The Falcon and the Winter Soldier: İlk Bölüme Bakış

Disney+’ın ikinci MCU dizisi olan The Falcon and the Winter Soldier, ilk iki bölümü ile WandaVision‘dan epey kısa bir süre sonra yayınlandı. Hadi gelin ilk bölümde neler olduğuna ve sonrasında neler olabileceğine birlikte bakalım. Aynı zamanda özet niteliğinde bir yazı olacağı için bölümü izlemiş olmanız tavsiyemdir!

The Falcon and the Winter Soldier

Falcon Görev Başında!

İlk başta Sam Wilson, nam-ı diğer Falcon’u Endgame’in sonunda ona Steve Rogers tarafından verilen Captain America kalkanını çantasına koyarken görüyoruz. Bu aslında bize en başından gösteriyor ki Falcon, Captain America olmayı reddediyor. Bu konu bölüm içerisinde Sam’e ailesinden miras olarak kalan tekne ile de pekiştiriliyor aslında. Sam için miras korunması gereken, önemli bir şey. Tekneyi satmak yerine tamir etmeye çalışıyor, Captain America olmayı reddederek de bu ismi Steve Rogers için korumayı hedefliyor.

Daha sonra bir aksiyon sekansında Sam’i hava kuvvetleri için bir görevdeyken görüyoruz. Kostümü çizgi romanlarda olduğu gibi beyaz ve kırmızı ağırlıklı artık. Captain America: The Winter Soldier filminden hatırlayabileceğiniz Batroc the Leaper da ufak bir görünüyor. Dizinin kalanında da olur mu meçhul fakat öldüğü kesin değil. Ayrıca yeni bir karakter olarak da Joaquín Torres tanıtılıyor. Bu karakter ile neler yapılabileceği konusuna girmesek sanırım daha iyi, teori üretmeye WandaVision’dan sonra çekimseriz çünkü… Yine de, eğer çizgi roman rotasını takip edeceklerse, evrende önemli bir yer edecek gibi duruyor. Kendisinin Sam ile olan diyaloğundan anlayabildiğimiz kadarıyla Steve Rogers’a ne olduğunu halk tarafından bilinmiyor ve hatta üzerine teoriler üretiyor.

The Falcon and the Winter Soldier

Akabinde “Captain America”ya ne olacağı hakkında konuşulan bir törende War Machine olarak bildiğimiz James Rhodes, Sam’i yalnız bırakmıyor ve Sam’in seçimi üzerine sohbet ediyorlar.

Winter Soldier ve Travmalar

Gelelim bölümün Winter Soldier/Bucky kısmına. Aksiyonlu (ki bölümdeki en iyi aksiyon sahnesi bana göre) bir flashback sahnesi ile Bucky’nin beyninin yıkandığı döneme gidiyoruz. Sonra günümüzdeki Bucky uyanıyor, demek ki gerçekten Civil War’da söylediği gibi her şeyi hatırlıyormuş. Ardından inanılmaz yakın plandan çekimlerle Bucky’nin terapisine katılıyoruz. Bu noktada da hatırlıyoruz ki, Bucky’ye beyni yıkanmış döneminden kalma bir miras var. Arkasında bıraktığı düzinelerce ölü insan. Şimdi ise aklı başında iken yaptığı yanlışları düzeltmeye çalışıyor.

The Falcon and the Winter Soldier

Daha sonrasında Bucky’yi günlük yaşamında görüyoruz. Kendisi insanlarla iletişime girmekte epey zorlanıyor, Bay Nakajima hariç. Nakajima Bucky’ye destek oluyor epeyce, onu sosyalliğe itiyor fakat bu ikilinin ilişkisi de Bucky’nin kirli geçmişi yüzünden sarsılıyor çünkü Nakajima’nın oğlunu öldüren kişi Winter Soldier’mış…

The Blip ve Avenger Olmak

Bu kısım benim en çok ilgimi çeken yerlerden biriydi çünkü bize çok ilginç sorular hakkında bazı yanıtlar verdi. The Blip’in dünyaya olan etkilerini daha yakından gördük mesela. Ayrıca Avenger’ların nasıl para kazandıkları da ucundan bir cevaplanmış oldu. Sam ailesinin yanına gidiyor ve ailesinin zor durumda olduklarını görüyoruz. Bunun için kredi çekmeyi öneren Sam’e birkaç gerçek çarpıyor. 5 yıldır kendisi yoktu. Yok olmuştu. Düzen değişmiş, sıkılaşmıştı. Bir kahraman olsa da olmasa da…

Bunlar olurken bölümün başlarında bahsi geçen Flag Smashers grubunu soygun yaparken ve bazı üyelerinin normalden biraz fazla güçlü olduğunu görüyoruz. Flag Smashers aslında çizgi romanlarda Flag Smasher adındaki bir kişiden türemiş bir ekip, kendisi bir Captain America düşmanı. Dizinin ana kötüleri gibi tasvir ediliyorlar fakat biz öyle olmadığını bilir gibiyiz elimizdeki fragmanlardan dolayı… Evet ortada bir Zemo gerçeği var fakat bu bölümde sadece Bucky’nin defterinde gözüküyordu maalesef ki.

Captain America’nın Mirası Ve Kişisel Düşüncelerim

Ve evet, büyük finalde görüyoruz ki, Captain America’nın mirası tehlikede! Tabii bunu promosyon materyalleri yüzünden belli etmeselerdi çok daha hoş olurdu… Ama olsun. Alıştık. Karakterimizin adı John Walker. Çizgi romanlarda biraz pisliğin teki olan bu karakterin ben bu dizide tam olarak böyle işleyeceklerini düşünmüyorum açıkçası. The Boys’daki Homelander tiplemesinden daha çok iyi niyetli fakat kukla olmuş asker olabilir mesela. En azından benim için daha ilginç olurdu öylesi.

Tamamen aksiyon odaklı gideceğini sandığım The Falcon and the Winter Soldier, beni açıkçası şaşırttı. İlk bölümle çok güzel temeller attı. Yönetmeninin söylediği üzere dizi, politik temalara da korkusuzca değinecek. Disney yüzünden buna her ne kadar inanamasam da, umudumu tamamen kaybetmedim… Siz ne düşünüyorsunuz? Beklentilerinize değdi mi? Diziye devam edecek misiniz? Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!

It’s Always Sunny In Philadelphia: Farklı Bir Sitcom

It’s Always Sunny In Philadelphia, 2005’ten 2013’e kadar FX’te, daha sonrasında da FXX’te yayınlanan bir sitcom. 16 yıl, 14 sezon, 154 bölüm ve daha devamı da gelecek. 2020 yılında FX Networks, dizinin en az 4 sezon daha süreceğini duyurdu. Bu da It’s Always Sunny’yi en fazla sezona sahip olan live-action sitcom yapıyor. Peki bu diziyi farklı yapan ne? Nasıl bu kadar uzun süredir devam ediyor?

Always Sunny

Narsist Ekibimiz “The Gang” İle Tanışın

The Gang aslında 3 kişiden oluşuyor: Dennis, Mac ve Charlie. Bir de Dee ve Frank var. Esas üçlü her ne kadar kabul etmeseler de ekibin parçası onlar da. Dennis ve Dee ikiz kardeşler, Charlie ve Mac ile de çocukluktan beri arkadaşlar. Aslında hepsi farklı şeyler hayal etse de, hayat onları Philadelphia’da bir bar açmaya yönlendiriyor: Paddy’s Pub. Biz de aynı zamanda bir barı işletmeye çalışırken başlarına binbir türlü iş gelen bu ekibi izliyoruz. Daha sonra da devreye Frank giriyor… Kendisi Dennis ve Dee’nin babası ve hikayeye dahil oluşu pek çok kapı açıyor. Bölümler geçtikçe The Gang’i daha çok tanıyoruz ve anlıyoruz. Anlayabiliyoruz çünkü kötü ve üzücü geçmişleri var bu karakterlerin ve günümüzde bulundukları “kaotik kötü” davranışları abes kaçmıyor bu yüzden. Bu 5 kişinin de ortak özelliği önlerine gelen her şeyi yok etmeleri. Bu bazen mecaz, bazen de gerçek anlamda olabiliyor. İşte tam bu noktada farklı bir sitcom’a dönüşüyor Always Sunny…

Nesi Farklı Bu Sitcom’un?

Az önce bahsettiğim gibi, ana karakterlerimiz kötü ve sorunlu insanlar. Dizi boyunca değişseler de gelişmiyorlar, genellikle de negatif bir değişim oluyor hatta bu ama biz sadece kötü insanların kötü şeyler yaptığını izlemiyoruz. Çevreleriyle nasıl etkileşime girdiklerini de izliyoruz. Bu noktada da çok kritik bir konu giriyor işin içine: yan karakterler.

Always Sunny

It’s Always Sunny izlerken gördüğünüz bir yan karakter gelecekte hiç beklemediğiniz bir şekilde karşınıza çıkabiliyor. Çıktığı zaman da onu bir önceki görüşünüzde aldığı yaraların (yine, hem mecazen hem de gerçek anlamda) etkilerini derin bir şekilde yaşarken göreceksiniz. Bu yaraları açan ekibin hikayenin “kahramanları” olduğunu ve yan karakterlerin onlarla bir şekilde tekrar tekrar iletişimde bulunuyor olmaları çok ilginç bir dinamik katıyor bu etkileşime çünkü fark ediyorsunuz ki belirli koşullar altında herkes The Gang kadar kötü olabiliyor.

Hepinizi Paddy’s Pub’a Bekleriz!

It’s Always Sunny ekstrem karakterleri ile birlikte ekstrem konulara değiniyor. Bir bölümde çöpe bırakılan bir bebeği reklamlarda oynatmak amacıyla yanlarına alıyorlar mesela. Başka bir bölümde çalışmadan para kazanmak için devletten yardım istiyorlar fakat iyileşen uyuşturucu bağımlıları olduklarına inandıramadıkları için gerçekten uyuşturucu içmeye başlayıp yanlışlıkla bağımlı oluyorlar. Bilirsiniz işte. Böyle şeyler. Eğer kendinizi uzun soluklu fakat bu sefer farklı bir sitcom’a daha hazır hissediyorsanız buyurun. Çok ilginç bir yolculuk bekliyor sizi.

