Kotaro Lives Alone: İzleyebileceğiniz En Tatlı ve Hüzünlü Animelerden

Kotaro Lives Alone, 4 yaşında tek başına bir dairede yaşayan Kotaro‘nun komşularıyla olan ilişkisini ve bu durum içerisinde yaşanan kimi zaman eğlenceli kimi zaman ders niteliğindeki anlarını konu alıyor. Bu açıdan bakınca eğlenceli vakit geçireceğiniz bir anime gibi dursa da, izlerken her dakika süregelen bir ağırlık hissi veriyor insana. Kimi zaman gerçekten üzücü oluyor ve üzerinize çöken ağırlık daha çok hissettiriyor kendini, gözlerim dolarak izledim.

Kotaro’yu tanıyalım; 4 yaşında, samuray döneminde yaşayan birisi gibi tatlı ve komik bir konuşması var, tam bir centilmen. Ve evet, tek başına yaşıyor. Ancak ufacık boyunu ve zaman zaman ortaya çıkan çocuksu motivasyonlarını göz ardı ederseniz, tek başına yaşamasını garipsemeyeceğiniz kadar olgun ve sorumluluk sahibi. Ailesine ne olduğu konusunda Kotaro’nun olaylara tepkilerinden oldukça kalp kırıcı çıkarımlara varıyorsunuz. Psikolojik ve fiziksel olarak yaşadığı şiddetin izlerine rastlıyorsunuz ve bu centilmen ufaklığa sımsıkı sarılmak istiyorsunuz. Buna rağmen Kotaro, yaşadıklarından ailesini sorumlu tutmuyor ve suçlunun kendisi olduğuna inanıyor. Bu da kalbinizin sıkışmasına sebep oluyor izlerken. Komedi ve dram unsurları çok başarılı bir şekilde iç içe geçip birbirine karışmış.

Ailesi olmamasına rağmen Kotaro tamamen yalnız sayılmaz. Yan komşusu işleri pek de iyi gitmeyen bir manga çizeri. Kotaro ile tanıştıkları ilk andan itibaren, ona abilik yapıyor, kanatları altına alıyor. Sadece onunla değil, Shimizu Apartmanı’nda yaşayan herkesle sıkı bağlar kuruyor. Apartman sakinlerinin her biri oldukça renkli ve alışılmadık karakterler. Bu da animeye güzellik katan özelliklerden bir tanesi. Kotaro’nun etrafında dönen ve diğer karakterler arasında seken olay örüntüleri sürekli renk değiştirip seyir keyfini arttırıyor.

Anime sizi sadece güldürüp ağlatmıyor, çocuk ihmaline, istismarına karşın mesajlar taşıyor ve bir amacı olduğunu hissettiriyor. Çocukların karşılaştıkları en ufak olayda dahi kendilerine biçebilecekleri ağır payın, yaklaşımınız konusunda dikkat etmeniz gerekenlerin farkına varıyorsunuz.

Mami Tsumura’nın aynı isimli mangasından uyarlanan anime, Netflix’te 10 bölümüyle mevcut. Netflix’te izlediğim en iyi animelerden biri olduğunu belirtmem gerekir, vakit ayırdığınıza pişman olmazsınız. Her şeyden öte, elinde tahta kılıcıyla cesur bir samuray gibi gezen ve herkesi kendinden önce düşünen Kotaro’yla tanışma fırsatını kaçırmamanızı öneririz.

Yazar: Pınar Gökoğlu

The Witcher: Nightmare of the Wolf

Hepimizin bildiği, üzerinden yıllar da geçse adını ağzımızdan düşüremediğimiz The Witcher serisine yeni bir film eklendi. Kitapları, oyunları, dizisi derken şimdi de anime filmiyle karşımıza çıkan Nightmare of the Wolf, adını Witcher severlerin kalbine yazdırmış olan Vesemir’in hikayesini anlatıyor.

Sıradan çocukluğunu yeterli bulmayan Vesemir, daha çok para kazanmak ve sefil hayatından kurtulmak için Witcher olmaya karar veriyor. İnsanları olağanüstü güçlere kavuşturan otların imtihanı (Trial of the grasses) sürecinden geçtikten sonra tam formuna kavuşuyor. Canınızı sıkacak veya sürprizi kaçıracak bir bilgi vermeden hikaye genel olarak bu şekilde ilerliyor diyebilirim.

