Elden Ring: Oynadığım En İyi Oyunlardan Biri

Yıllardır heyecanla beklediğimiz Elden Ring sonunda çıktı. 90 saatten fazla oynayıp büyük boss’ların hepsini kesip oyunu bitirdim. Hala daha keşfedeceğim yeni mekanlar var. Oynamaya devam etmeden önce, tartışmalara neden olan oyun gerçekten ne kadar iyi gelin birlikte inceleyelim. Hidetaka Miyazaki ve George R. R. Martin bakalım nasıl bir dünya kurgulamış?

Gerçekten Harika Bir Oyun Mu?

Elden Ring’in güzel bir oyun olması beklenilen bir şeydi de oyun sektörüne bu kadar güçlü bir darbe vurmasını kimsenin beklediğini sanmıyorum. Sekiro’yu tam sevemesem de diğer Souls oyunlarını çok severim, Elden Ring ise cidden bambaşka bir oyun. Soulsların açık dünya versiyonu diyerek açıklanabilecek bir şey değil. Elden Ring, Far Cry 3’ten beri 10 senedir oturmuş bir açık dünya formülünü korkusuzca yok sayarak kendi yolunu çiziyor. 2017’de çıkan The Legend of Zelda: Breath of the Wild’ın yenilikçi ve keşfe dayalı açık dünyasıyla Souls oyunlarının formülünü muhteşem bir ahenkle birleştiriyor. Üstelik bunu yaparken kendi Souls oyunlarındaki formülünü de mükemmelleştirerek yapıyor. From Software şimdiye kadar aldığı tüm dersleri tek bir oyunda birleştirmiş.

Diğer açık dünya oyunları gibi oyun başında kocaman haritayı önünüze atıp sizi korkutmak yerine haritayı siz keşfettikçe genişletiyor. Büyük bir merakla hep daha ileriye gidip harita ne kadar büyüyecek diye heyecanlanıyorsunuz. Daha fazla keşfettikçe de yeni eşyalarla ödüllendiriliyorsunuz. Hiçbir yerde görev işareti yok, 5 saat süren sıkıcı prologue kısımları yok. Her şeyi kendiniz gidip bulmalısınız. Bulduklarınız ve bulamadıklarınız tamamen sizin deneyiminizin bir parçası oluyor, herkes kendine özel bir deneyim yaşıyor. Herkesin ilerleme sırası da keşfettikleri de birbirinden farklı. Özellikle ilk 20 saatte bütün arkadaşlarım birbirinden farklı şekilde ilerliyordu. Kimse aynı rotayı izlemiyordu. İnsanlar kendi macerasını kendisi yaratabiliyor. Böylece diğer açık dünya oyunlarındaki gibi yapılacaklar listesine tik atmaktan kurtulup tehlikelerle dolu devasa haritada doğal bir keşif hissi yaratıyor. Tahmin edebileceğiniz üzere oynarken aldığım tat bazı noktalardan da The Elder Scrolls V: Skyrim’e benziyordu.

Elden Ring ile From Software’in aldığı risk çok fazla. Çünkü kendi yarattıkları Souls formülü tamamen çizgisel temellere sahipti. Oyunun risk yönetimi yapmak zorunda bırakan yapısı tamamen tek bir yönde ilerlemek zorunda olmasından kaynaklanıyordu. Ölüm mekaniği, checkpoint sistemi, çaresizlik baskısının yarattığı stres ve oyunun yaşattığı tüm deneyim tamamen daha çizgisel yapıya bağlıydı. Açık Dünya’ya çevirirken bu sistemi mahvetmeden Souls-like türüne evrim geçirtmeleri gerçekten takdire şayan.