WandaVision: 9 Bölümlük Maceranın Sonu

Marvel’ın yeni faza geçmesiyle beraber tanıştığımız WandaVision, uzun bir aradan sonra özlemimizi gidermeye yardımcı oldu. Ocak ayında başlayan bu 9 bölümlük serüven, 5 Mart’ta son buldu.

Yeni faz ile geride bıraktığı karakterlerin derinliklerine giriş yapan Marvel’ın, tanıdığımız karakterler için bizlere sunacağı yeni hikayeleri merakla bekliyoruz.

Bir Maceranın Sonu

Geçtiğimiz dönemin en heyecanlı işlerinden biri olan WandaVision izleyicisine veda etti. Bir mini dizi olarak bizlere eğlenceli birkaç ay da yaşatsa, bölüm sürelerinin kısalığı nedeniyle yeterli keyfi alamadık. Ancak yine de uzun zaman sonra heyecanla beklediğimiz bir Marvel içeriğinin olması sevindiriciydi.

Dizinin bekleyenleri olduğu gibi, diziden ne bekleyeceğini bilmeyenler de oldu. Marvel daha öncesinde Wanda Maximoff ve Vision karakterlerine her ne kadar bir giriş yapmış da olsa, bu karakterleri çizgi romanlardan tanıyanlar bilir ki bu giriş hiç kimseyi tamamıyla tatmin etmemişti.

Başladığı gizemli havasını son bölümlere kadar koruyup bizleri diken üstünde tutan WandaVision, dizinin karakterlerine hiç bakmadığımız açılardan bakmamızı sağladı.

İlk bölümüyle 1950’lerin komedisine giriş yaptığımız evrende, Wanda ve Vision’ın normal hayatlar sürdüğünü izleyerek başladık. Wanda’yı mutlu ve huzurlu gördüğümüz bölümlerde adeta Endgame ve Infinity War’un yaşandığını unutarak bizler de Wanda’nın gerçekliğine hapsolduk. Bu sahte gerçeklikle beraber sürdürdüğümüz mutluluğun çok uzun sürmeyeceğini anlasak da, Wanda Maximoff severler kahramanın bu hallerinden bir hayli keyif aldılar.

Birkaç bölüm sonunda işlerin değişmesiyle, dönem ilerledikçe dizinin komedisinin karanlığa doğru çekildiğini hissettik. Pek çok fan, Marvel’ın bu yanını görmekten çok keyif aldığını dile getirerek; gelecek film ve diziler için de bu tonlarda bir içerik görmek istediklerini söylediler.

Farklı Bir Marvel

Heyecan basamaklarını teker teker tırmandığımız bölümlerin sonunda; üretilen teorilerin ve beklenen isimlerin sosyal medyada sürekli olarak dile getirilmesiyle izleyicilerin beklentileri de değişti. Diziye Wanda ve Vision ana temasını görmek isteyerek giren izleyiciler, kendilerini başka yönlere bakarken buldular. Bu durum da dizinin finali için toplanan tepkiyi oldukça farklı bir yöne çekti.

İzleyiciyi içerisinde bıraktığı gergin anlarıyla akıllarda kalan yapım, çok konuşulan bir final ile son buldu. Spoiler’lı kısımda bahsedeceğimiz finale geçmeden önce bir uyarımız var. Eğer hala son bölümü izlemediyseniz, okumadan önce izlemenizi tavsiye ediyoruz.

Gerçek Tanışma (Spoiler)

Çizgi Roman okurları bilir ki, sevdikleri karakterlerin sinemada veya televizyonda iyi yansıtıldığını görmek önemlidir. Marvel da rakipleri arasında bu işi gerçekten iyi yapan bir firma. Fakat Marvel da olsanız bazen eksik veya mecburen geride kaldığınız karakterler olabiliyor. Wanda Maximoff da, eminim bir çok fanın da düşündüğü üzere, bu karakterlerden birisiydi.

Bu zamana kadar “Scarlet Witch” adıyla anılamamış olması ve karakterin geçmişi hakkında kesin bir bilgiye sahip olmayışımız; diziyi ilgi çekici kılan unsurlardandı. Wanda’nın geçmişi hakkında azıcık bilgisi olan kimseler için Scarlet Witch ismini duymak; Elizabeth Olsen’ı orijinal kostümüyle görmek oldukça heyecan vericiydi. Fakat en can alıcı kısmı: Wanda Maximoff’un güçlerinin ne bir mutant olmasına, ne de Mind Stone’dan alan birisi olmasına bağlanmamasıydı. Wanda Maximoff, bazı çizgi romanlarındaki gibi bir cadı olarak doğmuştu ve güçlerine doğuştan sahipti.

Agatha Harkness’ın da dizide bahsettiği üzere, Wanda’nın bir cadılar meclisine ait olmadığını ve güçlerinin her zaman var olduğunu öğrendik. Hatta Book of the Damned olarak bilinen Darkhold’da, Wanda’nın Supreme Sorcerer olan Doctor Strange’den daha güçlü olduğu da belirtiliyor.

Bu sahne her ne kadar epikse, sonrasında gelen “Dünyayı yok etmek senin kaderin.” cümlesi de bir o kadar basit kalmış maalesef.

Bir Kere Daha Her Şeyini Kaybetti…

Vision’ı kaybetmek pahasına Zihin taşını yok ederek ona veda eden Wanda’nın; kardeşinden sonra sevdiğini de kaybetmesi hepimizin içini acıtmıştı. Endgame’den sonra yapayalnız kalan Wanda Maximoff; Vision’a en azından hak ettiği cenazeyi yaşatmak için gitse de, ne yazık ki başarılı olamadı. 

Wanda’nın yaşadığı acılara rağmen kimseye zarar vermeden çıkıp, hayallerini kurdukları eve gitmesi; izleyicilere nasıl biri olduğunu gösterdi.

Westview’da kontrolü dışında yarattığı bu gerçeklik, bir kez daha Wanda’ya her şeyini geri kazandırıyor. Hatta belki de daha fazlasını veren bir yuva haline geliyor. Bölümler ilerledikçe aile kavramlarına alıştığımız bu rüya, izleyicinin de biteceğini bilmesiyle üzücü bir hal alıyor.

Koca bir kasabayı kontrol altına aldığını anlayan Wanda, bir kez daha insanları kurtarmak için her şeyinden vaz geçiyor. Kelimenin tam anlamıyla her şeyinden… Kendisini after credits’de güçlerinin farkına varmak için Darkhold’u okurken görüyoruz ve dizi sona eriyor.

Neler Bekledik, Neler Beklememeliydik?

Dizinin bize Wanda Maximoff’un Endgame’den sonra acıyı nasıl kaldırdığını göstermesini amaçladığını biliyorduk. Karakterin geçmişine de kattığı derin bakış açısıyla, belki de beklediğimizden fazlasını aldık. Fakat pek çok fan için beklenti yeterince karşılanmamıştı.

Dizinin başlarında kadroya dahil olan Evan Peters’ın Quicksilver’ı dizinin izleyicileri için oldukça büyük bir olaydı. X-Men serisinin Quicksilver’ını dizide gören hayranlar; arkasında pek çok anlam arayıp, teoriler ürettiler. Kimisi Mephisto beklerken, kimisi Nightmare bekliyordu.

Multiverse’e giriş için çok büyük bir sinyal olacağını düşünenler, finalde beklediklerini alamadılar. Her ne kadar Marvel bu beklentileriyle ünlü olan bir firma olsa da, Evan Peters belki de en büyük izi bırakanlardan birisi oldu.

https://tvline.com/2021/02/02/wandavision-spoilers-marvel-cinematic-universe-character-returning/

Sosyal medyada yayınlanan haberler, dizinin oyuncularının söyledikleri her kelime yanlış anlaşılarak bu beklentiyi büyüttü. Diziden keyif almak için izleyenler dahi ister istemez bu beklentilere kafa yorarken buldular kendilerini. Fakat buradan öğrenilmesi gereken bir şey varsa; o da hiçbir içerikten size vaat edilenden fazlasını körü körüne beklemeyip, keyfini sürmeniz gerektiği olacaktır.

Gelecekte Neler Görebiliriz?

Dizinin finalinde Wanda’nın ihtiyacı olduğunda Agatha’yı nerede bulabileceğini biliyor olduğunu söylemesi, gelecekte de Agatha’yı görebileceğimiz anlamına geliyor olabilir.

Finalin Dr. Strange’in yeni filmine bağlandığını bildiğimiz için, Scarlet Witch’i tam haliyle filmde görebiliriz. Umarız ki Agatha’ya tam da orada ihtiyacı olur. Böylelikle çizgi romanlardaki gibi ikilinin ilişkilerine beyaz perdede göz atma şansı kazanırız.

Marvel’ın dizi evrenine WandaVision ile adım atmasıyla güzel bir giriş yaptığını düşünüyoruz. The Falcon and the Winter Soldier’ın da bu heyecanı kaldığı yerden devam ettireceğine eminiz. Siz dizi hakkında neler düşündünüz? Bizlerle fikirlerinizi paylaşmayı unutmayın.

The Mandalorian 2. Sezon: Hak Ettiğimiz Star Wars

Uzun zaman önce çok uzak bir galakside yaşanan maceralar, yıllar sonra hayranların kalbine tekrar dokunan bir hikayeyle ortaya çıktı.

İlk sezonu başarıyla geride bırakan Mandalorian, pandemiye söz geçiren sayılı içeriklerden olarak ikinci sezonuyla seyircinin karşısına çıkmayı başardı. Böylelikle ilk sezonun başarısını da geride bırakmış oldu.