The Witcher evreni hepimizin de bildiği üzere fantastik ögeler barındıran bir evren. E haliyle fantastik öge demek belirli bir CGI veya görsel efekt gerektiriyor. Bu nedenle bu tür içerikleri çok bütçeli yapımlar tarafından yapılmadıkça ekranları karşısında dizi olarak izlemenin, içeriği tamamıyla yansıtamadığını düşünüyorum. Dolayısıyla bu evreni bir anime türünde izlemek oldukça keyif verdi. Gerektiği potansiyeli karakterlere ve savaş sahnelerine yeterince -hatta bazen fazlasıyla- yansıttıklarını düşünüyorum.

Daha Hızlı, Daha Çevik ve Daha Güçlü

Anime yapımlarını bilirsiniz. Her şey olduğundan fazla ve abartı bir görsellikle göze çarpar. Hız efekti, bitmek bilmeyen sekanslar ve göz alıcı dövüş sahneleri… Witcher’ın da bu temalarla çok iyi bir biçimde yedirildiğine inanıyorum. İşaretleri atarken ortaya çıkan görseller, bir Witcher’ın dövüşürken ki çevikliği ve daha pek çok başarılı yönleri bastıra bastıra bizlere sunulmuş.

Dövüş ve savaş sahnelerinde özellikle ortaya çıkan vahşeti anime türüne çok yakıştırıyorum. Kovalarla kafamıza atılan kanlar, kopan kollar ve bacaklar bana evrenin gerçekçiliğini ve canlılığını daha iyi geçiriyor. Böyle deyince de biraz ilginç durdu biliyorum ama izleyince ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.

Harika Bir Giriş

Filmin genel olarak müzikleri çok iyi fakat bir açılış sekansı var ki beni mest etti. Blood & Wine DLC’sinden tanıdığımız Lullaby of Woe müziği tadında, hikayeli bir halk şarkısı ile açılıyor film. Bu şarkıya uyacak ürkütücülükte bir vahşet ile devam ediyor ve Vesemir’i ilk kez iş başında görüyoruz. Bu sahne ile benim için inanılmaz bir açılış yapan film, hikayede ilerledikçe de insanı içine çekmeye devam ediyor.

Filmin ilerleyen dakikalarında olay örgüsündeki birkaç detay aklıma takıldı. Fakat ilerledikçe bu problemlerinde aklımdan kalktığını hissettim. Onlar haricinde film bizi yalnızca Witcher evreniyle buluşturmakla kalmamış aynı zamanda daha önce yalnızca okumakla yetinebildiğimiz pek çok detayı da gözler önüne sermiş. Bu evrenin bir hayranı olarak kitaplarda ve oyunlarda yalnızca ismen duyduğum olayları görebilmek de ayrıca filmden aldığım keyfi bir hayli arttırdı.

Yazının bu kısmından sonrası SPOILER içerir!

Kurt Okulu ve Witcher Eğitimleri

Geralt, Lembert, Eskel ve Vesemir. Hepimizin evrende büyük çoğunlukla aşikar olduğu isimler… yani Witcher’lar. Son Witcher’lar da denebilir. Özellikle oyunlardan bu evrene alışmış olanların merak edeceğini düşündüğüm bir konu var: Kaer Morhen’in ve Witcher’ların geçmişi.

Filmi en çok Witcher’ların Kaer Morhen’in savaştan önce nasıl olduğunu, otların imtihanı (Trial of the grasses) sürecini nasıl işleyeceklerini ve soykırımın nasıl gerçekleşeceği konularını göreceğim için merak ediyordum. Film bu merakımı çok güzel bir şekilde kapamayı başardı. Otların imtihanının uygulanışını izlemek ve başaramayan çocukları görmek bir hayli zorlayıcıydı. Aynı şekilde büyük savaşta büyücüler ve Witcher’lar arasındaki ahengi filmin en başarılı yönlerinden birisiydi. Witcher gibi bir evrenin asıl korkutucu yanlarını görebilmek; evrenin hayranlarını da en az benim kadar mutlu edecektir diye umuyorum.

Aşkla İmtihan

Vesemir’in bu imtihandan geçişiyle birlikte genç bir Witcher olduğunu gördük. Bu süreçte bildiğiniz gibi Witcher’ların bir şeyler hissetmesi yasak ne yazık ki. Fakat küçüklükten kalan duyguların da kolay bastırılamayacağına şahit olduk. Ilyana ile küçüklüğünde tanışan ve aşık olan Vesemir, yıllar sonra bir görev nedeniyle buluşuyorlar. Bu sahnelerde Ilyana’nın yaşlılığı ile Vesemir’in değişmeyen görünümü hakkında yapılan diyaloglar beni çok etkiledi açıkçası. İkilinin bağının hikayenin bütününü bozmadan çok iyi verildiğini düşünüyorum. Ne koca bir aşk hikayesine dönüp Witcher’lıktan uzaklaşılmış, ne de evrendeki olayların rastgele gösterildiği bir filme dönüşüp duygudan yoksun kalmış… tam kıvamında.

