Sidney Prescott gerçeği ortaya çıkarmak için geri dönecektir. Ülkemizde 14 Ocak’ta vizyona girecek.

The 355

Gizemli bir silah, paralı askerlerin eline geçer. Bunun üzerine CIA ajanı Mason “Mace” Brown, eski rakibi Alman ajan Marie, MI6 müttefiki ve son teknoloji bilgisayar uzmanı Khadijah, yetenekli Kolombiyalı psikolog Graciela güçlerini birleştirmek zorunda kalır. Ancak tüm dünyayı kaosa sürükleyecek olan ölümcül silahın peşine düşen sadece onlar değildir. Gizemli bir kadın olan Lin Mi de silahın peşindedir. Paris kafelerinden, Fas pazarlarına ve Shanghai zenginliğinden ihtişamına kadar dünyanın dört bir yanında aksiyon roketleri atılırken, bu kadın dörtlüsü dünyayı koruyabilecek ya da öldürebilecek belirsiz bir sadakat oluşturacaktır. Ülkemizde 14 Ocak’ta vizyona girecek.

Sing 2

NewMoon Tiyatrosu’nu büyük bir başarıya ulaştırmasının ardından Buster bu sefer gözünü Crystal Tower Tiyatrosu’na diker. Buster Moon ve arkadaşları, bu gösterinin açılışı için kendilerine katılmaya münzevi rock yıldızı Clay Calloway’i ikna etmeye çalışacaktır. Tabii bu sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Seslendirme kadrosunda ise Matthew McConaughey, Reese Witherspoon, Scarlett Johansson, Taron Egerton, Halsey, Pharrell Williams ve Bono gibi isimler bulunuyor. Ülkemizde 21 Ocak’ta vizyona girecek.

Ocak ayı vizyon filmleri bu şekildedir. İzlemek istediğiniz filmleri bizimle paylaşmayı unutmayın.

Spider-Man: No Way Home | Spider-Man Severlerin Rüyası

Spider-Man, çoğumuzun kalbinde özel bir yere sahiptir. Kendimden örnek vermem gerekirse; çocuk iken izlediğim Fox Kids çizgi filmi sayesinde süper kahraman sevgim başlamıştı. En çok sevdiğim süper kahramanı ilk kez böyle görmüştüm. 2002 yılında çıkan Spider-Man filmiyle de birlikte Spider-man’e olan sevgim katlanmıştı. Spider-man 2 (PC) ve Ultimate Spider-man oyunu da beni bir hayli etkilemişti. Daha sonra Spider-man 2 oyununun PS2’de daha güzel olduğunu öğrenicektim ama çocukken iyi ki de bilmiyordum. Eğer Spider-Man’i seviyorsanız 2018’den beri bayram ediyorsunuzdur. 2018’deki Marvel’s Spider-man (PS4) oyunu ve Spider-man Into the Spider-verse animasyonu ile muhteşem bir yıl geçirdik. Üstüne Avengers Endgame sonrası ilk çıkan Marvel filmi olan Spider-man: Far From Home çıkınca heyecandan yerimizde duramadık. Ardından Spider-man: No Way Home‘un fragmanlarıyla birlikte müthiş bir büyük beklentiye girdik.

No Way Home, bütün bu yüksek beklentiye rağmen bence çoğu kişiyi tatmin etmeyi başardı. Etrafta spoilerlar uçuşurken spoiler yemeden izleyebilme fırsatınız olursa ekstra beğenebileceğinizi düşünüyorum. Senaryodaki açıklara ve mantık hatalarına rağmen ben filme bayıldım. Yılın en eğlenceli filmlerinden biri hatta belki de en eğlenceli filmi. Sadece eğlencesinden de değil. Bu film Spider-man’i sevenler için çok anlamlıyıdı. Çok fazla güldüm, duygulandım, üzüldüm, düşündüm. Sinemada ancak 2 kere izlediğimde doyduğumu hissettim. Size tavsiyem de mutlaka sinemada izlemeniz. Beğenmediğiniz kısımlar elbette olacaktır da izlediğinize pişman olacağınızı düşünmüyorum. Yazının bundan sonrası spoiler içerecek. Bu yazı diğer yazılardan farklı olacak. Filmin yapısına uygun şekilde lunaparktaki hız trenine binip film hakkında konuşacağız.

Dalgın Dr. Strange

En çok olumsuz eleştiri alan şeylerden biri Dr. Strange oldu. Fragmandakine göre filmde daha iyi durumda ve insanların şikayetlerini duymadan önce dikkatimi bile çekmemişti. Rahatsız olmamıştım. Rahatsız olanları da anlıyorum ve ilk spoilerlı yoruma başlıyorum. Dormammu ve Thanos’la savaşan büyücümüz nasıl oldu da Spider-man’e yenildi? Birçok konuda yetenekli olan büyücümüz nasıl oldu da sırf biri konuştu diye büyü yaparken kafası karıştı? Muzip ve sakar yapısı filme uyduğu için ben izlerken bir sorun görüp takılmamıştım. Yukarıdaki sorulara verilebilecek en tatlı cevap ise Dr. Strange’in dalgın bir günü olduğuydu.

Korkutucu Muhteşem Performans

Willem Dafoe, Alfred Molina, Jamie Foxx, Thomas Haden Church ve Rhys Ifans… Harika bir villain kadromuz var. Willem Dafoe ve Alfred Molina’nın etkileyici performansını izlemek ekstra keyifliydi. Özellikle Willem Dafoe‘nun delilikle oyunculuk arasındaki ince çizgide durarak rol yapması inanılmazdı. Adam gerçekten deli ve 2002’den beri intikam almayı bekliyormuş. Green Goblin olarak kaldığı yerden devam ediyor.

Jamie Foxx’un canlandırdığı Electro’yu hiç beğenmedim. Karakterin ilginç bir yanı yoktu ve diyalogları bayıktı. Thomas Haden Church’ün aile korumacılığı devam ediyor ve zaman zaman da güldürüyor. Rhys Ifans ise filmde zaten çok kısa gözüküyor.

Büyük güç büyük sorumluluk getirir

Bu sahnede Tom Holland’ın Spider-man olduğunu en çok hissettiğim andı. Makyajı, kamera açısı, duruşu ve bakışı “Ben Spider-man’im.” diye bağırıyordu.

Yeni üçlemede May hala hakkında özel bir bağ hissetmesem de öldüğünde içim parçalandı. Spider-man’imizin ailesinden geriye kalan tek kişinin olmasından da kaynaklı bir his olabilir. Ölmeden önce de tıpkı eski filmlerdeki Ben amcaların öldüğü gün söylediği gibi ” Büyük güç büyük sorumluluk getirir.” dedi ve yüzlerimizde minik bir gülümseme yarattı.

İnanamıyorum!

Filmde olduklarını son ana kadar yalanladılar. Elbette sızan onca şeyden sonra çıkacaklarını biliyorduk ama filmin temposuna kendimi kaptırınca aklımdan çıkıvermiş. Aniden perdenin ortasında Andrew Garfield görünce; afallamış bir şekilde bakakaldım. Salonun alkışlamasıyla birlikte ortak duygular paylaştığımızı hissettim. Tam bu anı sindirmeye çalışırken Tobey Maguiere de gelince salon iyice çılgına döndü. İki Spider-man de çok daha havalı bir giriş yapabilirdi de bu şekilde de tatmin oldum. Ama hala gerçek olduğuna inanamıyorum, cidden üç Spider-man’i de tek filme topladılar. Artık hiçbir ortak yapım imkansız değil. Yok o Sony’deydi, şu Disney’deydi gibi tartışmalara son verildi. Her şeyi yapabilirler.

Andrew ile Tobey’in birbirine ilk baktıkları anda örümcek hisleriyle birbirlerini tehlike olarak algılamaları güzeldi. Aynı anda aynı hareketleri yapmaları da ekstra güzeldi. Tom’un yanına geldiklerinde kendi içlerini dökmeleri de en çok duygulandıran sahnelerden biriydi. Özellikle Andrew’un Gwen hakkında bahsederkenki mimikleri bir başkaydı.

Tobey, Andrew ve Tom arasındaki şakalaşmalar soğuk kış günlerinde içimizi ısıttı. No Way Home, harika fan service sahnere sahipti. Hep düşündüğümüz soruları sormuşlar, hep dalga geçtiğimiz şeylerle dalga geçmişler. Filmde genel olarak bir hayli çok şaka vardı, ama bu şaka çokluğunun Spider-man filmine yakıştığını düşünüyorum. Spider-man’in gevezeliğini gösteren şakaları da görmek isterdim.