Spoilersız Genel Bakış

The Mandalorian ilk sezonu izlediyseniz izleyiciye verdiği ana temayı ve bölümlerin genel işleyişini az çok anlamışsınızdır diye düşünüyorum. Başrolümüzün hayatını sürdürebilmesi için işe ve bazı bilgilere ihtiyacı vardır. Bu bilgileri başı belada olan birini kurtararak öğrenir. Space-Western temalı bu macerayı, farklı bir gezegende, eşsiz game engine teknolojisiyle tadarız. Bölüm, gözümüzü alamadığımız bir aksiyon ile süslenir ve sona erer. Ana hikaye üzerinden devam etmediği sürece dizinin genel işleyişi böyledir.

İlk sezonda ana hikayeye az yer verilmesi dolayısıyla şikayet eden izleyiciler olmuştu. Fakat eleştirilere bakıldığında Lucasfilm ekibinin yeni sezonda izleyicileri doyuracak kadar ana hikayeye yer verdiğini görebiliyoruz.

Başrol Mandalorian ve sevimli yoldaşı Baby Yoda’nın maceralarının yanı sıra, yeni sezon izleyiciye ikilinin arasındaki bağın nasıl geliştiğini de sindirerek anlatıyor. Diziyi çekici kılan en büyük etken de ikilinin arasındaki bu bağın gelişimini izlemek oluyor. Böylelikle, katıldığımız her macerada bizler de en az kahramanlarımız kadar heyecanlanıyoruz.

İkinci sezonun ilkinin üstüne katarak ilerlemesi ve senaryonun da gelişmesiyle; Star Wars fanlarını heyecanlandıracak pek çok olay gerçekleşti. Eğer hala bu sezonu izlememişseniz ve herhangi bir spoiler yememişseniz şanslısınız demektir. Bu şansın bozulmaması ve izlediğinizde keyif almanız için, spoilerlı olacak yazının devamını atlamanızı tavsiye ederim.

Not: Buradan sonrası spoiler içerir!!!

Yeniden Merhaba Star Wars (SPOILER)

Herhangi bir popüler kültür öğesinin hayranıysanız, sizi o evrene hayran eden unsurları hayatınız boyunca olduğu gibi hatırlamak isteyebilirsiniz. Star Wars evreni de milyonlar için bu değeri taşıyor. Bu nedenle bir hayran olarak, evreni neden sevdiğinizi size her bölümde hatırlatan, anılara boğan ve çocukluğunuza gönderen her içeriğe çift elle sarılıyorsunuz.

The Mandalorian benim için olduğu gibi eminim ki yüzlerce kişi için de bu içeriklerden birisi oldu. Senaryo, gezegenler ve hasret kaldığımız yaratıklar; dizi boyunca tek bir şey düşünmemi sağladı: “Merhaba Star Wars… Uzun zaman oldu.”

Movie Theater Marquees, 1977
Shown: Star Wars opening engagement at Mann’s Chinese Theatre, Hollywood, California

Old Republic Esintileri Ve Dave Filoni Dokunuşları

Star Wars’un en çok merak edilen sorusu, Old Republic konulu bir içeriğin, günün birinde Canon evreninde yer alıp almayacağı olabilir. Dave Filoni bu soruları duymuş olmalı ki Mandalorian’da cevap niteliğinde referanslarda bulunuyor.

Harika bir ilk bölüm başlangıcı ile 1 yılın sonunda diziye tekrar kavuşuyoruz. İkinci sezonun ilk bölümü, normal bir izleyici için çok önemli olmayan ama hayranlar için ilgi çeken göndermeleriyle sezona giriş yapıyor.

KOTOR serisini oynadıysanız, Tusken’lar ile Krayt Dragon avladığımız; Tatooine çölünde eşsiz Star Wars orkestrası dinlediğimiz bölümün izleyici olarak nasıl bir haz verdiğini tahmin etmişsinizdir.

KOTOR 1’de aynı görevi yaptıktan sonra Lucasfilm efektleriyle ekranlarda yeniden şahit olmak, uzun zamandır uyuyan Star Wars hayranlığını tekrar ortaya çıkardı.

Bunun yanında Darth Bane kitaplarından ve SWTOR oyunundan bildiğimiz Tython gezegenini duymak; yine KOTOR serisinden tanıdığımız HK-47 suikast droid’iyle aynı modelde bir droid olan HK-87’nin adının geçmesi de Legends hayranları için çok sevindirici işaretler oldu.

Tanıdık Yüzler

İlk bölümden sonra 2. bölüm ile içimizi ısıtan yan bir hikaye izlemek, The Mandalorian için bir rutin haline geldi. Ara bölümler kimilerine her ne kadar “Haydi konuya gelin.” dedirtse de, benim için hep Western temalı evrenin tadını çıkardığım bölümler olarak yerini korumaktadır.

Sonraki bölümleriyle sansasyon yaratan The Mandalorian, sevdiğimiz animasyonların karakterlerini live-action halleriyle ekrana taşıdı. Umarım spoiler uyarısını fark etmişsinizdir, çünkü birazdan bahsedeceklerime bir yazıda değil, izlerken şahit olmayı dileyeceksiniz.

3. bölümde Din Djarin’in yardımına gelen Bo-Katan ve ekibinin inanılmaz girişi, adeta bölümün seyrini değiştirdi. Darksaber’ın peşinde olan ekibin maceraları, animasyonların aksiyonunu ne kadar özlediğimizi bizlere tekrar hatırlattı. Ayrıca, karakteri canlandıran Katee Sackhoff’un da role çok yakıştığını söylemeden geçemeyiz.

Clone Wars’u izlemiş veya duymuşsanız, Ahsoka Tano’nun ne kadar sevilen bir karakter olduğundan haberdarsınızdır.

Jedi’ların her zaman haklı olmadıklarını bize gösteren Ahsoka;  Anakin ile kurdukları harika bağlarıyla animasyon dışında da görülmesi istenen bir karakter olmuştu. Dave Filoni’nin (Lucas ile beraber) yarattığı bu karakterin tekrar karşımıza çıkması, izleyicide büyük heyecana yol açtı.

Karakteri izlemeye doyamasak da, gelecekte dizisinin çıkacağını duymak sevindirici. Rosario Dawson’ın Ahsoka Tano’sunu, Grand Admiral Thrawn’ı araken izlemek için sabırsızlıkla bekliyoruz.

İhtiyacımız Olan Tek Ödül Avcısı

“Ahsoka’dan sonra daha ne olabilir ki?” diye düşündüyseniz yalnız değilsiniz. Sonuç olarak kimse Sarlacc Pit’den kaçan bir ödül avcısının, eski kostümünün peşine düşeceğini düşünemezdi.

Evrenin en sevilen karakterlerinden Boba Fett, bir kez daha ekranlarda yerini aldı. Slave I adlı gemisiyle seismic charge keyfini bizlere tekrar yaşatarak, Star Wars’un ikonik anlarını hayranların seyrine sundu. Boba Fett’i kostümün içinde savaşırken görmek eminim ki pek çoğumuz için unutulmaz anlara girmiştir bile.

The Rescue

Heyecanlı geçen bir sezonun ardından, Baby Yoda’nın Moff Gideon tarafından kaçırılması dizinin en etkileyici kısımlarındandı. Meditasyonla Jedi’lara seslendiğini gördüğümüz Grogu, acımasız Dark Trooper ekibi tarafından kaçırılmasıyla gözden kayboldu. Bunun üzerine Mandalorian, Baby Yoda’yı geri almak üzere Cara Dune, Bo-Katan ve ekibiyle yola çıktı.

İlerleyen dakikalarda Darksaber’ın haklarına sahip olan Mandalorian, Moff Gideon’u ele geçirdi. Fakat gözlerinden kaçırdıkları bir detay da peşlerindeki Dark Trooper ordusu oldu.

Ludwig Göransson’ın harika müzikleri aksiyonu şekillendirirken;  Dark Trooper’lar karşısında çaresiz kalan ekibimiz, geminin sinyaline bir X-Wing’in takıldığını fark eder. Elbette öylesine bir X-Wing değil. Dikkatli bakarsanız R2D2 ‘nun üzerinde durduğu bir X-Wing olduğunu fark edebilirsiniz.

Grogu’nun çağrısına gelebilecek fazla Jedi kalmadığı bilindiğinden, kimlerin yardıma gelebileceği üzerine tahminler yapılmıştı. Jedi: Fallen Order evreninden Cal Kestis veya Rebels animasyonlarından Ezra Bridger da bu tahminler arasındaydı.

Ama gelen kişi, gerçekleşeceğine inanamadığımız bir isim oldu…

1983 yılından beri görmediğimiz Luke Skywalker, yıllar sonra tekrar yardıma gelir.

Müzik yükselir.

Grogu gelen kişiyi heyecanla siyah-beyaz monitörden izler.

Tabii görüntü siyah-beyazken kılıcın rengi görülmediğinden hala tahmin edilen kişinin olup olmadığı kesin değildir. Taa ki elini görene kadar…

Babasının Rogue One sahnesini bizlere yaşatan Jedi Knight Luke Skywalker, Grogu’yu kurtarmaya gelmiştir.

Benim için film tarihinin en etkileyici müziklerinden birisi olan Binary Sunset’in de arka planda çalmasıyla, Ekibimiz evrende kalan en güçlü Jedi ile karşı karşıya gelir. Tüm bu olanları henüz sindirememişken; dizinin başlarında maskesini çıkarmaktansa ölmeyi kabul eden Mandalorian, Grogu’nun onu ilk ve belki de son kez görebilmesi için maskesini çıkarır.

Babası gibi gördüğü Din Djarin’den ayrılmakta güçlük çeken Grogu’ya yardımcı olmak için R2D2 gelir ve üçlünün gidişiyle sezona veda ederiz. 

Duygusal olarak seyirciyi heyecanlandıran bu bölümün bir de tatmin edici bir intikam finali var. Boba Fett’in, Jabba’nın sarayındaki herkesi öldürerek tahta oturması, The Book Of Boba Fett adlı serinin de habercisi oldu.