Sonradan Lady Zerbst olduğu ortaya çıkan Ilyana’nın film boyunca bahsedilen göl kenarında sevdiğinin kollarında ölmesi de bunca vahşetten sonra beklemediğim bir duygusallık kattı. Vesemir’i ağlarken görmek oyundan da gelen bir sempatim olduğu için beni epey üzdü. Oyunda da, kitapta da sert mizacının yanında aslında sevdiklerine ne kadar değer verdiğini görebiliyorduk. Karakterin hem duygusal hem karakteristik açıdan çok iyi işlenmiş olduğunu düşünüyorum. İzlerken gelecekte Geralt’ı eğitirken ki hali gözünüzün önüne gelebiliyor.

Kötülüğün Sonu

Tetra isimli büyücünün illüzyonu nedeniyle savaşa katılan şaşırtmaca, filmin hikayesini düz bir hikaye olmaktan son anda kurtardı bana kalırsa. Büyücüler ile Witcher’lar arasındaki husumetin bu denli başarılı anlatılması da Netflix’in Witcher için yaptıkları planlara daha heyecanlı bakmamı sağladı.

Büyücüler, Leshen’ler, Ghoul’lar ve daha pek çok yaratık gördük. Evet, hepsi kötülükle bürünmüş bir rol oynuyor. Ama asıl şaşırtan kötülük beklemediğimiz yerden geliyor filmde. Vesemir’in de eğiticisi olan Deglan ile büyücüleri; Witcher’lar işsiz kalmasın diye yeni mutantlar yaratıyor. Aslında bakıldığı zaman filmdeki en büyük kötülük yanı başımızdan çıkıyor. Söz konusu Witcher olduğunda şaşırtmalara ne kadar açık olsak da soykırıma yol açacak büyüklükte bir hatanın içeriden gelmesi, filmin en çarpıcı kısımlarından biri haline geliyor.

Bu olay büyücülerin ve halktan bazılarının nefretine yol açtığı için büyük Kaer Morhen savaşını da başlatan olay oluyor. Bunun sonucunda kan gölüne dönen Kaer Morhen’de, Vesemir ve birkaç Witcher olma yolunda ilerleyen çocuklardan başka kimse kalmıyor.

Peki Ya Sonra?

Sona kalan çocuklardan birisi de filmin büyük sürprizi Geralt of Rivia. Vesemir ile ilgili film yapılıyor denildiğinde Geralt’ı görmeyi, en azından duymayı, beklemedim dersem yalan olur. Fakat yine de hikayenin o ana gelene kadarki süreciyle birlikte Geralt’ı görmek beklediğimden de etkileyiciydi.

Geralt olduğunu bildiğimiz çocuk ile arkadaşları büyük savaştan kurtuldular. Eskel, Lambert ve Remus’un isimlerini filmin önceki sahnelerinde Vesemir’den duyuyoruz. Bu nedenle bu karakterlerin yaşadıklarını bildiğimiz için son sahnedeki dört çocuğun da bu isimler olduğunu düşünüyorum. Gelecekte bu isimlere neler olduğunu ise hepimiz az çok biliyoruz.

Vesemir’in küçüklük sahneleriyle beraber Sven, Tomas ve Luka isimli üç diğer çocuğun olduğunu gördük. Tomas ne yazık ki eğitimler sırasında bir Ghoul tarafından öldürülüyor. Luka’nın acı ölümüne de Ilyana ile beraber şahit oluyoruz. Sven ise Kaer Morhen saldırıya uğradığında kafasını bir Basilisk’e kaptırıyor. Bununla beraber geriye eğitimli tek Witcher olarak Vesemir ve bir avuç dolusu çocuk kalıyor.

Evrene yeni bakış açısı sağlamanın yanında bildiğimiz temellere de selam çakmayı unutmamış film. Bu konudan tanıdık isimleri duydukça mutlu olurken, yeni karakterler görmek de çok keyif verdi. Witcher olmanın zorluklarını, imtihanı ve Kaer Morhen savaşını harika bir kurguyla bizlere sunan bu filmi kaçırmayın derim. Sinematik evrende Witcher’ın nerelere gidebileceğini merakla bekliyorum.