MJ ve Ned’i bu filmle birlikte daha çok tanıma fırsatımız oldu. Mary Jane’i olan bir Spider-man izlemek istesem de MJ, Ned ve Tom üçlüsünün arasında güzel bir kimya oluştu.

Danny Elfman James Horner

Hem Sam Raimi’nin Spider-man serisinin müzikleri vardı, hem de The Amazing Spiderman serisinin müzikleri vardı. Çaldıkları sahnelerde duygulanmamak elde değildi. Eski müzikleri kullanmak müthiş doğru bir karar olmuş. Onun dışında Homecoming’de duyduğumuz tema müziği tekrar çalıyordu. No Way Home’a özel ve yeni bir müzik aklımda kalmamış.

Vay be!

Charlie Cox‘u sonunda MCU’da görmek nasip oldu. Sevgili Matt Murdock‘ımız, tatlı konuşmasıyla ve havalı tuğla tutmasıyla bu evrene harika bir giriş yaptı. Umarım ilerde Daredevil ve Spider-man’i çizgi filmlerdeki gibi ortak bir görev peşindeyken görebiliriz.

Mahallemizin süper kahramanı geri döndü!

Tom Holland Spider-man’imizin origini tamamlanmış oldu. Dikiş makinesiyle kendi kostümünü dikti, kiralık küçük dairesine çıktı, kahramanlık yaparken ailesinden birini kaybetti… İlk filmi origin yapmak yerine üç filmde origini tamamlanmış bir Spider-man izledik. Kimlik gizlemenin önemini anladı. Birilerinin önderliğinde maceraya çıkmak yerine artık kendi maceralarına çıkacak. Mahallemizin süper kahramanı geri döndü. Olgunlaşmış, yeteneklerine hakimleşmiş ve New York gökdelenlerinde tek başına ağla gezecek olan Spider-man’imizin yeni filmlerini daha çok heyecanla bekliyorum. Siz ne düşünüyorsunuz? Finali beğendiniz mi?

Gelecek filmlerde görüşmek üzere!

The Last Duel: Orta Çağ’da Gerçek Bir Hikaye

Kitapların ekranlara uyarlanmasının artmasıyla beraber, geçtiğimiz günlerde sinemada yayınlanan ve reklam kampanyalarının eksikliği nedeniyle gerektiği ilgiyi göremeyen The Last Duel, sadece etkileyici bir hikayeden ibaret değil aynı zamanda yaşanmış bir hikayedir.

Eric Jager’in (UCLA İngilizce Profesörü ve Orta Çağ Edebiyatı Uzmanı) derlediği aynı isimli kitaptan alınan bu film, Orta Çağ Normandiya’sında yaşayan şövalye Jean de Carrouges, Marguerite ve Jacques Le Gris’nin hikayelerini anlatır. Hikaye her ne kadar üç isim üzerinde geçse de, bu hikayenin ana sahibi yalnızca ve yalnızca Marguerite’tır. Kısaca özet geçmek gerekirse, Orta Çağ’da tecavüz edilen bir kadının haklarını savunmak istemesini konu alan bu hikaye düello yolu ile çözüme kavuşturulur. İlgi çekici olan kısım her ne kadar düello gibi lanse edilse de benim için en çarpıcı noktaları günümüz adalet sistemindeki temel şeylerin ne yazık ki Orta Çağ’dakinden pek bir farkı olmayışı oldu.

Çağlardır Değişmeyen Kadın Hakları…

Öncelikle filmi izlememiş veya kitabını okumamış olanlar için sürpriz kaçırmadan hikayenin temellerinden, sinemaya nasıl uyarlandığından ve genel olarak neden tarih severler tarafından yıllardır araştırılan bir hikaye olduğundan bahsedeceğim.

Fransa’da 14.yyda uygulanan temel adalet sisteminde problemler çoğunlukla krallığa kadar gitmeden kontların gözetimi altında çözülmeye çalışılırmış. Çözüme kavuşamayan bu problemler en son krala ulaşır ve ağır suçlar kralın da onayıyla düello sonucu çözümlenirmiş.

Düellolar 13 ve 14.yylarda pek çok kez yürürlükten kaldırılıp yeniden getirilse de Fransa tarihinde büyük bir yer alıyor. Filmde bahsedilmeye fırsat olmamış fakat kitapta üzerine basarak bahsedilen şeylerden birisi de bir davalı tarafından ortaya atılan her düello isteğinin, kral tarafından onay almadığı olmuştu. Yani hikayenin önemini bu şekilde tahmin edebilirsiniz. Hatta bu hikayenin yaşandığı dönem içerisinde en son düello yaklaşık 50 yıl civarı bir süre kadar önce yaşanmış. Bu nedenle içeriğin isminden de belli olacağı üzere 50 yıl sonra ilk kez bir düello yaşanacağını söylemem sürpriz bozmaz diye düşünüyorum.

Ridley Scott’un yönetmenliğini yaptığı; Ben Affleck, Jodie Comer, Adam Driver ve Matt Damon gibi isimlerin yer aldığı The Last Duel, üç kısımlı hikaye anlatısıyla beni içine çekmeyi başardı. Bu anlatı, doğruluğu “kanıtlanamamış” bir tecavüz vakasının o dönemde bir kadın için çıkardığı problemleri yansıtabilmek adına seçilmiş muazzam bir yöntem bana kalırsa. Kitap daha çok olay ile ilgili bulduğu tüm belgeleri kanıtlamak adına ilerlerken, film bu belgeleri senaryolaştırma ve seyirciye geçirme üzerine gitmiş. Bu nedenle kitabı okumak isteyen olursa uyarımı önceden yapmak isterim, kitabı bir hikaye kitabı gibi düşünmeyin, bir belgeselin kağıda dökülmüş hali gibi düşünün. Yazar Eric Jager tam 10 yıl boyunca çeşitli yerlerden topladığı bu belgeleri bir araya getirerek, hikayenin gerçeğe en yakın versiyonuna ulaşmamızı sağlamış. Bu nedenle okuduğunuz her satırın yoğun araştırma ve çeviri üzerine elinize ulaştığını bilmek beni okurken ekstra etkilemişti. Ayrıca minik bir detay olarak, hikayeden günümüze kadar ulaşamamış belgelerin çoğunlukla Marguerite’in lehine olması da bir hayli ironik.

Not: Yazının bu kısmından sonrası spoiler içerir!!!

Bir Kadına Karşı Onlarca İnsan…

Ne yazık ki günümüzde de binlerce kadın şiddet, taciz vb. gibi ağır olaylarla karşı karşıya geliyorlar ve ne yazık ki bugün bile kadına inanmama, destek çıkmama, suçlunun suçunu hafif görme hatta ve hatta suçu kadında bulma gibi yersiz durumlara şahit oluyoruz. Orta Çağ’da durum çok daha vahimdi demek isterdim ama inanın bana pek de farklı değilmiş. Bu kitap genel olarak günümüz durumunun Orta Çağ seviyesinden ne kadar ilerlediğini görmek için üzücü bir serüven oldu benim için.

O dönemlerde Marguerite’in tecavüze uğradığını mahkemeye taşıyabilmesi için eşi Jean de Carrouges’un ona destek olması gerekiyordu. Bu hikayede Marguerite’in tek “şansı” de Carrouges ve Le Gris arasındaki aylar süren atışma olabilir. Çünkü ikili arasındaki bu tatsızlık olmasaydı büyük ihtimalle Carrouges’un Marguerite’e destek çıkma gibi bir eylemi de olmayacaktı. Yardım etmesinin tek amacının Le Gris’i bir şekilde küçük düşürmek ve zamanın en ağır suçlarından biri olan tecavüzcü etiketini üzerine atma isteği olduğu düşünülüyor. Filmde de kitapta anlatıldığı gibi oldukça güzel işlenmiş bu durum. Jodie Comer’ın canlandırdığı Marguerite’ın bu çekişmede sürekli arada bırakılması, barış niteliği olarak Le Gris ile öpüştürülmesi, kendi davasının mahkemesinde suçlu gibi sorgulanması ve tabii ki düelloda siyahlar içerisinde giydirilerek aşağılanması…

Bu gibi detayları kitap şu açıdan çok derinlemesine işlemiş: Marguerite’in davası başta Kont Pierre’e iletiliyor. O dönemlerde davalar krala kadar gitmeden ilk bölgenin kontlarına iletilirmiş, bir çözüme kavuşmazsa veya kontun verdiği karardan davacı memnun kalmazsa konuyu krala açabiliyorlarmış. Bu olayda da Kont Pierre’e danışıldığı kısımda Marguerite’in kendi davasında yer almadığı kanıtlarına ulaşmış Eric Jager. Bu durum ilgisini çekmiş ve davayla ilgili bulduğu en minik detayda bile Marguerite’in orada olduğu kanıtına ulaşamamış. Ne yazıktır ki Marguerite’e yapılan iğrenç olayın davası tamamıyla Le Gris ve de Carrouges davasına dönüşmüş.