Aradığımız Değil, Özlediğimiz Evren

Köklü hikayeler ve karakterlere sahip birçok evren günümüzde dizisiyle veya filmiyle karşımıza çıkmaya devam ediyor. İçerisinde bulunmaktan keyif aldığımız bu evrenlerin günümüz teknolojisi ve imkanlarıyla önümüze sunulması mutluluk verici. Fakat, son filmlerinden sonra oluşan önyargının da sonuna kadar haklı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

The Mandalorian çıktıktan sonra sık duyduğum sözlerden birisi de: “Star Wars’u neden sevdiğimi hatırladım.” oldu. Bu cümle her ne kadar sevindiriciyse, hayranların bir dönem umudunu kaybetmiş olması da bir o kadar üzücü.

77’de çocukken izlediği ilk filmi şu an kendi çocuklarıyla seyreden, yeni başlamış olan veya başlayacak olan her Star Wars hayranı için The Mandalorian; bizlere aradığımız evreni değil, özlediğimiz evreni geri getirdi.

Teşekkürler Jon Favreau. Teşekkürler Dave Filoni. Ve tabii ki, Teşekkürler George Lucas…

Avatar: Verilen Söz

Herkese selam! Bugün sizlerle uzun zamandır okumak istediğim, başlayınca elimden bırakamadığım harika bir çizgi romanı paylaşacağım. Biricik son hava bükücümüz Aang‘in yeni macerası, Verilen Söz. Dizinin devamı niteliğinde olan bu hikayemizde, sevdiğimiz karakterlerle yeniden buluşuyor, özlediğimiz şakalaşmalarına tekrardan tanık oluyoruz. Okurken adeta 4. sezon çıkmış da onu izliyormuşuz gibi eşsiz bir tat alıyoruz.  Ayrıca yazımız spoilersız başlıyor, çizgi romanı okumadan önce ‘Okumalı mıyım?’, ‘Kim yazmış bunu?’, ‘Nereden çıktı şimdi bu finali zaten harikaydı?’ ya da ‘Tekrardan izleyip öyle mi okusam?’ gibi sorulara cevap veriyoruz. Haydi başlayalım!

Künye

Eisner ödüllü (çizgi roman endüstrisinin Akademi Ödülleri’ne eşdeğer olarak kabul edilen, Amerikan çizgi romanlarında yaratıcı başarı için verilen bir ödül oluyor bu) Gene Luen Yang‘ın, Avatar’ın yaratıcıları olan Bryan Konietzko ve Michael Dante DiMartino ile ortak çalışarak kaleme aldığı bu hikayemizin çizimlerini Gurihiru sanat ekibi üstleniyor [bu ekibi çeşitli Marvel (Captain America: The Fighting Avenger), ve DC (Superman Smashes the Klan) eserlerinden biliyoruz]. New York Times’ın çok satanları arasında bulunan Verilen Söz’ün üç bölümünü, Gerekli Şeyler türkçeye çevirmiş. Çok da iyi etmişler!                     

( Gene Luen Yang abimiz bu oluyor 2015 Comic Con )

Aang’i Tanımıyorum, Bu Hikaye Bana Keyif Verir Mi?

%90 hayır, ama çizgi roman seviyorsanız beeelki. Avatar, Son Hava Bükücü dizisinin devamı niteliğinde olduğu için izleyip okumanızı öneririm, önce okuyayım sonra izlerim derseniz de 3 sezon boyunca yaşanan olayların çok büyük spoilerını yersiniz, kişisel olarak önermiyorum. Peki, diziyi izlediniz, hemen bu cildi okuyabilir misiniz? Evet kesinlikle! Herhangi bir şey izlemeden ya da okumadan, Verilen Söz’ü elinize alıp başlayabilirsiniz.

Peki Bu Hikaye Bizlere Ne Anlatıyor? ( Bu Bölümde Dizi Spoilerı Var Aman Dikkat!)

Su, toprak, ateş, hava… Geçmişte 4 ulus, barış ve uyum içince yaşıyordu, sonra ateş ulusunun saldırmasıyla her şey değişti. Yalnızca, 4 elementin ustası olan Avatar onları durdurabilirdi, VE DURDURDU DA! Arkadaşlarının yardımıyla, Aang, ateş lordu Ozai‘yi alt edip, yüz yıl süren savaşı sonlandırdı. Ve canımız, biricik arkadaşımız Zuko, ateş kralı oldu.  İyi de, sonra ne oldu? Heh işte burada çizgi romanımız devreye giriyor, Verilen Söz.

Yıllardır ateş ulusu kolonilerinin, diğer ulusların toprakları içinde yaşıyor olması, barış için pek de uygun görülmedi, ve bir anlaşmayla evlerine gönderilmeye zorlandılar. İlk başta, bu anlaşmayı kabul eden Zuko, Aang’den kendisine bir söz vermesini istedi, çizgi romanımızın adı da buradan geliyor (aralarında çok hoş bir konuşma geçiyor bunu kendiniz okuyup o anı yaşayın istiyorum 🙂 ). Kolonileri gezen ve halkını dinleyen Zuko, aslında çok da haksız olmayan bir sebeple anlaşmadan dönüyor ve Aang’in 3 sezon boyunca yapmaya çalıştığı barış, biraz sallantılı bir hale geliyor, hem de bu sefer yakın arkadaşıyla ters düşerek.  Bu üç bölümlük hikaye, okurken bizde diziye geri dönmüşüz hissi yaratıyor, çizimlerden tutun konuşmalara, her şey dizideki gibi birebir devam ediyor ve siz bu cildi elinizden bırakamıyorsunuz. Yani mutlaka okumalısınız!

Çizgi romanı okuduk, beğendik (yani ben çok beğendim). Peki her bölüm gerçekten başarılı mı, bunu da bir inceleyelim. (İlerleyen bölüm yazılarında spoiler var) Sadece görsellere bakacağım derseniz de rahat olun, panellerin fotoğraflarını ben çektim, herhangi bir spoiler yok. Çizgi romanı henüz okumadıysanız ve fikirlerimi merak ediyorsanız da, ‘Son’ kısmına hemen atlayabilirsiniz. 

Bölüm 1; Sevdiğimiz Karakterlere Dönüş

Toprak krallığında başlayan hikayemiz, ilk panellerde bize tüm ekibi birlikte gösteriyor. Toprak kralı Kuei,topraklarındaki koloniler ile ilgili sıkıntılarını Zuko’ya iletiyor. Ortak bir çözüm bulduklarını düşünerek anlaşıyorlar. 1 yıl sonra, bir suikastçının Zuko’ya saldırmasının ardından, anlaşma pek de beklenildiği gibi devam etmiyor, ve dünya tekrardan Avatar’ın yardımına ihtiyaç duyuyor. İlk bölümde özlediğimiz karakterleri harika resmedilmiş bir şekilde tekrardan görmek, konuşmalarına tanık olmak bizi tam olarak doyuruyor.

Her bir elementin vücudun farklı bölgelerinden alınan güçle büküldüğünü biliyoruz. Hareketler de bu çerçeve içerisinde değişiyor. Panel kullanımının ve karakter çizimlerinin başarısını en çok bu element bükme sekanslarından anlıyoruz. Gurihiru ekibi gerçekten başarılı bir iş çıkarmış. 

Bölüm 2; Maceranın Devamı

Hikayemiz bu bölümde biraz daha heyecan verici bir hal alıyor. Aang, Katara ile Ba Sing Se topraklarına giderken; Toph ve Sokka, Toph’un Metal Bükme Akademisine gidiyorlar. Okulun ateş bükme ustası Kunyo tarafından ele geçirildiğini görünce ise farklı bir yola başvuruyorlar. Bu sırada Toph’un öğrencilerini nasıl seçtiğine tanık oluyoruz ki bence metal bükme loreuna çok sağlam bir bilgi katıyor. 

Bu sırada Resmi Avatar Aang, fan kulübü tarafından harika bir şekilde ağırlanıyor. Çocukluğunu yaşayamadan kendini korkunç bir savaşın içinde bulan Aang’in, evini ne kadar özlediğini tekrardan görüyoruz. 

Zuko içinse işler hiç kolay gitmiyor, kendi benliği ve arkadaşları arasında kalması, onu zor bir seçime sürüklüyor. Yapılabilecek en doğru şeyin, eski ateş kralı babasına danışmak olduğunu düşünen Zuko, çocukluk anılarına ve o zamanlar verdiği kararlara geri dönüyor. Aslında dizide çok başarılı bir şekilde gördüğümüz Zuko’nun karakter gelişimini, bu derece karışık ve hala kendinden emin olmayan bir şekilde görmek bana çok ilgi çekici geldi. Sonuçta çocuğun küçüklükten kalmış travmaları var yahu, ne kadar kolay olabilir ki atlatmak. 

Bölüm 3; Savaş

Verdiğimiz sözleri tutmak, tahmin ettiğimizden daha zor olduğunda ne yaparız? Ya da inançlarımızla çakıştığında? Doğru olanı bildiğimiz halde farklı çözüm yolları aramaya neden başlarız? Aang bu sorulara çözüm ararken, yaklaşan savaşı iyice hissediyoruz. Bu sırada, en sevdiğimiz Kyoshi Savaşçısı Suki‘yi görüyoruz! Metal Bükme Akademisinden Sokka ve Toph’u alıp Zuko’nun ordusuna götürüyor. 

Ordular, direniş, yerli halk ve fan kulüp derken savaş farklı seyrediyor. Bu bölümde görmek, okumak ve yaşamak istediğim hisleri birebir tattığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Katara’nın bakış açısından tutun da, Aang’in düşünceleri, panellerde bize tam olarak hissettirilmiş. Soluksuz okuduğum bir bölüm oldu. 