Jupiter’s Legacy 1. Sezon İnceleme

Mark Millar‘ın yazdığı Jupiter’s Legacy çizgi roman serisinin aynı isimdeki dizisi, 8 bölümlük ilk sezonu ile Netflix‘te yayınlandı. Ortalama bir süper kahraman dizisi diyebileceğimiz Jüpiter’in Mirası, ilk sezonunda bize neler sundu? Konuşup tartışalım.

Diziyi henüz izlemeyenler ya da başlayıp sonrasında bırakanlar olduğunu gördüğüm için yazıda spoilera yer vermedim.

Süper Kahramanlar Öldürür Mü?

Süper kahramanların ilk nesli, dünyayı 90 yıl boyunca güvende tuttu fakat artık dünya değişiyor ve düşmanlar iyice güçleniyor. Tam bu noktada yeni nesil süper kahramanların, ailelerinin mirasını kabul etme ve onların temelinde hayatlarına devam etme vakti geliyor.

“The Code” adında sürekli anılan kaide, dizinin odaklandığı en önemli noktalardan birisi. Dizinin ana karakteri Ütopyalı Sheldon Sampson ve birliğin tüm üyeleri, başta öldürmenin ne olursa olsun yasak olduğu kaideyi uyguluyorlar. Nefsi müdafaa durumunda dahi öldürmek yasak. Bu kuralların eskiden, düşmanların daha zararsız olduğu dönemlerde belirlendiğini unutmamak lazım. Giderek güçlenen düşmanlar karşısında kaideyi sorgulayan Brandon (Ütopyalı’nın oğlu), yaptığı seçimlerin doğurduğu sonuçlar ile karşı karşıya kalır.

Öldürmeme kuralı denince akıllara ilk Batman geliyor. Bruce Wayne’i bu konuda bir numara sanırdım, ta ki Sheldon Sampson ile tanışana kadar. Jüpiter’in Mirası’nı izlerken bir yerden sonra, “Yeter yahu ne kaideymiş!” derken buldum kendimi.

Geçmiş ve Günümüz

Bana kalırsa dizinin en güzel kısmı, hem geçmişi hem şimdiki zamanı birlikte vermesi. Günümüzün hikayesi daha çok süper kahramanların çocuklarını konu alırken, bir yandan da 1929 yılındaki borsa çöküşünden başlayan, bilinmeze doğru olan bir orijin hikayesi izliyoruz.

Sheldon ve kardeşi Walter, başlarına gelen trajik olaydan sonra çıkmaza girmeye başlar ve başına gelenlerden sonra eskisi gibi olmayan Sheldon, kendinden emin ve inatçı bir tutumla, kendisine inananları beraberinde toplayıp çağırıldığı yere doğru yolculuğa çıkar.

The Godfather Part II’den Esinlenilmiş

Dizi sorumlusu Steven DeKnight, hikayeye 1929 yılından başlayıp kronolojik olarak gitmek yerine geriye ve ileri gitme şeklindeki “Godfather II” yapısını kullanmayı önermiş. Michael Corleone ve Vito Corleone’nin hikayesi nasıl aynı anda anlatılıyorsa, Jupiter’in Mirası’nda da karakterlerin genç ve yaşlı halleri arsasında sık sık geçişler yapılmış. The Wrap sitesine konuşan Frank Millar, Steven DeKnight’ın fikrini gerçekten harika bulduğunu da söyledi.

Oyunculuk ve Görsel Efektler

Dizinin ana karakteri Sheldon ve kardeşi Walter’ı canlandıran, Josh Duhamel ile Ben Daniels dışındaki oyuncular beni pek tatmin etmedi. Özellikle genç süper kahramanları oynayanların acemiliği çok göze batıyor. Ütopyalının kızı olan, alkol ve uyuşturucu bağımlısı Chloe, diğerlerine göre daha iyi bir performans sergilemiş. Josh Duhamel senaryodaki çoğu kısmı tek başına sırtlıyor.

Efekt kurbanı olan yapımlar kervanına hoş geldin Jupiter’in Mirası. İlk bölümde akıllara zarar bir kavga dövüş sahnesi var. Bazılarının dayanamayıp diziyi bıraktığını duydum. İlk sezondan aklımda kalan bir tane bile kaliteli aksiyon sahnesi hatırlamıyorum. Buna rağmen hikayeye tutunmaya çalıştım ve ilk sezonu bir şekilde bitirdim. Açıkçası sıkılıp da bırakmayı düşünmedim hiç. Bölümler üstüne koyarak ilerliyor, sonlara doğru iyice merakta bırakıyor. Ben özellikle 7. bölüme bayıldım. Su gibi akıp gitti son kısımlar.