Le Gris ve Jean de Carrouges düellosunun bir minyatür çizimi.
British Library

Filmde kitaptan farklı olduğunu gördüğüm aşırı fazla bir olay yoktu. Bu açıdan yazarlar Ben Affleck, Matt Damon ve Nicole Holofcener muhteşem bir iş çıkarmış bana kalırsa. Çünkü tekrar dediğim gibi bu bir hikaye kitabı değil, bu kitap Marguerite’e yapılan ve yüzyıllardır süren haksızlığı ele alan bir belge. Bu nedenle birebir çevirili bir filmde bu denli iyi işlendiğini görmek beni oldukça mutlu etti. Özellikle dönemin adetlerine, ayinlerine ve pek çok Orta Çağ geleneğine de değinmişler filmde. Yüzeysel geçilen tek bir konu gözüme takıldı o da tecavüzü Le Gris’nin tek işlemediği konusu. Adam Louvel yalnızca Le Gris’e kapıyı açtırıp kaçmakla kalmıyor, tecavüz esnasında Marguerite’in ellerini tutup Le Gris’e yardım edecek kadar da konuya dahil olduğu belirtiliyor. Bu kısmın neden yüzeysel bırakıldığıyla ilgili tahminim ise Le Gris yalnızca bilinen ve Kont’un sağ kolu olan bir adam diye suçlamak zaten oldukça zorken bir de suçu bir başkasıyla paylaşması hikayenin ve olayın ciddiyeti için de belirleyici olacaktı. Bu nedenle yazarlar çok da yanlış bir şey yapmamışlar.

Gerçek Neydi?

600 yıldır gün geçtikçe kanıtların silinmeye devam ettiği, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı bu hikayede kim haklı? Bir kesinliği yok, evet fakat araştırmaları okuyup inceleyen kimsenin kolayca Marguerite tecavüze uğramamıştır demesi mümkün değil.

Bunu dememin ilk nedeni filmde de işlendiği üzere Marguerite’in tecavüze uğradığını söylemesi bile o dönemde kendisi için kara leke bırakacak kadar büyük bir itiraf. Eğer yalan olsaydı, bunu göze alması için hiçbir nedeni ve motivasyonu yoktu. Sonucunda yanarak ölebileceğini öğrendiği an dahi vazgeçmemesi de bence gereğinden fazla şey söylüyor.

İkinci neden ise Le Gris’nin bu suçu işlemesi için oldukça fazla motivasyonu olması. Zaten kadınlarla yatıp kalkması dönemde oldukça bilinen ve meşhur bir etiketmiş kendisi için. Hatta Louvel de genelde bu kadınları ayarlayan kişi olarak bilinirmiş. Aynı zamanda o gün Marguerite ile olmadığını söylediği anlarda doğruluğunu kanıtlayacak kimsenin olmaması da şüphelenmek için yeter de artar bile.

Dava kitapta oldukça derinlemesine işleniyor, okuduğunuz her an Orta Çağ sistemine sinirleniyorsunuz. Marguerite’in hamile kalması döneme göre oldukça sıkıntılı bir durum oluyor. Zamanında bebek yapmanın tek yolunun kadının da orgazm olmasıyla gerçekleştiği düşünülürmüş. Bu nedenle tecavüz olduğu bir vakada kadın hamile kalırsa bu durumda orgazm olduğu nedeniyle durumdan zevk aldığı iddia edilip davalar düşürülürmüş… Bunu kitapta ilk okuduğum zaman ve o dönemde bilimsel olarak açıklandığını duyduğumda ne diyeceğimi bilememiştim. Filmde de bunu dava sırasında Marguerite’e “Eşinle birlikteliğinden keyif alıyor musun?” diye defalarca sorarak ve ağlamasına yol açarak yansıtmışlar. Filmin bu nedenle olayları işleyişine bayıldım.

Bir başka bahsetmek istediğim gerçek ise de Carrouges’un annesinin de çok masum olmadığı gerçeği… Ne yazık ki annesinin o gün inatla kendisine tembihlenmesine rağmen, evdeki tüm yardımcıları bilerek alıp götürdüğü, tam olarak belirtilen saatte Marguerite’i evde bile isteye yalnız bıraktığını ve tüm bunlara aracı olduğu söyleniyor. Aralarındaki çatışmayla ve Marguerite’i babasının yaptığı suçlar nedeniyle başından beri ailesine almak istememesinden gelen bir nefret ile bu iğrenç olaya bir şekilde dahil olduğu belirtiliyor.

Yılın En İyilerinden

Bu yıl çıkan onlarca filmden en sevdiklerim arasına rahatlıkla girdi. Okurken ayrı, izlerken ayrı içimi parçaladı. Marguerite’ın acı hikayesi ve özellikle o dönemde böyle bir şeyle başa çıkma hırsı bana ilham oldu. Okumayan herkesin de bu kitabı en azından ders niteliğinde okumasını tavsiye ediyorum. Çünkü yazarın sonunda bahsettiği üzere, günümüzde dahi bu olayı Marguerite’in uydurduğunu söyleyen, kanıtlanmamış olmasına rağmen Le Gris’i savunan pek çok araşırmacı/yazar varmış. Ridley Scott’un bu videosu umarım bu tür insanların eline geçer.

Onun haricinde bir röportajda Matt Damon ve Ben Affleck’in bu hikayenin yazımında kadının gözünden işlenen perspektifi bir kadının yazması gerektiğini düşünerek Nicole Holofcener’a bu kısmı verdiklerini duyduğumda çok hoşuma gitmişti. Umarız her sektörde olması gerektiği gibi film sektöründe de kadınların konumları aynı şekilde değer görebilecek düzeye ulaşır. O röportaja da buradan ulaşabilirsiniz:

Son olarak eklemem gereken tek şey filmin reklam ve satış başarısızlığı… Ridley Scott her ne kadar genç kuşağın bu tür filmler izlemediği için filmin sönük kaldığından şikayet etse de, tek nedeni kesinlikle reklam eksikliği. Film çıkana kadar pek çok insanın duyduğunu bile düşünmüyorum. Yılın en iyi filmlerinden birisi ne yazık ki sinemada arada kaynayıp gitti. Siz de henüz bu filmi izlememişseniz veya en azından kitabını okumamışsanız şiddetle tavsiye ediyorum. Başka incelememizi istediğiniz kitap/film önerileriniz olursa da yorumlara bırakabilirsiniz.

Aralık Ayında Ülkemizde Vizyona Girecek Filmler

2021 yılının son filmlerini sizler için listeledik.

The Power of the Dog

Thomas Savage’in aynı ada sahip kitabından uyarlanmıştır. Karizmatik çiftlik sahibi Phil Burbank, etrafındakilere korku ve endişe uyandıran biridir. Kardeşi bir gün eve yeni bir eş ve oğlu getirdiğinde, Phil kendini aşk ihtimaline maruz kalana kadar onlara eziyet edecektir. Başrollerde Benedict Cumberbatch, Kristen Dunst ve Jesse Plemons var. Filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan Jane Campion yönetmenlik dalında Venedik Film Festivali’nde Silver Lion kazanmıştır. Ülkemizde 1 Aralık’ta Netflix’te vizyona girecek.

The French Dispatch

1950’li yıllarda geçecek olan The French Dispatch, Paris’te bir Amerikan gazete bürosunda çalışan gazetecilere gelen aşk mektubunu konu alıyor. Wes Anderson birbirinden yetenekli olan tüm oyuncuları yine kadrosunda bulunduruyor. Dünya çapında 22 Ekim‘de vizyona girecek olmasına rağmen ülkemizde 3 Aralık‘ta vizyona girecek.