İçine Hapseden Devasa Bir Dünya

Souls oyunları, Berserk’ten bolca ilham alır. Elden Ring de benzer tarz tasarımda muhteşem gözüken bir evren kurmuş. Korkunç derecede detaylı mekanlar maceralarımıza ev sahipliği yapıyor. Bazı yerler birbirine benzese de kaleleri, tapınakları, mağaraları ve mezarlıkları gezmeye doyamadım. Oyunun sanat dili oldukça büyüleyici. Doğrudan bir nesneye kitlenip direkt kaplama kalitesine bakarak grafikleri beğenmeyenleri de anlayabiliyorum. Oyun zaten üst seviye bir kaplama kalitesi sunmuyor, içine kolayca girebileceğiniz üst seviye bir atmosfer sunuyor. Oyun kaplama kalitesine değil, genel atmosfere odaklanmış. Tıpkı The Legend of Zelda: BOTW oyunu gibi. Oyunun kendine has olan görsel stiliyle devasa kaleleri, sisli dağları, tuzaklarla dolu mezarlıkları ve gizemli patikaları görmek oldukça etkileyiciydi. Oyunu saatlerce oynamamın sonunda yorulmama rağmen dünyasına hapsolduğum için çıkamıyordum.

Boss’lar harika bir şekilde özenilerek tasarlanılmış. Hem aksiyon pattern’lerine hem de görsel tasarımlarına bayıldım. Bazı boss’ların animasyonlarına da şaşırmamak elde değil. Özellikle her büyük bir boss’un yarattığı gerilim kendine özel oluyor.

Malekith ve Malenia’ favori boss’larım oldu. Hem zorluklarıyla yaşattıkları mücadele hissini sevdim; hem de detaylı savaş atmosferiyle yarattıkları gerginliği sevdim.

Elden Ring’in Enfes Aksiyonu

Souls oyunlarından eskiden uzak duruyordum, zorluğu beni üşendiriyordu. Oyunsuz kaldığım 2014’lü yıllarda aksiyon oyunu oynamak istiyordum. Karşıma her zaman Dark Souls çıkıyordu. En iyi 10 oyun listelerine bakıp duruyordum, her seferinde listede görüyordum. Dayanamayıp başladım ve oyunun aksiyonu aklımı başımdan aldı. Elden Ring, Dark Souls serisine göre savaş mekaniklerini daha da derinleştirip güzelleştirmiş. Zaten Souls’larda her silahın farklı bir hissiyatı ve deneyimi vardır. Yüzlerce silahın ayrı animasyonu ve kendine özel stili vardır. Animasyonları en baştan yapmamak adına Dark Souls 3’ten almışlar, aynı animasyonları yapmakla vakit kaybetmek yerine oyunun başka yönlerine odaklanmışlar. Hitbox’lar kusursuz derecede ince ince ayarlanmış. Bazen bir piksel farkla bile saldırıdan kaçınabiliyorsunuz. Zıplama mekaniği de Dark Souls’lara göre savaşlara yeni bir boyut kazandırıyor, bazı saldırılardan zıplayarak kaçınabiliyorsunuz. Bu sayede boss’ların saldırıları daha da çeşitlendirilmiş.

Mananızı harcayarak yardımcı ruhlar çağırabiliyoruz. Bu ruhları haritanın çeşitli yerlerinde buluyoruz, ardından sevdiğimiz ruhu güçlendirebiliyoruz. Belirli bölgelerde ve savaşlarda zili sallayıp ruh çağırabiliyoruz. Mimic bulursanız kendinizden bir tane daha yaratmış oluyorsunuz, savaşın seyrini değiştirebiliyor. Silahlara eklenen Ashes of War yeteneklerini de sevdim, sık sık kullandım. Çeşitli zor durumlardan kurtulmamı sağladı. Torrent adında at ve keçi karışımı bineğimiz de aksiyona yeni bir soluk getiriyor. Aynı zamanda haritayı keşfetmemizi kolaylaştırıyor. Souls’lara göre oyuna stealth mekaniği de eklenmiş. Özellikle oyun başlarında çok yardımı dokundu.