Senaryoda bazı kısımların oldukça basit ve uğraşılmadan yazılmış olduğu belli oluyor. Ayrıca kostümlere gelirsek, fena olmamış demekle birlikte, ütopyalının beyaz peruklu saçına tam anlamıyla ısınamadım. Parodi izliyor gibi hissettim bazı yerlerde.

Son Olarak

Diziyi izlemeden önce birçok kötü yorumla karşılaştığım için beklentimi düşürüp başlamıştım. Genel olarak ortalama bir sezondu. Mark Millar’ın dediğine göre, ilk sezon çizgi roman serisinin sadece ilk 2 sayısını ve diğer sayılardan alınmış bazı kısımları içeriyormuş. Yani sıradaki sezonlarda (eğer olursa) işlenecek bir sürü konunun olduğunu söyledi.

Eksiklerine rağmen Jüpiter’in Mirası izlemeye değer bir dizi. Özellikle görsel efektler düzeltildiği takdirde sıradaki sezonlar çok daha keyifli olacaktır. Eğer izlediyseniz dizi hakkında siz neler düşünüyorsunuz?

Army Of The Dead: Spoilersız ve Spoilerlı İnceleme


Zack Snyder‘ın yazıp yönettiği Army of the Dead Netflix‘te gösterime çıktı. Son yıllarda yaşadığı üzücü olaylardan sonra iyi film çıkartması şaşırtıcı. Tabii bu Snyder’ın ilk zombili filmi değil. İlk uzun metrajlı filmi olan Dawn of the Dead‘de James Gunn ile birlikte çalışmıştı. 2004 yılında çıkmış olmasına rağmen fena bir film değildir. Army of the Dead’e dönecek olursak, filmin ilk 15 dakikası geçtiğimiz günlerde yayınlanmıştı. Gözüme çarpan basit hikaye fikrini o zaman da eleştirmiştim. Spoilerlı kısımda bunu yazacağım.

Filmi genel olarak Suicide Squad‘a benzetmek normal. Buna uyguladığı renk paleti de dahil. Zombi istilasına uğramış Las Vegas’da kumarhane işletmecisi olan Bly Tanaka, Scott Ward‘a bir görev ile gelir. İstediği şey ise de kumarhanedeki parayı kendilerine getirmesi. Alacakları ödül fiyatı da yüksek olunca fırsatı kaçırmak istemez. Bu şekilde kumarhane görevi için bir ekip toplar. Bir ekip filminden bekleyeceğiniz her karakteri burada da görüyoruz. Gerekli imkanlar sağlandıktan sonra zombi istilasına uğramış Las Vegas’a yolculukları başlar. İçeri girdikten sonra ekipten birkaç kişi gerçek yüzünü ve amaçlarını göstermeye başlar.

Filmin yıldızları olan zombilere gelecek olursak Zack Snyder’ın zombi versiyonunu beğendim. Diğer zombi filmlerine göre biraz daha aklı başında görünüyorlar. Burada yapmak istediği şeyi Game of Thrones evrenindeki White Walkers‘a benzetmek yerinde olur. Alfa olan zombinin sözünün geçtiği diyarda bir de kraliçe zombimiz var. Alfanın çevresindeki zombiler diğer zombilere göre daha insancıl davranışlar sergiliyor. Hal böyle olunca aksiyon biraz daha iyi oluyor.

Yazımın bu kısmından sonrası spoilerlı olacaktır. Göze batan şeyleri yazacağım. İlk olarak zombiliğin yayılma sebebi. Yeni evlenmiş çiftin arabada libido artışı sebebiyle askeri konvoya çarpıp kaza yapmasına sebep olması. Snyder’ın bazı konularda vizyonu olduğu kesin ama böyle durumlarda daha yaratıcı fikirlere ihtiyacı var. Kazadan sonra tırlar devrilir ve zombilerin olduğu kasa açılır. Böyle önemli bir kargonun bu şekilde basitçe açılması saçma olmuş.

Zack Snyder kızını kaybetti ve filmde baba-kız ilişkisini bu şekilde göstermek istemesini anlıyorum. Belki de hiçbir zaman diyemediği ve diyemeyeceği cümleleri bize bu şekilde aktarmak istemiş. Onun açısından duygusal ve anlamlı olan bu sahneler seyirciye çok fazla ulaşmıyor. Ne yazık ki Scott Ward’ın kızı için oluşturulan karakterin de amaçları ve idealleri derinlikli değil.

Zombilerin de bir seks hayatı ve duyguları olduğunu da izledik. Bu zombi filmlerinde pek alışık olmadığımız bir şey. Ancak bunun işlenmesi bana oldukça saçma ve yerinde değil gibi geldi.