Resident Evil: Welcome to Raccoon City

Bir zamanlar ilaç devi olan Umbrella Corporation‘ın gelişen evi olan Raccoon City, artık ölmekte olan bir Ortabatı şehridir. Şirketin göçü, şehri bir çorak arazi haline getirmiştir. Yüzeyin altındaysa büyük bir kötülük doğmuştur. Bu kötülük serbest bırakıldığında, kasaba halkı sonsuza dek değişecek ve hayatta kalan küçük bir grup Umbrella‘nın arkasındaki gerçeği ortaya çıkarmak ve geceyi atlatmak için birlikte çalışmak zorunda kalacaktır. Başrollerde ise Kaya Scodelario ve Robbie Amell var. Ülkemizde 3 Aralık‘ta vizyona girecek.

Clifford The Big Red Dog

Clifford The Big Red Dog, kendisine hediye edilen köpek ile maceraya atılan küçük bir kızın hikayesini ele alıyor. Ortaokul öğrencisi olan Emily Ezilabeth‘in hayatı, büyülü bir hayvan kurtarıcısı ile tanışmasıyla bambaşka bir hal alacaktır. Hayvan kurtarıcısı Emily’e en yakın arkadaşı olacak olan küçük kırmızı bir köpek yavrusu hediye eder. Ancak Emily’nin bilmediği şey, dostunun kısa bir süre sonra on metrelik dev bir köpek haline geleceğidir. Emily’nin annesi iş için evden uzakta olduğu sırada kendisi, devasa büyüklükteki köpeği ve eğlenceli amcası Casey ile New York’ta heyecan dolu bir maceraya atılacaklardır. Ülkemizde 3 Aralık‘ta vizyona girecek.

West Side Story

Usta yönetmen Steven Spielberg‘in elinden çıkacak olan West Side Story, 1957 yapımı olan orijinal filmin yeniden uyarlamasıdır. Türü müzikal olan filmin konusu bir çiftin yasak aşkını ve farklı etnik kökene sahip olan sokak çetelerinin çatışmasını konu alıyor. Ülkemizde 10 Aralık’ta vizyona girecek.

Spider-Man: No Way Home

Karakterimizin 2.filmde kimliği açığa çıktıktan sonra soluğu Doctor Strange‘in yanına alıyor. Zamanı değiştirip kimsenin kimliğini bilmemesini isteyecektir. Tabii durum sandığı kadar kolay olmayacaktır. Spiderverse dedikodularının yanı sıra çocukluğumuzdan beri aşina olduğumuz karakterleri tekrar göreceğiz. Spider Man fanlarını bir haliyle sevindirecek olan orijinal Sinister Six karakterleri de bir arada olacak. Ülkemizde 17 Aralık’ta vizyona girecek.

The Lost Daughter

Elena Ferrante‘nin aynı isme sahip olan romanından uyarlanmıştır. Leda, hem bir İngilizce öğretmeni, hem de iki çocuğuna kendini adamış dul ve orta yaşlı bir kadındır. Kızları Kanada’da babalarıyla beraber vakit geçirmek için evden ayrıldığında, Leda’yı yalnızlık ve hasretlik dönemi bekler. Bu histen utandığından, biraz evinden uzaklaşmak ister. Güney İtalya’da küçük bir sahil kasabasında tatil yapmaya karar verir. Ancak birkaç günlük sakinlik ve sessizliğin ardından işler tehditkar bir hal almaya başlar. Leda, küstah ve rahatsız edici, hatta bazen tehditkar olan bir aileyle karşılaşır. Görünüşte küçük ve anlamsız bir olay yaşanır. Leda bir anne olarak yaptığı zor ve alışılmamış seçimlerin ve bunların kendisi ve ailesi için sonuçlarının hatıraları karşısında şaşkına döner. Bir kadının kendini hoş bir şekilde yeniden keşfetmesinin görünüşte sakin hikayesi olup, kısa sürede kararsız bir geçmişle vahşi bir yüzleşmenin hikayesi haline gelir. Yönetmen ve senarist koltuğunda Maggie Gyllenhaal olup, başrollerde ise Olivia Colman, Dakota Johnson ve Peter Sarsgaard var. Venedik Film Festivalinde en iyi senaryo ödülünü kazanmıştır. 17 Aralık’ta Netflix’te gösterime girecektir.

Matrix Resurrections

Sinemada bir devri kapatıp yeni devir açan Matrix serisinin 4.filmi nihayet görücüye çıkıyor. Garip anılarla boğuşan Neo, kendini yeniden Matrix’in içinde bulduğunda hayatı dönüşü olmayan yola girecektir. Keanu Reeves ve Carrie-Anne Mos’a Yahya Abdul-Mateen II, Neil Patrick Harris eşlik ediyor. Ya iyi olacak ya da kötü olacak Matrix Resurrections, ülkemizde 24 Aralık’ta vizyona girecek.

Don’t Look Up

Dev bir göktaşının gezegeni altı ay içinde yok edeceği konusunda insanları uyarmak için çalışan iki gökbilimcinin hikayesini konu ediyor. Zengin oyuncu kadrosuna sahip olan Don’t Look Up 24 Aralık’ta Netflix’te gösterime girecek.

İzlemek istediğiniz filmleri bizimle paylaşmayı unutmayın.

Kasım Ayında Ülkemizde Vizyona Girecek Filmler: Bölüm 2

Kasım ayında vizyona girecek filmlerin ilk kısmını paylaşmıştık. Şimdi de ikinci kısmıyla devam ediyoruz.

Tick, Tick…BOOM!

1990’da New York’ta büyük bir sonraki Amerikan müzikalinin bestesini yazan genç tiyatro bestecisi olan Jon’u (Andrew Garfield) konu alıyor. Jon, çalışmalarına devam ederken her yerden baskı hissetmeye başlar: New York’un ötesinde sanatsal bir yaşam düşleyen kız arkadaşı Susan’dan; hayalini gerçekleştirerek finansal güvenceli bir hayata geçen arkadaşı Michael’dan; ve AIDS tarafından harap edilen sanatsal bir topluluğun ortasında. Zaman ilerlerken Jon yol ayrımına gelir. Herkesi hesaba katarak cevaplaması gereken bir soru vardır. Sahip olduğumuz zamanla ne yapmamız gerekiyor? 19 Kasım’da Netflix’te gösterime girecek.

Ghostbusters: Afterlife

İlk filmin başarısından sonra tekrardan devamını çekmek isteyen stüdyo bu sefer farklı cast ile karşımıza çıkıyor. Bekar bir anne olan Callie, mali zorluklarla mücadele etmektedir. Geçimlerini sağlamakta zorlanan Callie, çocukları Trevor ve Phoebe ile birlikte ölen babasından kalan eski eve taşınmak zorunda kalır. Yeni hayatlarından pek memnun olmayan Trevor, çok geçmeden evde büyükbabasının mirasıyla ilgili büyük bir sırrı keşfeder. Büyükbabasının eşyalarının arasında onun Hayalet Avcıları’nın üyesi olduğunu gösteren ekipmanlar bulan Trevor, Phobe ve yeni arkadaşları ile birlikte bulduklarını kurcalarken kasabanın altında uyuyan bir tehlikenin ortaya çıkmasına neden olur. 19 Kasım’da ülkemizde vizyona girecektir.

King Richard

Tenis kortlarının en başarılı sporcuları olan Venus Williams ve Serena Williams’ın babaları Richard Williams’ın, profesyonel hayatı ve kızları ile olan ilişkisini konu alıyor. 19 Kasım’da ülkemizde vizyona girecektir.

Bruised

Jackie Justice (Halle Berry), sporu utanç içinde bırakan karma dövüş sanatları savaşçısıdır. Hala kendi şansına güveniyordur ve yıllar önce girdiği kavgadan dolayı içinde hala öfkesi ve pişmanlığı tazedir. Hem menajeri hem de erkek arkadaşı olan Desi tarafından bir yer altı dövüşüne için ikna edilir. Kurtuluşa giden yoldayken bir gün karşısına bebekken terk ettiği oğlu çıkar. Bu yeni gelişmenin ışığında Jackie, oğlunun hak ettiği gibi bir anne olabilmek adına korkularıyla yüzleşmek ve zihninde dolaşan şeytanları yenmek zorunda kalacaktır. Bunun için de bulunduğu spor dalının en korkusuz dövüşçülerinden biriyle yüzleşmek ve ringte onu yenmek zorundadır. 24 Kasım’da Netflix’te gösterime girecek.