Hikaye’de Can Sıkıcı Yerler

Hikaye hakkında spoiler’dan kaçınmak isterseniz burayı atlayabilirsiniz. Hikayenin sevmediğim birkaç kısmı var. Geniş ve zengin bir arka plan hikayesi varmış gibi davransa da oyunun aslında hikayesi biraz küçük. Birçok isim geçiyor ama sonrasında birçok karakterin aynı kişi olduğunu öğreniyorsunuz. Bazılarının birden fazla ismi varmış. Sandığınızdan daha az karakterin hikayeye dahil olduğunu öğrenmek biraz hayal kırıklığı oluyor. Hikayenin birkaç karakter etrafında dolanması dışında beğenmediğim bir yönü yok. Hikayenin derinliği ve karakterler hoşuma gitti.

Souls’ların hikaye sunumunu hem seviyorum hem de sevmiyorum. Satırlarca diyalog dinlemek zorunda kalmadan özgürce oynayabilmek hoşuma gidiyor. Hikayeyi takip etmek zorunda olmadan sadece oynayışa odaklanabiliyorum. Eğer ekstra ilgimi çekerse öyle hikayeye dikkat ediyorum. Sevmediğim kısım ise hikayeyi merak ettiğimde takip etmenin cidden zor olduğu. Elden Ring’de diğer Souls oyunlarına göre daha anlaşılır yapsalar da biraz daha anlaşılır yapabilirlerdi. Sekiro gibi standart oyunlardaki hikaye sunumu yapmalarına gerek yok elbette de biraz daha açık olabilirmiş.

Oyunun özellikle tema müziğine bayıldım. Müzikteki atmosferi iliklerime kadar hissettim. Boss’ların müzikleri de From Software’in eski oyunları gibi çok başarılı.

Başarıya Düşen Gölge

Oyunun gerçekten önemli optimizasyon sıkıntıları var. Önerilen ayarlarda oynayınca ani FPS düşüşleri azaldı. Daha stabil bir oynanış oldu. Yine de oyunun böyle çıkmaması gerekiyordu. Oyunun tüm güzelliklerine gölge düşürdü, keşke birkaç ay ertelenip öyle çıksaydı. Yakın zamanda büyük bir güncelleme yayınladılar, oyunun performansında çeşitli iyileştirmeler oldu. Oyun genel olarak daha güzel çalışıyor gibi gözüküyor. Umarım ileride daha da optimize ederler.

Oyunun optimizasyon dışında can sıkıcı bir eksiği de çok sevdiğim boss’ların bazılarını aşırı fazla tekrar kullanmaları oldu. Oyunun başında her köşede anlamlı ve farklı bir düşman görünce belki de ben biraz şımarmışımdır. Yine de bazı boss’ları bu kadar çok görmemiz gerekmezdi diye düşünüyorum.

Yeni Nesil Açık Dünya

Sıkıldığımız standart açık dünyaya yeni bir soluk beklerken ilk büyük adımın bir Souls-like oyunundan geleceğini hiç düşünmemişim. Yarattıkları Souls-like türünü, kendileri dışında ileriye taşıyabilen olmadı. Farklı yorumlayan birçok oyun çıktı ama türün yaratıcısı olan From Software çıtayı kendi kendine yukarı çıkardı. Oyun dünyasına mükemmel bir miras bıraktı, yeni nesil bir açık dünya formülü. Yüksek puanlarından ve yüksek satışlarından sonra tüm şirketlerin muhtemelen ilgisini çekmiştir. Artık çoğu yeni açık dünya oyunu, temelini Ubisoft oyunlarına dayandırmak yerine Elden Ring ve The Legend of Zelda: BOTW oyunlarına dayandıracağına inanıyorum.