Son

Sanırım aşık oldum sevgili okurlar, BEN BU HİKAYEYE AŞIK OLDUM! Mükemmel yazılmış bir devam macerası, resmen doyamadım. Okumaya başlamadan önce ‘The Search’ e nasıl bağlanacağını merak ediyordum, bu kadar sağlam olabilirmiş. Her bir karakterin çizimi o kadar karakteristik ki, öncesinde bahsettiğim gibi sanki diziye yeni bir sezon eklenmiş ve biz onu izliyormuşuz gibi bir his uyandırıyor. Panelleri tekrardan öveceğim, çünkü bükme sahnelerinden tutun, duygunun yoğunlaştığı ana kadar harika tasarlanmış.. Cildin sonuna eklenmiş eskiz defteriyse bir o kadar merak uyandırıcı. Çeviriyi övmeden de geçemeyeceğim, Gerekli Şeyler muazzam bir iş başarmış. Avatar Son Hava Bükücü’nün türkçe dublajına zaten hastayım, dönüp dolaşıp izliyorum. Okurken sesler resmen kafamda canlandı. Sokka yine hatırladığımız ‘Sokka’, Katara yine bildiğimiz gibi bilmiş ve sevimli. Bunu tabi ki Türkçe çevirinin başarısına da borçluyuz. ‘The Promise’i önceden İngilizce okuduysanız bile, bence bu cilde sahip olup tekrardan okuyun. Hikaye bazında da, okurken hem kahkaha attım hem de ağladım :’).

Peki siz bu çizgi romanı okudunuz mu? Okumayı düşünüyor musunuz? Düşüncelerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın! Bu sırada ben de diziye  sıfırdan mı başlasam ne?

Karantinada İzleyebileceğiniz 8 Dizi

Pandemiden dolayı her şeyi izledim ve tükettim diyorsanız bir de bizim önerdiklerimize bakın. İçlerinde hem mini dizi hem de 1’den fazla sezonu olan dizileri sizler için seçtik.

Your Honor

Bryan Cranston’ın başrolünü üstlendiği Your Honor, son zamanlarda çıkan en iyi diziler listesine adını yazdırmıştır. Konusuna gelecek olursak… Michael Desiato (Bryan Cranston) New Orleans’da yargıçtır. Karısını kaybedeli 1 yıl olmuştur. Ölüm yıl dönümünde Michael’ın oğlu olan Adam annesinin öldüğü yere gider. Dönüşte herkesin hayatını değiştirecek bir kaza olur. Adam, mafya ailesi olan Baxter’ların oğluna arabayla çarpar ve kötü bir vaziyette ölür. Kana karşı hassas olanların bu sahneleri izlemelerini tavsiye etmem. Dizi bu konuda asla çekimser davranmamış. Adam, babasına olan olaydan bahseder ve polis merkezine gittiklerinde öldürdüğü kişinin mafyanın oğlu olduğunu öğrenirler. Teslim olmaktan vazgeçerler. Çarptığı arabanın kaybolması için siyahi bir insanı tutup çalma süsü vermesini isterler. Tabii her zaman olduğu gibi olan masum insanlara oluyor.

Bölümler geçtikçe dizi daha da heyecanlanmaya başlıyor. Diğer bölüme geçmek için sabırsızlanabilirsiniz. Michael karakterini biraz Walter White ile bağdaştırmak mümkün. Kıvrak zekasını yine hayran şekilde izliyoruz ve yine evladından pek bir hayır görmüyor. Diziyi izlerken sıkça laf edebilirsiniz. Konuyu toparlamak gerekirse 10 bölümden oluşsa bile sistem açıklarını, hala insanları ten rengine göre yargılama olaylarına da değiniyorlar. Final bölümünü de Bryan Cranston yönetmiştir.

Sharp Objects

Psikolojik- gerilim türünde olan bu dizi Gillian Flynn’in aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Sharp Objects, kasabasında öldürülen iki genç kızın hikayesiyle birlikte kendi geçmişini de çözmeye çalışan Camille Preaker isimli muhabirin yaşadıklarını anlatıyor. Uzun zamandır görmediği annesi ve üvey kız kardeşi ile bir araya gelen Camille’nin bir cinayeti çözmek için kendi geçmişinden yararlanmasının ardından işler iyice sarpa sarar. Dizinin başrolünü ise hepimizin hayran olduğu Amy Adams üstleniyor. İlk başta biraz ağır ilerliyor gelebilir ama daha sonra sizi içine çekecektir. Dizi tek sezon olup 8 bölümdür.

A Young Doctor’s Notebook

Rus edebiyatının en güçlü isimlerinden biri olan Mikhail Bulgakov’un mini öykülerinden uyarlanmıştır. Rus devriminin yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde, küçük bir köyde doktorluk yapan Vladimir Bomgard’ın hikayesini anlatıyor. Doktor, modern çağa yeni girmeye hazırlanan bu köyde, batıl inançlı hastalarla uğraşmakla kalmayıp, aynı zamanda kendi kariyer planını da sürekli olarak kafasında kurmaktadır. Bu karakterin orta yaşlı halini Jon Hamm, genç halini ise Daniel Radcliffe canlandırıyor. 2 sezon olup toplam 8 bölümdür. Gülmek istiyorsanız göz atmanızı tavsiye ederim.

Luther

John Luther (Idris Elba), başarılı bir dedektif iken dürtülerine yenik düşmesi sonucu bir hata yaparak yaklaşık 7 ay kadar mesleğinden uzaklaştırılır ve döndüğünde ise hiçbir şey eskisi gibi değildir. Evliliğinde bazı problemler ortaya çıkmıştır ve yaptıklarından dolayı hissettikleri ile arka plana itmeye çalıştığı iç dünyası arasında bir savaş hakimdir. Mesleğine geri döndüğünü öğrendiği gün, karşısına çıkan davada tanıştığı sanık Alice Morgan ile arasında garip bir bağ oluşur. Başarılı dedektifimiz meslek arkadaşları ile birlikte çeşitli davaları çözmeye çalışırken yer yer onun iç dünyasına ve özel hayatına dahil oluyoruz. Suç,gerilim,drama türünde olan Luther 5 sezon 20 bölümdür.

Banshee

Bir zamanlar ülkenin en ünlüleri arasında yer alan mücevher hırsızı hapishaneden yeni çıkmıştır. Yeraltı dünyasından bir arkadaşının yardımıyla, hapishaneye düşmesine neden olan soygundan kazandıklarına sahip olan eski ortağının peşine düşer. Ama aradan 15 yıl geçmiştir ve Anna olarak tanıdığı kadın artık Carrie ismini kullanan saygın bir emlakçıdır. Pırlantaların peşine düşen mücevher hırsızımız, kasabaya yeni şerif ile aynı anda gelir ama birkaç olaydan sonra kahramanımız Şerif Lucas Hood kılığına girer ve kasabaya kendisini öyle tanıtır. Banshee korkunç derecede kanunsuz bir kasabadır. Hood’da hemen bu durumu benimser, ancak bir yerlerde Bay Tavşan ismiyle tanınan bir patron daha vardır. Bu adam da on beş sene önce pırlantalarını çalan ikiliyi aramaktadır. Dizinin başrolünü The Boys ile kendine hayran bırakan Antony Starr üstleniyor. Pek bilinmeyen biri dizi olduğundan izledikten sonra iyi ki izlemişim diyeceksiniz. Tabii izlerken şerif ile göz göze gelmemeye dikkat edin. 4 sezon 38 bölümdür.

 Maniac

Her biri kendince sebeplerden ötürü gizemli bir ilaç firmasına deneklik yapan iki yabancı olan Annie Landsberg (Emma Stone) ve Owen Milgrim’in (Jonah Hill) hikayesini konu alıyor. Annie annesi ve kız kardeşi ile ilişkilerini koparmış ve amaçsızdır. Zengin bir New Yorklu sanayicinin beşinci oğlu olan Owen ise tüm hayatını tartışmalı bir şizofreni teşhisi ile mücadele ederek geçirmiştir. İkisinin de hayatı çığrından çıkmışken, Dr. James K. Mantleray kendilerine radikal bir farmasötik tedavi vaadinde bulunur. İlacın yaratıcısı Dr. Mantleray bu tedavinin akıl hastalıkları ve kalp kırıklıkları gibi akılla ilgili her türlü sorunu iyileştirebileceğini öne sürer, üstelik üç günlük deneme programında hiçbir yan etki ya da komplikasyon görülmeyeceği ve deneklerin yaşadığı tüm sorunların sonsuza dek çözüleceği iddia edilir. Ancak işler hiç de planladığı gibi gitmez. Karakterlerimizi birden fazla kılıkta izliyoruz. Emma Stone’a aşık değilseniz bu diziden sonra kesinlikle aşık olacaksınız. 1 sezon 10 bölümdür.

Olive Kitteridge

Elizabeth Strout’un Pulitzer ödüllü romanı “Olive Kitteridge”den uyarlanmıştır. Sert görünümünün altında sıcak bir kalbe sahip olan Olive Kitteridge’in gözünden hayatı izliyoruz. 25 yılı kapsayan hikaye Olive’in eşi Henry, oğlu Christopher ve çevresindekilerle kurduğu ilişkilere odaklanıyor. Zaman zaman Olive’e davranışlarından dolayı kızsak bile asla kötü bir amacı olmadığını biliyoruz. Bazı insanlar duygularını açıkça gösteremiyor. Oscar ödüllü Frances McDormand her zamanki gibi oyunculuğu ile kendine hayran bırakıyor. Richard Jenkins ve Bill Murray de Frances McDormand’a eşlik eden oyunculardan. 7 Emmy ödülünün sahibi olan mini dizi 4 bölümden oluşuyor.

Unorthodox

19 yaşında olan Esty, Williamsburg, Brooklyn’deki’deki gerici Ortodoks bir topluluk arasında yaşayan ve mutsuz bir evliliğe sahip olan bir kadındır. Kendisini farklı olan tanımlayan Esty, ne evliliğine adapte olabilmiştir ne de ailesine. Bütün her şeyden bunalan Esty, yeni bir hayata başlamak için Berlin’e annesinin yanına kaçar. İlk gününden üniversite öğrencileriyle arkadaş edinir. Gerçek dünyayı ve kendini keşfetmeye başlar. Bir yandan kocası ve kocasının kuzeni Esty’i geri götürmek için Berlin’e gelir. Kovalamaca başlar. Dizi, flashbackler ve günümüz arasında ilerliyor. Bu açıdan başarılı olmuş. Modern Çağda hala kadınları gerici kafa zihniyetini benimsetmeleri maalesef üzücü. Kadınlar, erkeklerin baskıları olmadan özgürce yaşamalı. Mini Dizi olan Unorthodox 4 böümden oluşuyor.