Encanto

Encanto, Kolombiya dağlarında, sihirli bir evde, gizlice yaşayan özel güçleri olan bir ailenin hikayesini konu ediyor. Madrigallerin hikayesini anlatan filmdeki ailede, şaşırtıcı bir biçimde yalnızca bir kişinin sihirli güçleri yoktur. O da evin genç kızı olan Mirabel. Ancak Encanto’yu çevreleyen sihrin tehlikede olduğunu keşfeden Mirabel, bunu durduracak tek kişi olduğuna inanmaya başlar. 26 Kasım’da ülkemizde vizyona girecektir.

House of Gucci

House of Gucci, Maurizio Gucci cinayetinin perde arkasında yaşananları Ridley Scott tarafından ele alınıyor. Moda evi Gucci’nin kurucusu Guccio Gucci’nin torunu olan Maurizio Gucci’nin hayatına odaklanılan filmde, 1995 yılında öldürülen Maurizio Gucci’nin cinayetine ve sonrasında yaşananlara odaklanıyor. Başrollerde Lady Gaga, Adam Driver, Al Pacino, Jared Leto, Salma Hayek ve Jeremy Irons var. 26 Kasım’da ülkemizde vizyona girecektir.

İzlemek istediğiniz filmleri bizimle paylaşmayı unutmayın.

Last Night In Soho: Neon Işıkları Altında Benzersiz Gerilim

Edgar Wright‘ın yeni filmi Last Night In Soho geçtiğimiz günlerde vizyona girdi ve bizleri akıcı, görsel ve müzik açısından güçlü, benzersiz tatta bir gerilim ile karşıladı.

Filmde 60’ların Londra’sına büyük bir hayranlık besleyen Eloise ile birlikte hayallerindeki Londra’yı ziyaret ediyoruz. Günümüzde Londra’nın çalkantılı, insanın üzerine basıp geçen yapısı, 60’lı yıllarda da Eloise’in hayalindeki tozpembe halinden biraz farklı. İnsanların giydikleri renkli kıyafetler her zaman mutlu ve ideal bedenlerin üzerinde ve temiz değil. Sokakların neon ışıkları kanlı olaylara şahit olurken, gölgelerde nelerin saklandığını bilmek imkansız.

Eloise kıyafetler tasarlayıp ışıldamak isterken, geçmişte gördüğü hayaletlerden biri olan Sandy de dans edip şarkı söylemek, Londra’nın ışıltısına karışmak istiyor. Ancak iki kadının ışıltısı da gittikçe gölgeler tarafından yutuluyor. Filmin kendi estetiğine yakışır bir şekilde, bir aynanın gittikçe çatlaması ve kırılmasına benzer bir gerilime bürünüyor. Filmin en sevdiğim yanlarından biri, gerilim ögesini çok orijinal ve gerçek bulmuş olmam. Geçmişten gelen hayaletler öyle alelade hayaletler değiller, filmin gerilimi temelsiz, sadece tedirgin etme amacı taşımıyor. Belki gerçekten de pek çok kişinin ayaklarının takıldığı bir sarmaşık gibi, çok gerçek bir gerilim.

Last Night In Soho’nun iyi yaptığı şeyler sadece bununla sınırlı da değil. Çok derli toplu ve tek bir noktaya doğru şekil alan bir yapısı var senaryonun. Sizi dosdoğru götürmek istediği bir nokta var ve oraya giderken gereksiz hiçbir yere sapmıyor. Bu yüzden de film su gibi akıp gidiyor. Bu akıcılık içinde de her bir karesi özenli bir tablo gibi harika bir görsellik sunuyor. Kendine ait bir hikayenin tonlarını taşıyan, ekrandan da üzerinize bu tonların bulaştığı, olduğunuz yerden koparan bir görsellik. Buna harika müzikler de eşlik ettiğinde film bir şölene dönüşüyor.

Anya Taylor-Joy tarafından canlandırılan Sandy karakteri ilginç, akılda yer edici ve tıpkı Eloise gibi seyircinin de büyüsüne kapılacağı bir karakter olmuş. Ona eşlik eden Thomasin McKenzie de Eloise karakteri olarak filme çok yakışmış. Bu ikiliyi izlemeye gerçekten doyamadım.

Filmi her açıdan beğensem de eleştirmem gerekirse, filmin sonunda yer verilen bazı sahnelerin belki biraz filmin üzerinde karabulut düşürdüğünü söyleyebilirim. Beni tamamen rahatsız etmiş olmasa da, bu sahnelerden arındığında ağzımda daha iyi bir tat kalacakmış gibi hissetmedim değil.

Bu yıl çok fazla iyi film izledim ve Last Night In Soho kesinlikle bunlardan biriydi diyebilirim. Sinemaya çok yakışan bu filmi, iyi bir salonda yakalayabilirseniz kesinlikle sinemada izlemenizi tavsiye ederim.

Eternals Tanıtım Rehberi

5 Kasım‘da Marvel’ın son filmi Eternals tüm dünyada vizyona girecek. İlk defa tanışacağımız bu karakterleri kimler olduğunu bir çoğumuz bilmiyor. Film çıkmadan önce sizler için Eternals tanıtım rehberi yazısı hazırladık.

Eternals ilk defa 1976 yılında Jack Kirby sayesinde görücüye çıkmıştır. Eternals, çağlar boyunca insan ırkına göz kulak olmak için insan üstü güçler ve yeteneklerle donatılmış insanlığın gelişimi ile ilgilenen bir soydur. Celestials, bir milyon yıl önce 100 tane Eternals yaratıp gitmiştir. O zamandan beri, dünyada tenha yaşam sürmektedirler. Olaylara nadiren müdahale ederler ve yok olduklarında ise basitçe yeniden doğarlar.

2 yıkıcı İç Savaştan sonra, “Eternals of Earth” bir barış yolunu seçer. Hayatlarını, kendilerini ve toplumları iyileştirmeye adamışlardır. Birlikte çalışırken başarabileceklerinin en iyi örneği, birkaç Eternals’ın irade ve zekayı tek bir güçlü varlıkta birleştirdiğinde ortaya çıkan Uni-Mind gücüdür.

Eternals, binlerce yıl boyunca şimdiki evleri Olympia da dahil olmak üzere büyük şehirler inşa etmişlerdir. Yunan Tanrılarının evi olan Olimpos’u da Eternals inşa etmiştir. Her iki tür arasındaki benzerlikleri fark ettikten sonra ittifak kurmuşlardır ve bir süre Tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak hareket etmişlerdir. İlerleyen zamanlarda Eternals çıldırmaya başlamıştır. Birbirlerine düşman olmuşlardır ya da intihar etmişlerdir. Yeniden hayata döndükleri zaman yavaş yavaş barışçıl yollara dönmeye başlamışladır.

Tüm Eternals üyeleri

Filmde göreceğimiz karakterler hakkındaki bilgileri kısa bir şekilde listeledik.

Ikaris

Ikaris, Celestials tarafından yirmi bin yıldan fazla bir süre önce ortaya çıkmamış, başka bir adla yaratılmıştır. 1000 yıl boyunca Ikaris yine Celestials tarafından yaratılmış, biçimsiz bir ırk olan Deviant’ların sürekli rakibi olmuştur. Çoğu Eternals Ikaris’i oldukça dik başlı olarak görse de, en yakın arkadaşları her zaman ona destek olmuştur: Makkari, Sersi ve Thena. Ikaris’in kendisi Yunan mitolojisine ait olan Icarus’tan esinlenmiştir. Güçleri ise; ölümsüzlük, insan üstü güç, insan üstü dayanıklılık, kendini yenileme, uçma, telepati, telekinezi, kozmik enerji manipülasyonu, teleport ve gelişmiş duyular.

Sersi

Eternals’ın ölümsüz üyelerinden biri olan Sersi, üyeler içinde en çok insanlarla yaşayan kişidir. Homeros’un destanı “The Odyssey”de “Circe:” efsanesine ilham kaynağı olmuştur. Ayrıca insanlık tarihi boyunca Merlin ve Kral Arthur gibi birçok tarihi karakterle tanışıp, onların düşüncelerini etkilemiştir. Güçleri ise: ölümsüzlük, insan üstü güç, kendini iyileştirme, telepati, illüzyon, telekinezi, uçma, kozmik enerji sayesinde koruma, teleport ve her şeyi istediği şekle dönüştürebilir. Yetenekleri ise moda anlayışı, dans etmek ve birden fazla dili akıcı dilde konuşmak.