Elden Ring, Dark Souls 4 değil. Kendine özgü yarattığı deneyim kesinlikle Dark Souls’tan çok farklı. Hatta sadece Dark Souls’tan değil, Breath of the Wild dışında tüm açık dünya oyunlarından çok farklı. Eğer denemek istiyorsanız oyunun zor olması gözünüzü korkutmasın, sabrederek her şeyi öğrendiğinizde tereyağından kıl çekmek gibi oluyor. Ölüyorum vakit kaybediyorum diye düşünmeyin, her öldüğünüzde aslında ilerliyorsunuz. Ölmek oyunun bir parçası. Oyunun başında bile sizi ölüme mahkum ediyor, yoksa hikaye ilerlemiyor. 3 dakikalık yeri çok fazla ölerek 10 dakika da geçtim gibi düşünmek de pek doğru değil, o bölge zaten 10 dakika olarak tasarlanmış demek. Öldükçe ders alıp tecrübeleneceksiniz ve daha az öleceksiniz. Bu arada aynı Boss’ta çok zaman harcadım gibi de hiç düşünmedim, diğer açık dünya oyunlarındaki gibi haritada gezip 100 tane aynı düşmanı öldüreceğime aklımda kalan özel bir karakterle uzun uzun savaşmak çok daha değerli geldi. Umarım yazıyı ve oyunu beğenmişsinizdir. Rise, Tarnished!

Yazar: Doğuş Nuh Kelleci

Dark Souls Hikayeleri| Astora’lı Solaire ve Güneş

Karanlığın ve umutsuzluğun içinde otururken, duyabildiğiniz tek şey Undead Asylum’un köhne zeminini döven su damlalarının sesidir. Buna farelerin ciyaklamaları ve oradan buradan yükselen ölülerin bilinçsiz inildemeleri karışır. Ki tüm bunlara havadaki çürümüşlük kokusu da eklendiğinde, hücrenin bir köşesinde sinmiş olan size daha fazla karanlık ve umutsuzluğun eşlik etmesine sebep olur sadece. Orada bir fare gibi kapana kısılmış otururken, Undead Asylum’da sinsice oradan oraya koşturan fareler bile sizden daha özgürdür. O hücrede diğer her şey gibi çürümekten başka şansınız yoktur.  

1.FAZ: DAVETSİZ BİR MİSAFİR

Hücrenin tam ortasına pat diye düşen ağır bir şey yerinizden sıçramanıza sebep olur. Hücrenin olağanüstü sakinliğini, tüm dünyanın durduğunu düşündüren durağanlığını bölen bu patırtının ne olduğunu anlama çabasıyla etrafa bakınırsınız. İşte orada, yerde sere serpe yatan şey üzerinde hücrenin anahtarı bulunan bir cesettir. Hücrenin duvarlarındaki karanlığın rahatsız edilmesine sebep olan ve ışığa bulayan güneşin geldiği yönü takip ettiğinizde başınızı yukarı kaldırır ve çatıdan size bakmakta olan bir silüetle karşılaşırsınız.  

Lordran’da zorlu bir mücadelenin ardından kan ter içinde Solaire ile karşılaştığınızda varlığı sanki yangının ortasındaki bir çiğ tanesi gibi hissettirir. Havadaki tüm pis kokulu ağırlık bir anda üzerinizden kalkmışçasına rahat bir soluk aldığınızı hissedersiniz.

Solaire isimli bu adam, orada öylece dikilmiş sanki güneşin bulutları nazikçe kenara iteleyen keskin ışıkları gözlerini hiç rahatsız etmiyormuş gibi bir an olsun başka yere bakmadan güneşi izlemektedir. Sanki bir anlığına gözlerini ayırsa güneş gökyüzündeki yerini terkedecekmiş gibi bir özlemle bakmaktadır ona. Yüzünün yerinde güneş ışınlarını elinin tersiyle yansıtan miğferi vardır ve üzerindeki güneş desenli zırhı da olukça ilgi çekicidir. Konuştuğunda bu umutsuzluğun diyarına tamamen tezat, sesinde titreşip duran bir neşeyle konuştuğunu farkedersiniz, cümlelerini takip eden çocuksu kıkırdamasıyla bu adam, sizi şaşırtacak denli arkadaş canlısıdır.