Finalde ise ağır bir mantık hatası vardı. Karakterimiz alfa zombi ile dövüşünden sonra bir şekilde ısırılıyor ve kasaya kapatılıyor. Nükleer bomba atılana kadar da orada kalıyor. Patlama olduktan sonra kurtulup uçakla şehir değiştirmek istiyor. Bu kadar şey olurken epey bir zaman geçiyor. Uçağın içindeyken ısırıldığını fark ediyor ve dönüşümü başlıyor. Film, ısırılan diğer insanların dönüşümünün hızlı gerçekleştiğini keskin bir şekilde işlerken sırf zombiler yok olmadı demek için böyle bir mantık hatası pek yakışmadı filme.

Filmi izlediyseniz düşüncelerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın.

Love, Death and Robots 2. Sezon | DLC Gibi Sezon

Love, Death and Robots, Tim Miller tarafından yaratılan bir animasyon antolojisi. Yapımcılarının arasında David Fincher gibi isimler de olunca kulağa daha da ilgi çekici gelmeye başlıyor. İlk sezonu genel olarak ben çok beğenmiştim, farklı stüdyoların farklı animasyon tarzlarıyla bambaşka hikaye anlatmaları ve ilginç konseptler bulmaları gayet eğlenceliydi. Ama 2. sezon için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Sadece 8 Bölüm mü?

İlk sezon 18 bölümden oluşurken ikinci sezon ise sadece 8 bölümden oluşuyor. Bu 8 bölümün de hepsi muazzam bölüm olmadığı için seyirciyi tam olarak tatmin etmeye yetmiyor. Bölümlerin Credit kısımlarını çıkarınca yaklaşık 80 dakikada ikinci sezonu bitirebiliyorsunuz. Bu 80 dakikalık macerada sadece aşağıdaki 3 bölümü çok beğendiğimi söyleyebilirim. Bölümler hakkında spoilerlar var ama finalleri hakkında spoiler vermeyeceğim.

Nüfus Kontrol Ekibi

Buram buram Blade Runner kokan Pop Squad bölümüne bayıldım. Uzun zamandır gördüğüm en etkileyici atmosferlerden birine sahipti. Arka planında birçok gizem barındıran bu bölümü, koca bir film olsa hiç sıkılmadan izlerdim. Sonsuz yaşam, nüfus kontrolü ve terkedilmiş yıkık bir şehirle birlikte karakterimizin yaptığı kirli iş yüzünden vicdanını sorgulamasıyla muazzam bir bölüm olmuş. Animasyon olarak da büyüleyici bir görselliğe sahip. Mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Snow Çölde

Sadece görselden bile aklınızda birkaç şey canlanmıştır. Star Wars’tan Tatooine ya da Dune’dan Arrakis gezegeninin atmosferini hissetmişsinizdir. Ben ikisini de hissettim. Hatta Mandalorian’ın bölümlerinden birini izliyormuşum gibi hissettim. Nüfus Kontrol Ekibi gibi Snow Çölde bölümünün de atmosferi çok kuvvetli, bunun üzerine ölümsüzlük ve yalnız yaşam gibi konuları işlerken güzel bir iş çıkarıyor.

Sürpriz Noel Baba

İlk sezondaki gibi çocuk aklıyla eğlenceli bir şekilde yazılmış ilginç olayları anlatan tek bölüm buydu. Bu sefer yüksek bütçeli CGI yerine stop motion tarzında sıcak bir atmosfer yaratılmış. Hayalimizdeki Noel Baba yerine bu sefer farklı bir Noel Baba bizi karşılıyor, üstelik çocuklarla birlikte siz de korkarken sonda sordukları soruyla siz de düşünmeye başlayıp irkiliyorsunuz.

İşte Bu Kadar

İlk sezondaki çeşitlilik ve ilgi çekicilik yerine seri üretim bir iş olmuş. İkinci sezon sanki ortadan ikiye ayrılıp diğer kısmı üçüncü sezona dönüştürülmüş gibi hissettiriyor. Üstelik bölümlerin azlığı dışında hikaye ve senaryo olarak da zamanları kısıtlı olduğu için yüzeysel olmuş gibi geliyor. Stüdyolar kendi özgün yorumlarını katamadan başka eserlerdeki fikirleri ham bir şekilde işlemişler. Yukarıda saydığım 3 bölüm dışında gerisini ya az sevdim ya da hiç beğenmedim. Nefret ettiğim tek bölüm Buz (Ice) oldu. Ne animasyon tarzını sevdim ne de anlattığı hikayeyi sevdim. O bölümü izlemek eziyet gibiydi.