Diziler hakkındaki yorumlarınızı bizlerle paylaşmayı unutmayın.

 

Succession: Son Yılların En İyi Dizilerinden Biri

Geçtiğimiz günlerde streaming platformları üzerine yazdığım yazıdan sonra Bein Connect’in fiyatının beklediğimden ucuz olması beni şaşırtmıştı. Ben de bunun üstüne Bein Connect üyeliği aldım. Gözümü hemen geçtiğimiz sene Emmy Ödüllerinde dikkatimi çeken Succession’a diktim ve az önce ikinci sezonunu da bitirmeme dayanarak söylüyorum ki: HBO sen biz drama izlemeyi seven izleyiciler için bir lütufsun! 

Drama dizileri biliyorsunuz ki uzun ve diyalog temelli oldukları için diğer dizilere göre daha yavaş ve ağır olurlar. Tek oturuşta “Altı bölüm Six Feet Under izleyeyim.” diyemezsiniz kolay kolay. İzleyebilirsiniz ama yorar. Succession bana bunu asla hissettirmedi.  Succession 2020 yılı Emmy Ödüllerini adeta süpürdü desek yeridir. Drama Dalında On Sekiz adaylığı bulunan ve bunların 5 tanesini kazanan Succession herkese adından söz ettirmiş oldu.

Waystar Royco

Succession, Roy Ailesinin sahibi olduğu, büyük medya imparatorluğu Waystar Royco üzerinden yürüyor. Roy Ailesinin iç sorunları şirketler arası rekabet, CEO seçimleri ve yolsuzluk davaları içeriyor. Çok yoğun bir iktidar savaşı, şirketler savaşı anlatısı veriyor bizlere. Teknolojinin, “Eski Medya” olarak adlandırılan şirketlere olan etkilerini, politikanın medyayla bağını sert ve eleştirel olarak gösteriyor.  Şirketin başında ailenin babası Logan Roy oturmakta. Logan Roy artık yaşlanmıştır. Herkes ondan yerine geçecek kişiyi açıklamasını beklemektedir. Oğlu Kendall en güçlü aday olarak görünmektedir. Kendall göreve geleceği günü beklemektedir. Ama Logan Roy’un aklında başka planlar vardır. Genel temasıyla dizinin konusu bu aslında. Adından da anlayacağınız gibi “Halefiyet” üzerine kurulu. Dıştan etkenler ve iç çatışmalarla seyir zevki yüksek bir o kadar da gergin olaylar serisi sunuyor bize.

Roy’lar

Aslında düşünüldüğünde Roy Ailesinin, klasik yozlaşmış amerikan zengin ailelerinden bir farkları yok diyebiliriz. Her şeyi yöneten  baba Logan, işlerle çok ilgilenmeyen kendi yolundan giden büyük abi Connor. Diğerlerine göre daha iyi niyetli olan ortanca erkek çocuk Kendall. Aralarında en zeki ve kurnaz olan Shioban ve bir adet joker. Nerde ne konuşacağını bilmeyen, yaptığı kırıcı esprilerle pislik olarak tanımlanan Roman. Roy’lara sonradan katılan Logan’ın eşi Marcia, Shiv’le evlenme hayalleri kuran Tom ve Logan’ın yeğeni olan Greg. 

İşte burada HBO devreye giriyor. Aile içi entrikaları, dinamikleri yoğun ve o kadar akıcı olan diyaloglarla, olay örgüleriyle anlatmışlar ki hiç sıkılmıyorsunuz akıp gidiyor dizi. Çekiminden de kaynaklı aşırı bir doğallık var dizide. Her kardeşin bir olay örgüsü var ve yeri geldiğinde de kesişiyorlar doğal olarak. Olaylara yaklaşımları karakterlerinden dolayı farklılık gösteriyor ve tartışmalar o zaman alevleniyor. Gizli ittifakların yapıldığı, kimsenin ne kadar sevse de birbirine güvenmediği anlar oluyor. Diziyi güzel yapan da bu gerilim. İzlerken olaylar  gerçekten yaşanana kadar inanamıyorsunuz önceden yapılan planlara. Hep bir ters köşe oluyor.

brian cox succession ile ilgili görsel sonucu

İnci Gibi Oyunculuklar

Bu konuya ayrı bir parantez açmak istiyorum doğrusu. Oyunculuklar tek kelimeyle harika. Logan Roy’u oynayan Brian Cox döktürmüş desem yeridir. Logan’ın ağır ve sert karakterini, “OH FUCK OFF” diye bağırmasını, harika mimik ve tonlamalarla hayata geçirmiş. Emmy Ödüllerinde “Bir Drama Dizisinde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü” kazanan Jeremy Strong da keza harika oynamış. Kendall’ın bıkmış, sindirilmiş karakterini sıfır hatayla yansıtmış.  Bir de Roman rolüyle Kieran Culkin’e dikkatiniz çekmek istiyorum.  Uzun zamandır izlediğim en temiz ve gerçek hissettiren oyunculuklardan biriydi. Roman’ın kimseyi ciddiye almayan kişiliğini yüz ifadeleriyle adeta yaşamış. Bu isimlerin haricinde diğer tüm oyuncu kadrosu tertemiz iş çıkarmışlar. İzlerken gözüme batan bir tane bile sahne yoktu.

Müzikleri

Dizi, film ve oyunlarda müzik kullanımının ne kadar da önemli olduğunu ve sahnelere olan katkılarını artık hepimiz biliyoruz. Nicholas Britell’in bestelediği yaylı çalgılar ve piyano eşliğinde ilerleyen müzikler diziye harika katkılar yaptıkları gibi dizi haricinde dinlendiğinde size harika katkılarda bulunuyor. 

Son olarak söylemek gerekirse. Kaliteli bir drama dizisi izlemek istiyorsanız, kesinlikle göz atmanızı tavsiye ediyorum. İki sezonu yayınlanmış olan dizinin yeni sezonunun 2021 yılında geleceği söyleniyor. Tabii bu durum pandeminin getirdiği zorluklar yüzünden değişebilir. O harika ikinci sezon finalinden sonra beklemek zor olacak gibi. Okuduğunuz için teşekkür ederiz. Siz neler düşünüyorsunuz?  Bizlerle paylaşın!  

WandaVision: Marvel Geri Döndü

Hevesle geride bıraktığımız 2020 yılının ardından yeni yıla yeni serisi ile giren Marvel, ilk kez bu kadar uzun zamandır bir içerik çıkarmamasının üzerine fanlarına Disney+’tan seslendi.

Geçtiğimiz günlerde izleyicisiyle buluşan ve süper kahraman severlerin heyecanla beklediği WandaVision’ın ilk iki bölümü yayınlandı. Bizler de bu iki bölümü izleyip, sizler için incelemeye koyulduk. Henüz WandaVision’ izlememiş olanlar merak etmeyin, incelemedeki spoiler uyarısını görene kadar gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz. Sanmıyorum ama ola ki Endgame’i de izlemediyseniz yazının geri kalanında spoiler ile karşı karşıya kalabilirsiniz.

Wanda ve Vision Sitcom’da Buluşuyor

Endgame’de yaşanan tatsız olayların sonrasında tanıdık yüzler görmek izleyicileri rahatlatsa da, dizinin gizemli havası seyirciye henüz dizinin keyfini çıkarma şansını vermiyor. Sevilen karakterleri aylar sonra ekranlarda gören hayranlar bu durumdan ne kadar memnun olsa da, Marvel dizinin belirsiz gidişatıyla kafalarda soru işareti bırakmaya devam ediyor.

En son perişan halde bıraktığımız Wanda’nın, dizideki 1950’lerin komedisinden fırlamış görselliği ve tavrının insanın üzerinde gülümseten bir etkisi olduğunu söylememiz gerek. Marvel’ın üzerimizde bıraktığı bütün o kasvetten ve üzücü havadan birazcık da olsa uzaklaşmamızı sağlıyor. Fakat bu peri masalı çok fazla uzun sürmeyecek gibi duruyor.

4.Faza Hazırlık

WandaVision ile yeni bir faza geçen Marvel bizleri bu fazın içerisine henüz tamamıyla dahil etmiş değil. Bu diziyle -en azından ilk birkaç bölümüyle- bizleri yeni Marvel’a sokmadan önce ısındırıyor gibi duruyor.

WandaVision’ın sonunun Dr Strange’in yeni filmine bağlanacağını çıkan haberlerden duymuştuk. Bu nedenle dizinin ilk bölümlerinin sakinliğini koruyacağını ve her geçen bölüm heyecanın artacağını, en sonunda ise izleyiciyi ekran başına kilitleyecek bir sezon finaliyle veda edeceğini düşünüyoruz.

Dizi, sonrasında çıkacak Spider-Man 3 ve Doctor Strange in the Multiverse of Madness filmleriyle gelecek olan heyecanlı bir maceranın ilk adımlarını atmış oldu. Her ne kadar hızlı bir başlangıç yapmamış gibi görünse de dizi hakkında pek çok teori ve yer alacağı düşünülen isimler de şimdiden hayranlar tarafından tahmin edilmeye başlandı.

Sır Gibi Devam Ediyor

Teorilerin giderek büyüdüğü dizi için her geçen gün yeni bir easter egg veya yaşanması olası bir olay ortaya atılmakta. Dizinin ilerleyen bölümlerinde açığa çıkacak olan bu sırları Marvel ilk iki bölümde gözümüze sokmadan yerleştirmeyi çok iyi başarmış.

Bir komedi dizisi girişi yapan WandaVision, bizleri gerecek sahnelere de sahipti. Herhangi bir bilgi sızdırmadan bahsetmek gerekirse, dizinin sitcom’lara yakışan siyah-beyaz ve 4:3 kamera oranı güldürücü etkene katkısı da olsa, zaman zaman bu etkenler bir siyah-beyaz korku filmlerinin gerici anlarına dönüşebilir. Sizi That 70’s show komedisinden alıp Psycho ürkünçlüğüne sürükler.

