Dark Souls Hikayeleri| Astora’lı Solaire ve Güneş

Karanlığın ve umutsuzluğun içinde otururken, duyabildiğiniz tek şey Undead Asylum’un köhne zeminini döven su damlalarının sesidir. Buna farelerin ciyaklamaları ve oradan buradan yükselen ölülerin bilinçsiz inildemeleri karışır. Ki tüm bunlara havadaki çürümüşlük kokusu da eklendiğinde, hücrenin bir köşesinde sinmiş olan size daha fazla karanlık ve umutsuzluğun eşlik etmesine sebep olur sadece. Orada bir fare gibi kapana kısılmış otururken, Undead Asylum’da sinsice oradan oraya koşturan fareler bile sizden daha özgürdür. O hücrede diğer her şey gibi çürümekten başka şansınız yoktur.  

1.FAZ: DAVETSİZ BİR MİSAFİR

Hücrenin tam ortasına pat diye düşen ağır bir şey yerinizden sıçramanıza sebep olur. Hücrenin olağanüstü sakinliğini, tüm dünyanın durduğunu düşündüren durağanlığını bölen bu patırtının ne olduğunu anlama çabasıyla etrafa bakınırsınız. İşte orada, yerde sere serpe yatan şey üzerinde hücrenin anahtarı bulunan bir cesettir. Hücrenin duvarlarındaki karanlığın rahatsız edilmesine sebep olan ve ışığa bulayan güneşin geldiği yönü takip ettiğinizde başınızı yukarı kaldırır ve çatıdan size bakmakta olan bir silüetle karşılaşırsınız.  

Lordran’da zorlu bir mücadelenin ardından kan ter içinde Solaire ile karşılaştığınızda varlığı sanki yangının ortasındaki bir çiğ tanesi gibi hissettirir. Havadaki tüm pis kokulu ağırlık bir anda üzerinizden kalkmışçasına rahat bir soluk aldığınızı hissedersiniz.

Solaire isimli bu adam, orada öylece dikilmiş sanki güneşin bulutları nazikçe kenara iteleyen keskin ışıkları gözlerini hiç rahatsız etmiyormuş gibi bir an olsun başka yere bakmadan güneşi izlemektedir. Sanki bir anlığına gözlerini ayırsa güneş gökyüzündeki yerini terkedecekmiş gibi bir özlemle bakmaktadır ona. Yüzünün yerinde güneş ışınlarını elinin tersiyle yansıtan miğferi vardır ve üzerindeki güneş desenli zırhı da olukça ilgi çekicidir. Konuştuğunda bu umutsuzluğun diyarına tamamen tezat, sesinde titreşip duran bir neşeyle konuştuğunu farkedersiniz, cümlelerini takip eden çocuksu kıkırdamasıyla bu adam, sizi şaşırtacak denli arkadaş canlısıdır.

2.FAZ: ÇOK YAKIN AMA ÇOK UZAK BİR AMAÇ

Solaire’in tam karşısında duran fakat yine de elini uzatıp bir türlü dokunamadığı bir amacı vardır, güneşi bulmak. Solaire iç içe geçmiş, bir örümceğin kıl gibi bacaklarıyla ustaca ördüğü bu sımsıkı karanlıkta güneşi arıyordur. Ve inancı göz kırpmadan güneşe bakmaktan daha kör edicidir.

İlk karşılaştığınız andan itibaren, aradığı şeyin adeta çamura bulanmış bu evrende ne kadar zayıf, ne kadar titrek bir şey olduğunu farketmek ona karşı bir burukluk hissinin tohumlarını atar içinize. Sanki kör bir adamın elleriyle havayı yoklaması, uzanıp avuçlarını kapattığında ellerinin bomboş kalması gibidir. Solaire, özlemle gittikçe ağırlaşan havayı ellerinin arasında tutmaya çalışır.

Solaire’i arkanızda bırakıp uzaklaşırken, o orada dikilir, arkasına düşen gölgesi ayaklarının altında dalgalanmaya devam eder, hüzmeler halinde yeryüzüne dökülen güneş ışıklarıyla yıkanıyor gibi görünür. Zırhına damla damla akan güneş ışığının altında orada öylece ufku seyreder ve sanki çok olağan bir şeymiş gibi sevgili güneşini nasıl bulacağına dair düşüncelere dalıp çıkar.

Bilmediğimiz bir şey vardır ki yürüdüğümüz patikalarda, adım attıkça havaya toz kaldırdığımız taş yollarda aslında Solaire’in ayak izlerini takip ederiz. Gittiğimiz her yerde, zırhında dans eden alevlerin yansımaları, en içten tavırları eşliğinde bizi karşılar. En zorlayıcı düşmanlarımıza karşı bir an bile göz kırpmadan, tereddütü andıracak en ufak bir soluk bile almadan yanımızda savaşır. Onu kendisinin güneş olduğu yanılsamasıyla kafasının karışmasından ötürü suçlayamayız, çünkü o gerçekten de yoğun bir karanlığı delen güneş gibidir.