İlk sezonu çok seven biri olarak ikinci sezon benim için hayal kırıklığı oldu. Bu antoloji serisinin çok daha iyi yerlere gelmesini, daha kaliteli bölümlerle çok konuşulacak bir seriye dönüşmesini ummuştum. Onun yerine sanki Ubisoft oyunları gibi seri üretime dönüşmüş, bütün bölümler çoğunlukla düz CGI olmuş (CGI sevmeme rağmen animasyon çeşitliliğin azalması keyfimi kaçırdı.), basit konuları fazla yüzeysel de işleyince tamamen keyif kaçırıcı bir sezon oldu. Üçüncü sezondan da beklentim hemen hemen ikinci sezon civarı bir şey olacağı yönünde. Serinin heyecanı düşmesin, pandemi zamanı daha çok dizi çıkartalım diye Netflix sezonların hacimlerini küçültmüş. Animasyonları yapan stüdyolara da kısıtlı bir zaman verdiği için gösterilen özeni de azaltmış gibi gözüküyor. Netflix bu huyundan keşke vazgeçse ama vazgeçmeyecekmiş gibi görünüyor.

İkinci sezon hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

The Woman in the Window: Birbirine Bağlanmayan Faktörler

Geçtiğimiz günlerde Netflix‘te yayınlanan, başrolünü Amy Adams‘ın süslediği bir film The Woman in the Window. Yönetmen koltuğunda Joe Wright yer alıyor ve kadroda kimi ünlü isimlerle yüz yüze geliyoruz.

Spoilersız bahsetmek gerekirse dışarı çıkmaktan korkan bir kadının çevresinde genişleyen olayları ele alıyor film. Dr. Anna Fox, kocaman ve kasvetli evinin kapısını açtığında yüzüne çarpan ufacık rüzgardan bile ürken agorafobik bir çocuk psikoloğu. Bu solgun görünüşlü evin kocaman pencereleri hemen karşıdaki evlerin pencereleri ile burun buruna. Ve bu evlerden birine de yeni insanlar taşınıyor. Dr. Anna Fox onları pencerelerinden rahatlıkla görebiliyor.

Bu yeni taşınan aile şiddet yanlısı bir babayı, ürkek bir çocuğu ve ikisinin arasında kalan bir anneyi barındırıyor. Donuk bakışlarla pencereden dışarıyı izleyen Anna’nın komşularının evinde gerçekleşen korkunç bir olaya şahit olması kaçınılmaz. Buraya kadar oldukça tanıdık bir senaryo.

Film, sadece bir şahit olma olayı ile sınırlı kalmayıp farklı ögeleri de karışımının içine dahil etmiş. Çeşitli şaşırtmalar, keskin dönüşler filmin yolunu Hitchcock‘un Rear Window‘undan ayırmış. Ama belki de bu kadar çok faktör filmi beslediği gibi belki de topuğuna sıkan şeyin ta kendisi.

Filmin başında adım adım inşa ettiği kurgu sebebiyle merak ediyor, içinizde yükselen beklentiye engel olamıyorsunuz. Ki film devamlı olarak daha çok boşluk ve soru işareti yarattığı için bu, merak duygunuzu da sürekli besliyor. Bu da filmi en izlenilir kılan yanlardan biri. Yazının bu kısmından sonra bazı spoilerlara denk gelmeniz olası.

Üzülerek söylemeliyim ki The Woman in the Window tam olarak bir film gibi hissettiriyor. İzlerken ekranla aranızdaki boşluğu, görebileceğiniz, karakterlere uzaktan baktığınız, arkanıza yaslanıp akışı takip ettiğiniz, aranızda mesafe yaratan türden bir film. İlk yarım saat içinde filmdeki her karakter sırasıyla mülakata gelir gibi evi ziyaret edip ana karakterimiz Anna ile tanışıyor. İlk önce evin küçük çocuğu Ethan, sonra annesi ve onun peşi sıra babası. Tam olarak rahatsız edici bir durum olmasa da filmin bana ”işte bunlar karakterler, aklında tut onları. Birazdan ilginç şeyler olacak.” dediğini hissettim.

Karakterlerimizi ekmek sırasına girmiş gibi tanımamızın hemen ardından gerçekten de olaylar ilginçleşmeye başlıyor. Bu kısım da filmin seyir zevki en yüksek kısmı olmuş bana göre. Tam da burada filmi etkileyebilecek pek çok faktörün tohumları atılıyor.