İlk iki bölümüyle karşımıza ilginç anlarıyla çıkan WandaVision’ın diğer bölümlerini de sabırsızlıkla bekliyoruz. Keyifli anlardan rahatsızlığa ve gerçekliğe doğru adım attığımız bu macera her Cuma 5 Mart’a kadar seyircisiyle Disney+’ta buluşacak. 9 bölümlük bu maceranın ilk iki bölümünü izlediyseniz spoilerlı yazımızla devam edebilirsiniz. Fakat izlemeyenler için bundan sonraki kısımların spoilerlı olacağını söylemem gerek.

Dikkat Spoiler Var!

Spoilerlı İnceleme: Neler Kaçırdık

Dizinin yayınlanan iki bölümünün diğer bölümlere hazırlık niteliğinde olması Marvel hayranlarının bölümler hakkında heyecan verici geri bildirimler yapmamasına sebep oldu.

Henüz büyük spoiler verilebilecek bir içerikle karşılaşmamış olunsa da dikkatli izleyen hayranların gözünden kaçmayan birkaç detayı önünüze sereceğiz.

Siyah, Beyaz ve Kırmızı

Dizinin eski dönemlerden günümüze doğru yol almasıyla başladığımız siyah-beyaz dönemde araya giren renkler mutlaka ilginizi çekmiştir. Dizinin hayranları tarafından düşünülen bir teoride diziye renk giren her sahnenin gerçeklikle bağlantılı olduğu öne sürülüyor.

Peki nedir bu gerçeklik? Wanda bildiğiniz gibi Endgame’de çok sevdiği Vision’ı kendi elleriyle feda etmek zorunda kaldıktan hemen sonra Thanos tarafından geri getirilip tekrar ölmesini izlemeye itildi. Yaşadığı bu travmadan sonra neler atlattığını merak edenler için WandaVision bir kapı olacak da olsa, henüz Wanda’nın Endgame olaylarını nasıl kaldırdığına şahit olamadık. Bu nedenle pek çok fanın da tahmin ettiği üzere bu gerçekliğin Wanda tarafından yaratıldığı düşünülmekte.

Bu teoride, Vision’ın kaybını yaşadıktan sonra hayatına onsuz devam etmek istemeyen Wanda’nın yarattığı gerçekliğe, mutlu bir evlilik ve kusursuz bir hayat ile hapsolmuş durumdayız. Düşünülenlere göre Wanda’ya bunu kimse yaptırmıyor. Her ne kadar radyoda duyduğumuz “Wanda bunu sana kim yapıyor?” sözü düşündürse de, hayranlar Wanda’nın Vision’sız yaşayamadığı için oluşturduğu bu dünyaya kendi isteğiyle kapandığını düşünüyor.

Marvel’ın İpuçları ve Daha Fazlası

Kısa gibi görünen toplam 40 dakikalık bu iki bölüm, düşünmeden izleyip gidenler için keyifli bir komediye dönüşebilirken; işaret ve teori kovalayan hayranlar için yoğun bir araştırmaya dönüşebilir.

Marvel’ın bıraktığı birçok işaretin ileriki bölümler için izleyicilere kapı açtığı düşünülmekte. Hadi gelin bu işaretler nelermiş bir bakalım.

1) Reklamlar

Dizinin ilginç yanlarından birisi de arada giren değişik reklamlardı. Her ikisinde de tanıdık izler olan bu reklamlar fanlar tarafından Wanda’nın kaybettiği kişileri temsil ediyor.

İlk reklamımız bir tost makinası reklamı. Anlam veremeden izlediğimiz bu tost makinasına yapılan bir zoom sayesinde Stark Industries logosuna şahit oluyoruz. Pek çoğumuz için bir şey ifade etmeyen bu tanıdık logo, bazı hayranlara göre Wanda ve Pietro’nun Stark Industries tarafından üretilen bir bomba nedeniyle ailelerini kaybetmesini ve kendilerinin patlamayan bir bomba tarafından şans eseri kurtulmasını simgeliyor.

Ayrıca tost makinası çalıştırılırken çıkardığı sesin Tony Strak’ın kostümünün silah ortaya çıkarttığında veya ateş etmeye çalıştığındaki sesle aynı ses olduğu söyleniyor.

İkinci reklamımız ise bir saat reklamı. Üzerinde Hydra logosu olan bir Strücker saat. Bu isim tanıdık mı geliyor? Gelmeli de. Çünkü Wanda ve Pietro’yu kiralayan ve üzerinde deneyler yapan Hydra ilşikili Baron Von Strücker’i temsil ettiği söyleniyor.

2) S.W.O.R.D

Dizinin pek çok farklı yerinde logosu bulunan SWORD, çizgi romanlarda SHIELD’ın bir tür ‘uzay versiyonu’ olarak hareket eden bir terörle mücadele ve istihbarat ajansıdır. Ancak WandaVision’da SWORD’un kısaltmasının değiştirildiği gözlemlenmiştir. Sentient World Observation and Response Department yerine Sentient Weapon Observation Response Division kullanıldığı belirlenmiş.

3) Bir Portal Mı?

Önceden de bahsettiğim gibi dizide çeşitli SWORD logoları görünüyor. Sadece görünmekle kalmayıp, Wanda’nın bu hayali dünyasını uzaktan da izleyebildiklerini bir bölüm sonunda görebiliyoruz. Fakat tüm bunların yanında ilginç olan bir detay daha hayranların gözünden kaçmıyor.

2.bölümün sonunda Wanda ve Vision’ın evlerinin önündeki kanalizasyondan çıkan bir arıcının SWORD logolu kıyafeti gözümüze çarpıyor. Fakat şaşırmamız gereken kısmın burası olmadığı da izleyiciler tarafından keşfedilmiş. SWORD ajanı olduğu düşünülen kişinin çıktığı kanalizasyon kapağı, bölümün başlarında yerinde olmadığı fark ediliyor.

SWORD ajanı Wanda’nın hayal dünyası ile bir kapı kurabiliyor mu yoksa henüz yeni mi başarmışlar bilmiyoruz fakat Wanda’nın onları mahallesinde istemediği kesin. Çünkü SWORD ajanını gören Wanda zamanı geri alarak bu durumdan çıkıveriyor.

4) Yan Karakterler Pek de ‘Yan’ Değillermiş

Heyecanlı komşu Agnes’ımız sandığımız kadar masum olmayabilir. Çizgi roman severlerin tanıdık olduğu Agatha Harkness ile ilişkilendirilen bu karakterin bir cadı olduğu ve zamanında Fantastik Dörtlü çizgi romanlarında belirdiği biliniyor.

Yetenek gösterisi için yapılan toplantı sırasında kadınlar arasındaki sohbet, seyirciye dizinin gerçek kötüsünün kim olduğuna dair bir ipucu verebilecek potansiyel bir gönderme olabilir.

‘Şeytan’ ile ilgili geçen bir muhabbette kullanılan bir satır izleyicinin ilgisini çekiyor. Dottie’nin “Şeytan ayrıntıdadır.” cümlesine karşı Wanda’nın kulağına “Olduğu tek yer orası da değildir.” diye fısıldayan Agnes’ın Mephisto için gönderme yapıldığı düşünülmektedir. Mephisto karakteri Marvel’ın en korkutucu kötülerinden olmakla beraber, boyutlararası bir iblis ve cehennemin hükümdarıdır.

Yeni Bir Marvel Dönemine Biz Hazırız, Peki Ya Siz?

Verilen uzun aradan sonra yayınlanan ilk Marvel içeriği olan WandaVision çoğunluğun beğenisini çoktan kazandı bile. Gerek farklı konsepti, gerekse ilgi çekici detaylarıyla 20 dakikaya pek çok şey sığdırmayı başaran WandaVision’ın ilk iki bölümünü bizler eğlenerek izledik.

Marvel’dan farklı türde bir içerik görmek heyecanımızı arttırdı ve bizlere her haftanın sonunda izleyecek içerik verdi. İzlerken bu kadar detayı fark edemedim diye üzülenlerdenseniz, üzülmeyin daha önümüzde 7 bölüm var.

Yeni karakterleri ve sürpriz konuklarının olacağını düşündüğümüz ileriki bölümler için biz sabırsızlıkla bekliyoruz. Siz WandaVision’ı nasıl buldunuz? Fark edilmediğini düşündüğünüz bir detay varsa bizlerle yorumlarda paylaşabilirsiniz. Keyifli izlemeler.

Hangisine Üye Olunmalı?: Streaming Platformlarını Konuşuyoruz!

21. yüzyılın ortalarına yaklaştığımız şu günlerde, malumunuz her geçen gün klasikleşmiş uydu televizyonu değerini kaybediyor.  Bu olay artık neredeyse herkesin haberinin olduğu Netflix sayesinde yaşanıyor. Netflix’in araladığı bu kapıyı, arkasından bir dünya dolusu streaming platformu daha da açarak artık yepyeni bir yayın çağına girdiğimizi resmen tescillemiş oldular.

Aylık abonelik sistemleri her yerden karşımıza çıkar oldular. Netflix, Prime Video derken liste uzayıp gider oldu. Hangi birine para yetiştireceğimize şaşırır olduk. Bunu düşünerek, bugün sizlerle ülkemizde yayın yapan bu platformları değerlendireceğiz. Fiyatları olsun, içerik tipleri olsun hepsinden bahsedeceğiz.

Netflix – 17,99₺

Tarihler 1997’yi gösterirken Amerika’da Reed Hastings ve Marc Randolph isimli iki girişimci internet üzerinden film kiralamayı sağlayan Netflix’i kurdu. Netflix.com’un kurulmasından sonra ise artık aylık abonelik sistemine geçerek günümüz Netflix’inin temellerini attılar. Sonrasında ise  hepimizin bildiği gibi şirket yayın platformlarında tepedeki yerini aldı. 

Netflix ülkemize 2016 yılında geldi. Ülkemiz de böylece streaming platformlarıyla tanışmış oldu. Netflix üç tip abonelik sunmakta;

ÜYELİK ÇEŞİDİ FİYATLAR AYRICALIKLAR
Temel üyelik: 17,99 TL/ay Aynı anda tek cihaz, SD çözünürlük.
Standart HD: 29,99 TL/ay Aynı anda İki cihaz, HD çözünürlük.
Özel Ultra HD: 41,99 TL/ay Aynı anda Dört cihaz, Full ve Ultra HD çözünürlük.