2.FAZ: ÇOK YAKIN AMA ÇOK UZAK BİR AMAÇ

Solaire’in tam karşısında duran fakat yine de elini uzatıp bir türlü dokunamadığı bir amacı vardır, güneşi bulmak. Solaire iç içe geçmiş, bir örümceğin kıl gibi bacaklarıyla ustaca ördüğü bu sımsıkı karanlıkta güneşi arıyordur. Ve inancı göz kırpmadan güneşe bakmaktan daha kör edicidir.

İlk karşılaştığınız andan itibaren, aradığı şeyin adeta çamura bulanmış bu evrende ne kadar zayıf, ne kadar titrek bir şey olduğunu farketmek ona karşı bir burukluk hissinin tohumlarını atar içinize. Sanki kör bir adamın elleriyle havayı yoklaması, uzanıp avuçlarını kapattığında ellerinin bomboş kalması gibidir. Solaire, özlemle gittikçe ağırlaşan havayı ellerinin arasında tutmaya çalışır.

Solaire’i arkanızda bırakıp uzaklaşırken, o orada dikilir, arkasına düşen gölgesi ayaklarının altında dalgalanmaya devam eder, hüzmeler halinde yeryüzüne dökülen güneş ışıklarıyla yıkanıyor gibi görünür. Zırhına damla damla akan güneş ışığının altında orada öylece ufku seyreder ve sanki çok olağan bir şeymiş gibi sevgili güneşini nasıl bulacağına dair düşüncelere dalıp çıkar.

Bilmediğimiz bir şey vardır ki yürüdüğümüz patikalarda, adım attıkça havaya toz kaldırdığımız taş yollarda aslında Solaire’in ayak izlerini takip ederiz. Gittiğimiz her yerde, zırhında dans eden alevlerin yansımaları, en içten tavırları eşliğinde bizi karşılar. En zorlayıcı düşmanlarımıza karşı bir an bile göz kırpmadan, tereddütü andıracak en ufak bir soluk bile almadan yanımızda savaşır. Onu kendisinin güneş olduğu yanılsamasıyla kafasının karışmasından ötürü suçlayamayız, çünkü o gerçekten de yoğun bir karanlığı delen güneş gibidir.

Solaire… Undead Asylum’dan kaçmayı başaran bir diğer kişi… Umutsuzluğun sağır edici sessizliğini zırhının şıkırtılarıyla bölen bir şövalye… Kaderlerimiz çok uzak değil…

3. FAZ: DÜŞMÜŞ BİR LORD

Gwyn’in üç çocuğu vardı, Gwynevere ve sahte güneşi yaratan Gwyndolin. Üçüncü çocuk ise hakkında çok bir şey bilmediğimiz, adeta toprakla üzeri örtülmüş, bilinmeyene doğru sürgün edilmiş.

Bu adı bile anılmayan çocuğun bir savaş lordu olduğu anlatılır. Ancak yaptığı bir hatadan dolayı Gwyn’in öfkesiyle kavrulmuş, ona dair her şey yakılıp yıkılmış, lordluğunu da kaybeden savaş lordu, unutulmaya terk edilmiş.

Bu yerinden edilmiş, düşmüş Lord’dan geriye tek bir heykel kalmıştır, tüm yalnızlığıyla kucağında bebeğini taşıyan bir anne heykeli. Annesinin kollarının arasındaki bebek ise Straight Sunlight Sword taşımaktadır, Solaire’ın aynısını taşıdığı bu kılıç hiç de yabancı değildir. Bu noktada zihnimizde serbestçe gezinen düğümler birbirine bağlanıp sıkılaşır, tüm ihtimaller bize bu kanatsız savaş lordunun, Kül Lordu Gwyn’in kayıp üçüncü çocuğunun Solaire olduğunu işaret etmektedir.

4. FAZ: SEVGİLİ GÜNEŞİM

Solaire, gözlerinin Lost Izalith isimli bu unutulmuş diyarda karanlıkla boyandığını hissediyordu. Sanki her şeye bulaşan bu karanlık, üstündeki zırha bulaşıyor, ayaklarına yapışıyor ve adımlarını bir bataklıkta atarcasına güçleştiriyordu.