Solaire… Undead Asylum’dan kaçmayı başaran bir diğer kişi… Umutsuzluğun sağır edici sessizliğini zırhının şıkırtılarıyla bölen bir şövalye… Kaderlerimiz çok uzak değil…

3. FAZ: DÜŞMÜŞ BİR LORD

Gwyn’in üç çocuğu vardı, Gwynevere ve sahte güneşi yaratan Gwyndolin. Üçüncü çocuk ise hakkında çok bir şey bilmediğimiz, adeta toprakla üzeri örtülmüş, bilinmeyene doğru sürgün edilmiş.

Bu adı bile anılmayan çocuğun bir savaş lordu olduğu anlatılır. Ancak yaptığı bir hatadan dolayı Gwyn’in öfkesiyle kavrulmuş, ona dair her şey yakılıp yıkılmış, lordluğunu da kaybeden savaş lordu, unutulmaya terk edilmiş.

Bu yerinden edilmiş, düşmüş Lord’dan geriye tek bir heykel kalmıştır, tüm yalnızlığıyla kucağında bebeğini taşıyan bir anne heykeli. Annesinin kollarının arasındaki bebek ise Straight Sunlight Sword taşımaktadır, Solaire’ın aynısını taşıdığı bu kılıç hiç de yabancı değildir. Bu noktada zihnimizde serbestçe gezinen düğümler birbirine bağlanıp sıkılaşır, tüm ihtimaller bize bu kanatsız savaş lordunun, Kül Lordu Gwyn’in kayıp üçüncü çocuğunun Solaire olduğunu işaret etmektedir.

4. FAZ: SEVGİLİ GÜNEŞİM

Solaire, gözlerinin Lost Izalith isimli bu unutulmuş diyarda karanlıkla boyandığını hissediyordu. Sanki her şeye bulaşan bu karanlık, üstündeki zırha bulaşıyor, ayaklarına yapışıyor ve adımlarını bir bataklıkta atarcasına güçleştiriyordu.

Bir zamanlar Solaire’in her yanı aydınlatmaya yetecek umudu, bir mum ışığı gibi titrekleşmişti. Zihninin aralık penceresinden içeri sızacak bir rüzgar bu mumu söndürmeye yeterdi. Neden… Tüm bu arayışına rağmen onu bulamamıştı… Neden sevgili güneşinin rehberliği onu dizlerinin bağını çözen bu korkunç yere getirmişti…

Solaire düşüncelerinin aklında oradan oraya uçuşan yarasalar gibi kontrol edilemez olduğunu hissetti. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Karanlıktı… Nefes alıp her şeyi yutan bir karanlık. Başarısızlığı omuzlarında gittikçe ağırlaşıyordu, zavallı Solaire ise bu ağırlığın altında gittikçe eziliyordu.

Birden bir şeyin farkına vardı ve bu yeni farkındalık içinde taptaze bir güneş gibi doğdu. Belki de Güneş bunca zamandır aslında kendisiydi. Buruk bir sevincin damarlarında akmaya başladığını hissetti Solaire… Ağzından dökülen kelimeler ise bu yerin hastalığını barındırıyordu içinde.

”Sonunda buldum onu… Buldum… Kendi güneşimi… Güneş benim! Başardım… Yaptım, başardım…”

Ve Solaire gözlerimizin önünde aklını kaybediyor, Lost Izalith’in karanlığına yenik düşüyor. Kılıcımızın bir dokunuşuyla da, ölüm onu bir daha güneşi görememek üzere kuzgun karası kanatlarının altına alıyor.

”Çok karanlık… Güneşim batıyor…”

5. FAZ: BİR ŞÖVALYENİN ÖDÜLÜ

Solaire’in ölümü ile birlikte, onun ruhuna da sahip oluyoruz. Onunla son kez omuz omuza vererek Gywn’e karşı mücadele edebilirsiniz. Gwyn öldüğünde ise kehanet Solaire için de gerçekleşmiş oluyor. Güneş, semada tüm parıltısıyla yükseliyor ve karanlığın izlerini temizliyor her yandan.

Bu kadar büyük bir şövalye için küçücük bir ödül sadece.

Dark Souls Hikayeleri| Astora’lı Solaire ve Güneş” üzerine 3 yorum

  1. 3. FAZ: DÜŞMÜŞ BİR LORD
    “Annesinin kollarının arasındaki bebek ise Straight Sunlight Sword taşımaktadır, Solaire’ın aynısını taşıdığı bu kılıç hiç de yabancı değildir.”
    Taşımamaktadır, hiç alakası yok.

    “tüm ihtimaller bize bu kanatsız savaş lordunun, Kül Lordu Gwyn’in kayıp üçüncü çocuğunun Solaire olduğunu işaret etmektedir.”
    Etmemektedir çünkü 3. oyunla birlikte tarih oldu bunlar. Gwyn’in kayıp çocuğu Nameless King’dir.

Bir Cevap Yazın