Gelelim Netflix’in içerik tiplerine. Netflix şirket politikası olarak miktarı kaliteden daha önemli görüyor. Kendileri üzerimize kürekle içerik atıyorlar. Maalesef hepsi de iyi olmuyor. Fakat şöyle ki herkese göre bir içerik de çıkıyor içeriden. Netflix bence biraz maden gibi. Kazmak lazım, hiç bilinmeyen ama iyi olan çok içerikleri de var. Kendi içerikleri haricinde de çok fazla başka yapım şirketlerinden içerik barındırmakta. Son iki yılda çıkardıkları yerli içerikleri de unutmamak lazım. Ama unutsak da olur gibi zira malumunuz biraz sönük kalıyorlar. 

Amazon Prime Video – 7.90₺

Canımız ciğerimiz Jeff Bezos’un adeta “Hepinize benden Prime üyeliği” diyerek ülkemize sadece ve sadece 7,90 TL fiyatla gelen Prime Videodan bahsedelim biraz da. Amazon dünyanın en büyük şirketlerinden biri ve çok fazla kolu var. Durum böyle olunca Prime üyesi olduğunuzda, sadece Prime Video platformuna üye olmuyorsunuz. Amazon’da çoğu üründe kargo ücreti ödemiyorsunuz. Prime Gaming’le bir çok ödüle ve Twitch’te sevdiğiniz  bir yayıncıya ücretsiz destek olabiliyorsunuz. İçerik olarak daha az olmasına karşın kaliteleri Netflix’e göre daha üst seviyede. Mad Men, The Office, The Man In The High Castle, Tales From The Loop gibi kaliteli dizilere sahip. Ama tabii ki gelmiş olanlar değil gelecek diziler de çok dikkat çekici. İkinci Çağı konu alacak Yüzüklerin Efendisi dizisi ve Zaman Çarkı gibi iki büyük seriyi anlatacak diziler hiç de az olmayan bütçelerle geliyorlar. Heyecanla bekliyoruz. 

Bein Connect – 14.90₺

Bein Connect doğrusunu söylemek gerekirse HBO’dan geçiniyor. HBO dizileri çıktığı günün ertesinde ve hatta aynı gün Bein Connect’te yerini alıyor. HBO’nun da günümüzdeki en iyi dizileri yapan firmalardan biri olduğunu varsayarsak bu Bein’in elinde büyük bir koz. Üyelik ücreti olarak aylık 14.90  ve eğer yıllık almak isterseniz de 99 lira olarak şu anda üye olabilirsiniz. İçeride gerçekten de kalite ve drama kokan diziler var.

BluTv – 22.90₺

BluTv bence en kaliteli yerli streaming platformumuz. İçerikleri de yeri geldiğinde farklı ve kaliteli olabiliyor.  Yerli dizileri Netflix’in yaptıklarından kat ve kat daha kaliteli oluyor. Sanat filmleri açısından da diğer platformlardan ayrılıyor. Yakın zamanda da bazı HBO dizilerini bünyelerine kattılar. Şahsen beni de orada kazandılar. Ama bazı eksikleri var. BluTv’nin site arayüzünde ve kaldığın  yerden devam etme kısmında çok sorunları var. Farklı cihazlarda senkronizasyonu arada sapıtabiliyor. Ekstradan değinmek istediğim olay ise içeride ayrıca para verip alınan filmler olması.  Aylık para verdiğim bir uygulamada ayrıca para veriyor olmak bence bu sistemle çelişen bir şey.  BluTv aylık olarak 22,90 TL ve yıllık olarak da 154,80 TL. 

Exxen – 10₺

Acun Ilıcalı’nın “Bensiz olmaz” diyerek kurduğu ve Netflix gibi  üzerimize kürekle içerik attığı Exxen, geçtiğimiz günlerde yayın hayatına başladı. İçerik olarak içerisinin ikinci bir Youtube olduğunu söyleyebiliriz. Orkun Işıtmak, Enes Batur, Konuşanlar isimli stand-up gösterisiyle tanınan Hasan Can Kaya ve bir çok Youtuber’ın içeriklerini görebilirsiniz. Tabi içeride sadece bu içerikler yok. Usta oyuncu Haluk Bilginer’in de olduğu Şeref Bey dizisi gibi  Sihirli Annem gibi içerikler de bulunmakta. Ücretine gelirsek aylık olarak 9,90 TL’ye üye olabilirsiniz ama bu üyelik reklamlı bir üyelik. Reklamsız izlemek istiyorsanız 19,90 TL ödemeniz gerekiyor. Zaten Youtube’da benzerleri yapılan bu içeriklere ayda 20 lira vermek şahsen bana mantıklı gelmiyor. Exxen’e üye olmak yerine Youtube Premium üyesi olup reklamsız o içeriklerin benzerlerini görebiliriz gibi geliyor. Tabii ki karar yine de sizlere kalıyor.

Gain ve Puhu Tv

Bunların haricinde yine bir çok servis daha bulunmakta. Gain tamamen ücretsiz olarak katılmıştı biliyorsunuz ki. Onun ile ilgili yazımıza da buradan ulaşabilirsiniz. Puhu Tv vardı hatırlar mısınız? Hani Fi, Çi serisiyle, Şahsiyet ile milyonları kendilerine çekmişlerdi. Puhu Tv hala aktif bir platform ama eskisi gibi içerikler üretmeyi bıraktılar. En son platformlarına özel olarak  Jet Sosyete gelmişti. Şu anlık sessiz bir konumdalar umarız gelecekte onlar da geri dönerek bizleri Şahsiyet gibi dizilerle buluştururlar.

HBO Max ve Disney +

Disney + ve HBO Max en çok ilgimizi çeken platformlardan olsalar da henüz ülkemize gelmedikleri için onları kullanamıyoruz. Geldiklerinde kısa sürede ülkemizde popülerleşeceklerini düşünüyoruz. Hangi fiyattan ülkemizde yer alacaklarını bilmesek de Amazon Prime’ın rekabetçi fiyatının onları da etkileyebileceklerini düşünüyoruz.

Hepinize okuduğunuz için teşekkürlerimi sunarım. Daha ülkemize gelmemiş bir çok platform var. Hepsini bekleyen büyük bir kitle de olduğu söz konusu. Siz en çok hangi platformun gelmesini istiyorsunuz? Bizlerle paylaşın!

Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere!

 

Yazan: Sencer İnanç Sarı

10 Bin Adım: Kısa Seyirler ve Gain Medya

10 Bin Adım, son zamanlarda piyasada yerini alan mobil platform Gain‘de karşıma çıkan, kaçırsam çok pişman olacağım işlerden bir tanesi. Şimdilik Gain’de sadece iki bölümü olan bu mini serinin her bölümü hemen hemen 10 dakikadan oluşuyor. Tıpkı bir hap gibi olan dizi 10 dakikalığına sizi keyiflendirmeyi başarıyor. Tam olarak Gain’in hedeflediği şekilde.

Nedir bu Gain Medya?

Gain Medya, 3 saat süren, yerli dizilerin karşısında ufacık silahıyla oldukça güçlü bir duruş sergileyen, size kısa, tek atımlık içerikler sunmayı amaçlayan bir streaming platform. Mobil uygulamasını ücretsiz bir şekilde indirip, 10 Bin Adım’a ve Gain Medya’nın kısa ve hafif içeriklerine ücretsiz bir şekilde ulaşabilirsiniz. Kim bilir, belki de uzun uzun filmlere, dizilere vakit ayıramadığımız, mental olarak uygun olmadığımız, belki yemeğimizi yerken göz atmalık bir şeyler aradığımız dönemlerde Gain tam ihtiyacımız olan şeydir.

Streaming platformlar gittikçe çoğalıyor ve neredeyse kafamızı uzattığımız her köşede yeni bir streaming platform ile burun buruna geliyoruz. Gain’in bu platformlardan ayrılan bir özelliğinin olması, daha farklı bir amaca hizmet etmeye çalışması oldukça hoş. İçerikler bizden uzun uzun saatlerimizi ayırmamızı isterken, Gain şimdiki zamanı yakalamaya çalışıyor.

Gelelim 10 Bin Adım’a

İsminden de çıkarım yapılabileceği üzere, 10 Bin Adım, sağlıklı olmak adına birlikte her gün 10 bin adım atmak üzere sözleşen eski sevgilileri anlatıyor. Bölümler öyle minimal ki, çiftimiz sadece yürüyorlar ve tatlı tatlı atışıp sohbet ediyorlar. Yürüyüşleri beklenmedik olaylara doğru kıvrılıp sizi oldukça eğlendiriyor. Piyasada gittikçe çoğalan, kaygılar güden, bizi sıkan, uzun saatler boyunca boğan yapımlar arasında 10 Bin Adım taptaze bir nefes gibi, doğal ve rahatlatıcı.

Fazladan hiçbir şey yok, büyük masraflara ve setlere, karmaşık senaryo ve hikayelere yer yok. Dizi, sadece eğlenceli diyaloglarıyla, hayatın içinden bir parçayı alıp tabağınıza koymasıyla tüm bunların eksikliğini kapatıyor, hiçbirini aramıyorsunuz. Böyle oluşu fazladan bir samimiyete yer kazandırmış bile diyebiliriz.

Engin Günaydın, kendine biçilen rolü daha da renklendirmiş. Ezgi rolündeki Devin Özgür Çınar ile de çok keyifli bir dinamik yakalamayı başarmışlar. Kamera önünde olduğu gibi, kamera arkasında da yine bu iki isim var. Engin Günaydın ve Devin Özgür Çınar, dizinin hikayesini birlikte yazmışlar. Bu iki ismin yer aldığı böyle bir dizi de, Gain’in ismini duyurmak için tam bir nokta atışı olmuş diyebiliriz. 

Gain’e bir şans vermek isterseniz, toplamda sadece 20 dakikanızı ayırıp 10 Bin Adım’a göz atabilirsiniz. İnanın tadı damağınızda kalıyor.