Bir zamanlar Solaire’in her yanı aydınlatmaya yetecek umudu, bir mum ışığı gibi titrekleşmişti. Zihninin aralık penceresinden içeri sızacak bir rüzgar bu mumu söndürmeye yeterdi. Neden… Tüm bu arayışına rağmen onu bulamamıştı… Neden sevgili güneşinin rehberliği onu dizlerinin bağını çözen bu korkunç yere getirmişti…

Solaire düşüncelerinin aklında oradan oraya uçuşan yarasalar gibi kontrol edilemez olduğunu hissetti. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Karanlıktı… Nefes alıp her şeyi yutan bir karanlık. Başarısızlığı omuzlarında gittikçe ağırlaşıyordu, zavallı Solaire ise bu ağırlığın altında gittikçe eziliyordu.

Birden bir şeyin farkına vardı ve bu yeni farkındalık içinde taptaze bir güneş gibi doğdu. Belki de Güneş bunca zamandır aslında kendisiydi. Buruk bir sevincin damarlarında akmaya başladığını hissetti Solaire… Ağzından dökülen kelimeler ise bu yerin hastalığını barındırıyordu içinde.

”Sonunda buldum onu… Buldum… Kendi güneşimi… Güneş benim! Başardım… Yaptım, başardım…”

Ve Solaire gözlerimizin önünde aklını kaybediyor, Lost Izalith’in karanlığına yenik düşüyor. Kılıcımızın bir dokunuşuyla da, ölüm onu bir daha güneşi görememek üzere kuzgun karası kanatlarının altına alıyor.

”Çok karanlık… Güneşim batıyor…”

5. FAZ: BİR ŞÖVALYENİN ÖDÜLÜ

Solaire’in ölümü ile birlikte, onun ruhuna da sahip oluyoruz. Onunla son kez omuz omuza vererek Gywn’e karşı mücadele edebilirsiniz. Gwyn öldüğünde ise kehanet Solaire için de gerçekleşmiş oluyor. Güneş, semada tüm parıltısıyla yükseliyor ve karanlığın izlerini temizliyor her yandan.

Bu kadar büyük bir şövalye için küçücük bir ödül sadece.

Dark Souls Oynamalı mıyız?

Karanlıktan aydınlığa meşale taşımak için binbir düşmanla çarpışırken; emekleye emekleye maceranın sonuna varıp tırnaklarınızı kazıyarak kazandığınız zaferin tatminliği yaşamak istemez misiniz?

Dark Souls’a uzaktan bakıldığında zor bir oyundan fazlası gibi durmadığını biliyorum. Ben de zaten bu sebeple uzak durmaya çalıştım, ancak yakın bir arkadaşım elimden tutup çekiştirince bu evrene girmek zorunda kaldım. Dark Fantasy atmosferiyle, zorlu bosslarıyla, birbirlerine uyumlu yüzlerce yapboz parçasından oluşan bölüm tasarımlarıyla verdiği o özel deneyimi bir kez tadınca; Dark Souls’u aklımdan çıkaramadım.

Dark Souls’a başlamaya nasıl ikna oldum?

Bomboş beceri ögeleriyle beni kanser etmekten öteye gidemeyecek bir oyun gibi göründüğünden hiç bulaşmayım diyordum. Sonralarda ise aksiyon aşermeye başladım. Youtube’da top 10 action game videolarını izlerken Dark Souls serisini de listede görünce şaşırdım. Oyun içi aksiyon sahneleri iyi gibi duruyordu da Dark Souls’un Top 10 Action Game listesine girecek kadar tatmin edici bir aksiyonu var mıydı ki? Bu soru kafamı kurcalamaya başlayınca arkadaşımın da elimden tutmasıyla başlamaya cesaret edebildim.