Kingo

Yüzyıllar boyunca Japonya’da Samuray olmanın yollarını öğrenerek geçirmiştir. Gezegendeki en yetenekli kılıç ustalarından biridir. Günümüzde yeteneklerini Japonya’da büyük bir aksiyon filmi yıldızı olmak için kullanmıştır. Eternals üyelerinin tüm güçlerine sahip olsa bile bunları kullanmaktan kaçınır. Daha geleneksel tarzda dövüşmeyi tercih etmektedir. Filmde kendisini Bollywood yıldızı olarak göreceğiz.

Sprite

Hilebaz olan Eternals üyesidir. Peter Pan karakterinden esinlenilmiştir. Çocuk gibi görünse bile yetişkin biridir. Güçleri ise: ölümsüzlük, insan üstü güç, illüzyon, telekinezi, uçma, her şeyi istediği şekle dönüştürebilir.

Phastos

Bir silah ustası olan Phastos, antik Yunan zamanlarında Olimpos Tanrısı Hephaestus ile karıştırılmıştır. Diğer Eternals üyelerinden daha suskundur. Melankolik bir ruha ve savaşmaya karşı bir kararsızlığa sahiptir. Apocalypse, Deviant’larla yeni bir savaşı kışkırtmaya çalıştığında, Eternals süper kahramanlar olarak halka açılmaya karar vermiştir. Phastos yeni kimliğinde Ceasefire adını benimsemiştir. Güçleri ise: ölümsüzlük, insan üstü güç, cildi dayanıklıdır, kozmik enerji manipülasyonu, uçma, psişik ve teleport. Ayrıca kendisi MCU’nun ilk eşcinsel karakteri olacaktır.

Makkari

Yüksek hızlı araçlar yapımında uzmanlaşmış Eternals üyesidir. Teknoloji uzmanı loncasının bir üyesidir. Makkari insanlarla içli dışlı olmuştur. Platon’dan ders almıştır. Truva Savaşına şahit olmuştur. Hatta Elvis Presley’e birkaç gitar notası bile öğretmiştir. En bilindik özelliği ise süper hızıdır. Hatta bir zamanlar Hermes ile de karşılaştırılmıştır. Diğer güçleri de tüm Eternals üyeleriyle aynıdır.

Druig

Güçlü Eternals üyelerinden biridir. Ikaris’un kuzenidir. Druig, diğer Eternals üyelerine nazaran biraz daha bencil bir karakterdir. Her zaman daha fazla güç istemiştir. Bu zaman zaman Ikaris ile karşı karşıya gelmesine sebep olmuştur. Ekip içinde düşmanca gözle bakılsa bile diğer üyeler hala kendisine saygı duymaktadır. Birçok davranışı Loki’e benzetilmektedir. Güçleri ise: ölümsüzlük, insan üstü güç, insan üstü hız, psişiklik, enerji manipülasyonu, dayanıklılık ve patlatma gücü.

Gilgamesh

Aslında bilinen gerçek ismi “Forgetten One”. Fakat zamanla bu isim unutulmuştur. Hayatının ilk yıllarında dünyayı dolaşmıştır. Bu süre zarfında Herkül, Atlas ve Samson ile çok fazla karıştırılmıştır. Bu durumdan dolayı Eternals lideri olan Zuras, Gilgamesh’i Olympia’a mahkum etmiştir. Yıllarca sürgünde kalmıştır. Eternals üyeleri tarafından dışlanmıştır. Bilindik tüm güçlere Gilgamesh da sahiptir. Sadece kendisini diğer üyelerden ayıran birkaç özellik vardır. Bunlar: en güçlü Eternals üyesi olması ve silahlı/silahsız en iyi savaşçı olmasıdır.

Black Knight

Karakterimiz öncelikle Eternals üyesi değil ama kendisini filmde göreceğiz. Adı Dane Whitman olan kahramanımız fizik alanında yüksek lisans sahibi olan biridir. Bu adı alan uzun kahraman listesinin sonuncu üyesidir. Black Knight’ın insan üstü güçleri olmasa bile vücudu oldukça atletik bir yapıya sahiptir. Kılıç ve atlar uzman olduğu konulardır. Kendisine miras kalan Ebony Blade adlı kılıcı kullanır ve kılıç her şeyi ustalıkla kesebilir. Ayrıca yetenekli bir dövüşçüdür.

Ajak

Eternals’ın sözcüsüdür. Birçok savaşa Tecumotzin takma adıyla yardım etmiştir. Aztekler ve Inkalar tarafından tapılan biridir. Orta Amerika’da güçlü bir ismi vardır. Thor ile bile yan yana savaşmıştır. Celestials ile doğrudan konuşabilir. Güçleri diğer üyelerle aynıdır.

Thena

Zuras’ın kızıdır. Aslında ilk ismi Azura’dır. Zuras ve Zeus zamanında ateşkeş yaptığından dolayı kızının ismini Thena olarak değiştirmiştir. Athena’a olan saygısını göstermek istemiştir. Athens şehrinin ismi de Thena’dan gelmektedir. Thanos’un kuzenidir. Güçleri Ikaris ile aynıdır. Diğer karakterlerden tek bir farklılığı vardır. Ölümsüzlüğü diğer Eternals üyelerininki gibi vücut moleküllerinin üstünde sürdüğü zihin kontrolüne bağlıdır. Eğer bu kontrol kırılır ve o sırada hasar alırsa bundan kurtulamaz.

Kasım Ayında Ülkemizde Vizyona Girecek Filmler: Bölüm 1

Geçtiğimiz ay “Ekim ayında ülkemizde vizyona girecek filmler” listesi yapmıştık. Serimiz Kasım ayı ile devam ediyor. Kasım ayında bir hayli film, seyircilerle buluşacağı için bunu 2 kısma böldük. 2 hafta içinde vizyona ve gösterime girecek filmler için iyi okumalar.

The Harder They Fall

Nat Love, intikam ateşiyle yanıp tutuşan bir kanun kaçağıdır. Hapisten yeni çıkmış olan düşmanı ve acımasız çete lideri Rufus Buck‘ı alt etmek için kendi çetesini toplamak kolları sıvayacaktır. Western tarzında olacak bu film birçok yetenekli oyuncuya ev sahipliği yapıyor; Idris Elba, Jonathan Majors, Regina King, LaKeith Stanfield, Zazie Beetz ve Edi Gathegi. 3 Kasım’da Netflix’te gösterime girecek.

Eternals

Jack Kirby‘nin yaratıcısı olduğu The Eternals‘ın hikayesi milyonlarca yıl öncesine dayanmaktadır. Kozmik varlıklar olan Celestials, insanlar üzerinde deneyler yapmaktadırlar. Genetikleri değiştirilen insanlar yaratan Celestials’ı konu edinen çizgi romanlarda bu insanlar hem süper güçlere sahiplerdir hem de yarı ölümsüzlerdir. Ayrıca vahşi bir ırk olan Deviants’ı da yaratmış bulunan Celestials, insanlık tarihinin arka planında yer alan iki ırk yaratmış olur. Eternals ve Deviants, tarih boyunca birbirleriyle çatışan iki ırktır. Eternals tekrardan Deviants yok etmek için bir araya gelecektir. Oyuncu kadrosunda Gemma Chan, Richard Madden, Kumail Nanjiani, Lia McHugh, Brian Tyree Henry, Lauren Ridloff, Barry Keoghan, Ma Dong-seok, Kit Harington, Salma Hayek, Angelina Jolie bulunmaktadır. Akademi ödülü sahibi olan Chloé Zhao‘nun yönettiği Eternals 5 Kasım’da ülkemizde vizyona girecektir.

Passing

Clare, 1920’ler hayatını bir beyaz gibi davranarak yaşamaya karar veren siyahi kadındır. Kendisi gibi olan okul arkadaşı Irene ise Afro-Amerikan toplumunun içinde yaşamaktadır. Yıllar sonra yeniden bir araya gelen Clare ve Irene, seçimleri nedeniyle çatışma yaşar. Renk çizgisinin zıt taraflarında yaşamayı seçen Clare ve Irene, zamanla birbirlerini kendi dünyalarına çekecektir. Tessa Thompson ve Alexander Skarsgård‘ın bulunduğu The Passing, 10 Kasım’da Netflix’te gösterime girecektir.

Last Night in Soho

Londra’da yaşayan genç bir kadın olan Sandy‘nin en büyük tutkusu modadır. Tasarımcı olarak yeteneklerinin dışında Sandy, zamanda yolculuk edebilmektedir. Bir gün kendisini 1960’ların Londra’sında bulan Sandy, burada hayranı olduğu şarkıcı Jack ile tanışır. Ancak Sandy çok geçmeden 1960’ların Londrası’nın hiç de göründüğü gibi olmadığını fark edecektir. Thomasin McKenzie, Anya Taylor-Joy, Matt Smith ve geçen sene vefat eden Diana Rigg oyuncu kadrosunda. Edgar Wright‘ın korku ve gerilim türüne sahip bu filmi 12 Kasım’da ülkemizde vizyona girecektir.

Spencer

90’larda Noel zamanı Kraliyet ailesiyle birlikte İngiltere’deki Sandringham malikanesinde tatil yapan Prenses Diana’nın, Prens Charles’dan boşanmaya karar verdiği dönemi izleyeceğiz. Bu filmle de Kraliyet ailesinin bu hafta sonuna misafir olmuş olacağız. Kristen Stewart’ın en iyi oyunculuğuna da bu filmle şahitlik yapacağız. Kraliçelikten dahi vazgeçmeyi göz alan Prenses Diana, boşandıktan 1 yıl sonra üzücü bir şekilde vefat etmiştir. 12 Kasım’da ülkemizde vizyona girecektir.

Belfast

Belfast, 1960’ların sonunda çalkantılı olaylar yaşayan bir çocuk ve işçi sınıfı ailesinin hayatına odaklanmaktadır. Oyuncu kadrosunda Judi Dench, Caitriona Balfe, Jamie Dornan ,Ciarán Hinds bulunmaktadır. 12 Kasım’da ülkemizde vizyona girecektir.

Red Notice

Dünyanın en çok aranan sanat eseri hırsızı ve onun peşindeki FBI profil uzmanı, daima bir adım önde olan kurnaz bir soyguncuyu yakalamak için gönülsüzce suç ortağı olacaktır. Yaşanan bir dizi olayın ardından bu üçlü kendilerini dünyanın dört bir yanındaki tenha bir hapishanede, bir dans pistinde, ormanda ve hepsinden de kötüsü birbirlerinin çalıştıkları şirketlerde bulacaktır. Çoğunlukla aynı filmlerde rol alan Dwayne Johnson, Ryan Reynolds ve Gal Gadot, Red Notice için bir araya geliyor. 12 Kasım’da Netflix’te gösterime girecektir.


Beklediğiniz filmleri bizimle de paylaşmayı unutmayın.

Kill Bill’in İlham Aldığı Filmler

Kill Bill’i yazmak yaklaşık 6 yıl sürmüştür ve senaryosu 220 sayfadan oluşmaktadır. Tek film olarak planlanıp, stüdyonun ısrarı üzerine 2 kısma bölünmüştür. Kill Bill; korku, western, samuray filmlerine sayısız referans içerir. Bunlardan en bilindik olanları; Blade Runner, Star Wars: Episode V, Once Upon a Time in the West, The Good, The Bad and the Ugly. Quentin Tarantino’nun farklı çekimleri, sahneleri, diyalogları, müzikleri, kostümleri, dövüşleri ve ölümleri hangi filmlerden ilham aldığını sizler için listeledik. Belirtmeden geçmek istemediğimiz bir kısım da Kill Bill filmleri sayısız referans içerdiğinden dolayı bu listeye hepsini yazmak zor olurdu. O yüzden içlerinden bazılarını seçtik.

Samurai Fiction (1998)

300 yıl önce, Kazamatsuri tarafından değerli bir kılıç çalınır. Bu kılıç, klan için tarihi ve sembolik değeri paha biçilemez olan kılıçtır. Lord’un küçük oğlu ve danışmanı olan Heishiro, klanı utançtan veya olası bir ölümden korumak için kılıcı almak için yola koyulur. Heishiro’ya bu macerada arkadaşları olan Shintaro ve Tadasuke eşlik eder. Tabii bu macerada yalnız değillerdir. Onları da klanın ninjaları takip etmektedir. Kazamatsuri, bir süre sonra Heishiro’yu yaralayıp arkadaşlarından birini öldürür. Bu saatten sonra genç oğlan, kılıçtan çok intikam almak isteyecektir. Bu olaylar olurken yaşlı samuray, Heishiro’yu Kamazatsuri ile savaşmaktan caydırmaya çalışır, ancak kendisi de yavaş yavaş çatışmaya çekilecektir. Kill Bill için refanslarına bakacak olursak filmin afişine bakmak yetiyor. Ayrıca Tarantino, Hoteis’in ünlü enstrümantal parçası olan “Shin Jingi Naki Tatakai”yi Kill Bill Vol 1 (Battle Without Honor Or Humanity) için kullanmıştır. Hotei, Samuray Fiction’da Kazamatsuri’yi oynayan ve film müziğini besteleyen kişidir.

Lady Snowblood (1973)

Japonya karışık bir dönemin içindeyken Yuki‘nin babası öğretmen olarak kasabaya gelir. Kasabanın yerel çetesi tarafından babası katledilir. Annesi ise tecavüze uğrar. Yuki’nin annesi bu yerel çetenin bir elemanını öldürerek hapishaneye düşer. Kendisinin ve kocasının intikamını alması için hamile kalması gerekmektedir. Böylece doğacak çocuğu kanlarını yerde bırakmayacaktır. Bunun için hapishanedeki tüm erkeklerle yatması gerekecektir. 9 ay sonra bir kız çocuğu dünyaya gelir. Yuki’yi doğurduktan bir süre sonra vefat eder. Yuki (Meiko Kaji) hapisten çıkar ve budist bir rahip tarafından yetiştirilir. Her türlü dövüş tekniğini öğrenerek ailesinin katillerinin peşine düşer. Saf intikam duygularına dayanan bu film; intikam için doğan Yuki’nin hikâyesidir. Kill Bill refansları ise Quentin Tarantino’nun Kill Bill filmindeki O-Ren Ishii karakterini bu filmden esinlenerek yarattığı söylenir. Eğer filmi izlerseniz 2 karakter arasında büyük benzerlikler olduğunu fark edeceksiniz. Kill Bill: Vol.1 Soundtrack’inde Meiko Kaji’nin söylediği The Flower of Carnage parçası bulunur. Filmde, The Bride’ın O-Ren Ishii’yi öldürdükten sonra bu şarkı çalar. Kill Bill: Vol.2 Soundtrack’inde de Meiko Kaji’nin söylediği Urami Bushi parçası bulunur. Bu şarkı da film bittiğinde çalar.

Shogun Assassin (1980)

Uzun yıllar önce, Shogun‘una onurlu bir şekilde hizmet eden büyük bir samuray savaşçısı vardı. Ancak Shogun giderek bunaklaşıp paranoyak olan biridir. Shogun, kendi yönetimine karşı gelebilecek herkesi yok etmeye çalışır. Bu yüzden ninja casuslarını samurayın evine gönderir. Ninjalar samurayı öldürmeyi başaramazlar ama onun yerine karısını öldürürler. Samuray, sevgili karısının ölümünden itibaren Shogun’u aramaya ve intikam almaya şerefi üzerine yemin eder. Kill Bill: Vol 2’de, Beatrix Kiddo ve dört yaşındaki kızı bu filmi uyku vakti hikayesi olarak izlerler.

The Bride Wore Black (1968)

Truffaut’nun hayranı olduğu ve Hitchcock’un da eserlerini sık sık sinemaya uyarladığı bir yazar olan William Irish’in romanından beyazperdeye aktarılmıştır. Nişanlısı beş adam tarafından vahşice öldürülen Julie’nin intikam hikayesini anlatır. Katilleri tek tek öldürmek için yemin eder ve bunun için ölüm listesi hazırlar. Filmin müzikleri Hitchcock müdavimi olan Bernard Herrmann’a aittir. İntikam türünün en iyilerinden biri olarak görülmektedir. Kill Bill’de de benzer bir konu işlenir; ancak Tarantino, Truffaut’nun filminden haberdar olduğunu fakat onu hiç izlemediğini belirtmiştir.