Bearer of the Curse…

Dark Souls, kafa açan ilginç boss tasarımlarıyla tatmin edici vuruş hissiyle sizi daha en başından büyülemeye başlayacak ve ardından sizi büyülemeye bölüm tasarımlarıyla devam edecek. Bölüm tasarımlarının hem meraklandırıcı olduğunu hem de mühendislik harikası olduğunu belirtmem gerek. Bir sonraki ihtişamlı bölümün ne olacağını merak ederek devam ederken; 3 saat önceki bölüme kısa yol açtığınızı fark ettiğinizde yüzünüzdeki şaşkınlık belirtisi size farklı duygular yaşatacak. Her bir koridor ve bölüm, sanki minik yapboz parçalarından oluşuyor; yapboz parçalarını birleştirdiğimizde ise oyunun haritası bir bütün olarak karşınızda duruyor.

Hikaye Kırıntıları

Dark Souls sadece zor bir oyun değil, boss’ların kendi hikayeleri tarafından sarıldığınızı hissettiğinizde düşmanınıza zarar vermek istemiyorsunuz. Merhamet etme gibi bir seçeneğiniz de yok. Yolculuğunuzu tamamlamak için bossları teker teker öldürmelisiniz.

Dark Souls’da hikaye, klasik yöntemlerle anlatılmıyor. Sadece sinematikleri ve diyalogları takip ederek hikayeyi öğrenebilmeniz mümkün değil. Hansel ve Gretel nasıl ekmek kırıntılarını takip ederek eve ulaşıyorsa, sizin de hikaye kırıntılarını takip ederek hikayenin merkezine ulaşmanız gerekiyor.

Bonfire Sistemi

Sizin de bildiğiniz gibi oyunun save sistemi, diğer oyunlara göre farklı bir yapıya sahip. Oyunun belli noktalarında bonfire’lar var ve sadece bu bonfire’larda canınızı yenileyebilir, ruhlarınızı kullanabilir veya oyunu kaydedebilirsiniz. Her öldüğünüzde son oturduğunuz bonfire’da uyanıyorsunuz. “Bu ne saçma iş” demeyin. Çünkü bu sistem oyunun dinamiklerine ekstra güzel bir tat katıyor.

Düşmanlarınızı öldürdükçe ruh kazanmaya başlıyorsunuz. Ruhlar nedir derseniz, ruhlar için oyunun para birimi diyebiliriz. Birazcık fazla ruh kazanınca tir tir terlemeye başlıyorsunuz, çünkü ölüp ruhlarınızı kaybetmek istemiyorsunuz. Biraz daha ilerleyip bir sonraki bonfire’a mı ulaşayım, yoksa bir önceki bonfire’a geri mi döneyim? From Software, neredeyse bütün oyunlarında sizi bu çelişkiye sokuyor. Siz çelişkiden kurtulmak için düşünürken üstünüze birden kaya düşebilir veya karanlık bir yerden düşman atlayabilir. Size bir tavsiye verelim: Temkinli oynayın, Dark Souls’u kesinlikle hafife almayın…

Her ölümünüz sizi fazlasıyla cezalandırıyor. Cezalandırılmaktan korktuğunuz için ölmekten de korkuyorsunuz. Hiçbir oyunda bu kadar ölmek istemediğimi hatırlamıyorum.

Sonuç olarak Dark Souls’u kendi hayatlarımıza benzetebiliriz. Önümüze çıkan engellere rağmen pes etmememiz gerektiğini, hatalarımızla birlikte yaşamaya ve ideallerimizi yerine getirmek için çabalamamız gerektiğini zihnimize aşılayan bir oyun. Dark Souls’u mutlaka oynamalısınız, o boğucu atmosferin kalbinize işlemesine izin vermeli, bossları yendiğiniz zamanki tatminlik duygusunu yaşamalısınız.

Zafer kazanmanın zor olması, zaferleri daha anlamlı kılar. Dark Souls’u bitirmek de tam olarak öyle. Hatta bundan daha da fazlası…