Thriller – A Cruel Picture (1973)

Sessiz bir kız olan Madeleine, çocukken cinsel saldırıya uğrar ve yaşadığı travmadan dilsiz kalır. Büyüdüğünde ise, kendisini eroin bağımlısı yapan Tony adlı bir adamın arabasına biner ve hayatının ikinci şokunu yaşar. Artık Tony’nin şahsi malı olmuştur. Madeleine’nin kaçırıldığını gizlemek için Tony, kızın ailesine nefret içerikli mektuplar yazmaya başlar. Bir süre sonra Madeleine müşterinin tekini kabul etmediği için bir gözünü kaybeder. Bir süre sonra bu olanlar canına tak eder. Bu bataklıktan kaçıp, intikam almak için para biriktirmeye başlar. Tabii bunun yanı sıra sürüş, dövüş ve silah kullanma dersleri alır. Kill Bill filmindeki Elle Driver karakteri bu filmden esinlenmiştir.

Battle Royale (2000)

2000 yılından sonra Japonya’da, hükümetin gençlerin neden olduğu şiddet eylemlerinden dolayı onlara güvenini ve inancını kaybetmiştir. Verdikleri zararlardan dolayı onlardan korkmaya başlarlar. Çözüm olarak “BR” (Batoru Rowaiaru) yasası çıkartırılır. “Battle Royale” kanunlarına göre her yıl ülke içinden rastgele bir lise sınıfı seçilir ve bu sınıfın öğrencileri yerini yine hükümetten kimsenin bilmediği bir adaya götürülür. Sınıf arkadaşı olan 42 genç, hayatta kalmak için birbirlerini acımasızca öldürmeye başlar. Quentin Tarantino, 2009 yılında verdiği bir röportajda Battle Royale’ı son 20 yılda izlediği en iyi film ve en sevdiği film olarak belirtmiştir. Kill Bill filmindeki Gogo Yubari karakteri bu film sayesinde yaratılmıştır.

Navajo Joe (1966)

Navajo yerlisi olan Joe’nun kabilesi, haydutlar tarafından katledilir. Joe, yaşananların intikamını almaya yemin eder ve bu yüzden vakit kaybetmeden harekete geçer. Haydutlar bu kez de trende bulunan para kasasının peşindedir. Tek başına haydutların peşine düşen Joe, kabilesine yapılanların intikamını almak için zorlu bir mücadeleye girişecektir. Navajo Joe’nun müziği Kill Bill Vol2’de birçok sahnede çalmıştır. The Bride ve Elle dövüşünden hemen önce, Bill bahçeye çıktığında ve araba açılış sahnesinde.

Efsane Bruce Lee’nin ölmeden önceki son filmi olan Game of Death‘i hepimiz duymuşuzdur. Film çekimleri devam ederken Bruce Lee vefat eder. Film çekimleri yarım kaldığından dolayı başka bir yönetmen tamamlamaya çalışır. Senaryoyu değiştirir ve ortaya orijinalinden daha farklı bir film çıkar. O yüzden filmi tanıtmak yerine sadece The Bride’ın Bruce Lee’nin meşhur sarı kostümü ile benzer bir kostüm giydiğini belirteceğim.

Listemizin sonuna geldik. Kill Bill hakkında düşüncelerinizi paylaşmayı unutmayın.

Dune: Büyük Beklentiler

Yılın en çok beklenen filmlerinden biri şüphesiz Frank Herbert‘ın katmanlarla dolu Dune kitabının uyarlamasıydı. Paul‘den yola çıkarak yepyeni bir evrenin her bir detayına dokunarak kusursuzca inşa edilmiş, bu evrene doğal olay örgüleri serpiştiren Dune, en güçlü bilim-kurgu serilerinden biri olarak muhteşem bir potansiyel taşıyordu. Sinema uyarlamasının başarılı yönetmen Denis Villeneuve‘e emanet olması ve sonrasında filmin göz alıcı kadrosuyla tanışmamız da filmin önemini katbekat arttırmıştı.

Ve o gün geldi

Dune’u sinema perdesinde gördüğünüzde gerçekten de önemli bir film olduğunu hissediyorsunuz. Görkemli, kaskatı ve kesinlikle sinemada izlenmesi gereken bir eser. Film ile ilgili edindiğim ilk izlenim bu yönde.

Filmin en güçlü yanlarından biri görselliği. Okurken zihninizde canlanan her şey tüm gerçekliği ile önünüze serildiğinde ürpermemek imkansız. Olanca sonsuzluğu ile sizi yutacakmış gibi uzanan baharat kokulu çöl, bu gezegende işlerin dönmesini sağlayan o görkemli makinalar… Ve hepsi çok iyi bir sinematografiyle şekillenmiş, bir şiir gibi sunuluyor. Bir zamanlar zihninizde misafirlik etmiş karakterler karşınızda gözlerini size dikmiş, oradan oraya hareket ediyor. Kitap satırlarında okuduğunuz o kelimelerin ağızlarından döküldüğünü işitiyorsunuz. Herkesi ve her şeyi tanıyorsunuz. Hiçbir şey eğreti değil, daha önce de buradaydınız.

Filmi ritim olarak çöldeki kumların hareketlerine benzetiyorum. Kimi zaman yavaş ve akışkan bir hareketi var. Sahneler birbirinin elini tutarak nazikçe geçiyor. Kimi zaman ise çöl fırtınaları gibi, düzensiz ve daha dağınık halde, sanki üst üste göz kırpıyorsunuz gibi hissettiriyor.

Dune, altından kalkması güç bir seri. Çok büyük bir resme baktığınızı düşünün. Paul’e bakıyorsunuz, biraz daha uzaktan bakarsanız Paul, bu dev resimde çöl kumu kadar küçücük kalıyor. Dune, çok büyük bir resim. Her yeni kitapla daha geniş bakıyor ve kazandığınız bu yeni perspektifle şok oluyorsunuz. Villeneuve’ün uyarlaması ise muhteşem çizilmiş bir resim gibi. Girinti ve çıkıntılarıyla, figürleri ve renkleriyle kusursuz. Çok geniş bir resim değil ancak gördüğünüz her şey büyüleyici. Elbette henüz sadece temellerin atıldığı ilk film için doğru bir beklenti olmayabilir, yine de ben biraz daha geniş bir perspektifin yansıtıldığını görmek isterdim.

Kitapta beni günlerce düşündüren, suyun Arrakis için ne kadar önemli olduğu meselesine daha çok değinilmesini, bunun beni bir kez daha dehşete düşürmesini çok isterdim. Filmde daha gölgede kalan bir konu olmuş. Bunun dışında bazı karakterlere kitaptaki kadar derinleşmemiş, önemi olduğunu düşündüğüm bazı sahnelere yer verilmemiş. Ancak filmin süresi de göz önüne alındığında su meselesi gibi üzerinde durduğum bir konu olmadı. Sadece su ile ilgili seyirciye tam anlamıyla geçebilecek ufak tefek birkaç detay filmi benim gözümde mükemmele taşıyabilirdi. Dune, olabilecek en iyi uyarlama olmaya çok yakın, çağımızın en önemli filmlerinden biri.

Kadronun ne kadar iyi olduğuna değinmeden geçmek de olmaz. Karakterlerin portreleri tam da olması gerektiği gibi yansıtılmış. Özellikle havada süzülen tehditkar ve tehlikeli cüssesiyle Baron’un tasvir edilişine bayıldım. Herkes o kadar yerinde ki tek tek değinmeye gerek bile yok.

Kitabı okumadan izlemeli miyiz?

Bu soru, sinema salonundayken de sürekli düşündüğüm, cevabından asla emin olamadığım bir soruydu. Kitabı okumamış olsaydım bu filmi sever miydim? Ve daha da önemlisi anlayabilir miydim? Seriye hakim olduğum için, bir sonraki sahnede ne olacağını, ufak tefek detayların ne anlama geldiğini bildiğim için bana kesinlikle hitap ediyordu. Öte yandan filmi izledikten sonra kitapları okumak istediğini söyleyen çok kişiye denk geldim. Cevabım; okumamış olsaydım da Dune’u sinemada deneyimleme şansını kesinlikle kaçırmazdım yönünde oldu.

Son olarak

Eksikleri ve fazlasını bu denli titiz tartmamın tek sebebi Dune evrenini çok fazla seviyor olmam sadece. Dune, perdeye en yakışır şekliyle uyarlanmış nefis bir film. Hatta bunu Imax’te izlemiş olmak hala hayal gibi geliyor. Dune’u sinemada görecek kadar şanslı olduğum, daha çok kişiye yayıldığını, üzerine konuşulduğunu duyduğum için tarifsiz bir mutluluk yaşıyorum. Sizler de duygularınızı bizlerle paylaşmayı unutmayın!