Şimdi bunlardan sırayla bahsettiğimde anlayacaksınız (spoiler). Anna, geçmişte yaşadığı bir trafik kazasında kızını ve eşini kaybetmiş. Bu durumdan dolayı suçluluk hissini aşamıyor, psikolojik ilaçlar kullanıyor. Bu ilaçlar halüsinasyona sebep oluyor. Yani gördüğü her şey aslında hayal ürünü olabilir.

Anna’nın bodrumunda yaşayan David karakteri tehlikeli bir atmosfer yayıyor ancak bunu yapması için yeterli bir sebebi yok.

Evinin karşısına taşınan şiddet yanlısı, öfke kontrolü olan baba aslında suçlu değil ancak öyle görünmek için gerçekten doğal olmayan bir çaba sarf ediyor. Ve bunu yapmak için hiçbir sebebi yok.

İzlerken bütün bunların bağlanacağına inanıyorsunuz ancak filmin sonunda babasından şiddet gören Ethan bir katil olarak karşınıza çıkıyor. Film sanki aklınızla dalga geçer ”eminim aklınızın ucundan bile geçmemişti” dercesine ucuz bir dönüş yapıyor. Size de final sahnelerini tek kaşınız havada izlemek kalıyor. Bu kadar çok faktör, olay örgüsü, soru işareti sanki hiç ortaya atılmamış gibi saçma bir plot twist ile film noktalanıyor.

İzlediğinizde sıkılmayacağınızı söyleyebilirim. Fakat finali de arkanızda bırakınca geriye kandırılmışlık hissi ve bozuk sinirler bırakıyor The Woman in the Window. Dümdüz bir Rear Window çakması olarak kalmış olmasını diliyorsunuz.

Klostrofobik Bir Bilimkurgu: Oxygen

Netflix’in üzerimize adeta içerik yağdırdığı şu son üç senede, artık içeriklerin takibinde biraz zorlanmaya başladım. Aradan kaçan tonla içerik var. Hepsi de izlenmeyi hak eden içerikler olmadığı için çok da bir sorun yaratmıyor tabi. Bugün sizlerle Netflix’in son gerilim ve bilimkurgu filmi Oxygen’den -Oxygene- bahsedeceğiz.

Tükenmek Üzere

Yönetmenliğini Alexandre Aja’nın yaptığı ve başrolünü Soysuzlar Çetesi ve Enemy gibi bir çok yapımdan tanıdığımız Mélanie Laurent’ın üstlendiği Oxygen; Netflix filmleri içinde kolayca sıyrılan bir yapım olmuş. Filmde kendisini bir kriyojenik tüpün içinde kapana kısılmış şekilde bulan bir kadının kurtulma çabasını izliyoruz. Filmin temposu hiç düşmüyor ve kendi içinde arklara ayrılıyor. Ana karakterimiz kapsülde kim olduğunu dahi hatırlamadan uyanıyor ve oksijeninin %35 olduğunu görüyor. Buradan sonrası tamamen diyaloglar üzerinden, tek odada olabildiğince klostrofobik şekilde ilerliyor. Karakterimiz adeta bir dedektif gibi ilerleyip kapsüldeki yapay zeka asistanı MILO’ya sorular sorarak kendi benliğini bulmaya çalışıyor.

Klişe Gibi Ama Değil

Aslında ilk göz atıldığında klişe bir senaryo gibi gelebilir. Ama Oxygen bu algıyı aldığı kararlarla ve Mélanie Laurent’ın oyunculuğuyla yenebiliyor. Tam “Böyle olacak.” dediğiniz anda bambaşka bir yöne evriliyor hikaye. İşte Oxygen’i de Oxygen yapan bu evrilmeler. İşin içine psikotik olaylar, sanrılar da girince gerilim dozajı da kat ve kat artıyor. Neyin gerçek neyin olmadığını anlamaya çalışırken bir bakmışsınız filmin süresi bitmiş. Sizi bilmiyorum tabi ama ben ekstradan seviyorum böyle yapımları. İşin içine halüsinasyonlar girdiğinde benim için film 2-0 önde başlamış oluyor. Filme tamamen girmeden şunu söyleyebilirim ki Mélanie Laurent tek kelimeyle harika oynamış. Kendisini zaten severdim önceki filmlerinden ama bu filminde bir ayrı oynamış. Hayran kaldım.

İçim Daralıyor Altan

Film başından sonuna kadar sanki sizin oksijeniniz bitecekmiş gibi hissettirmeyi başarıyor. İlk on beş dakikada içimin ne kadar daraldığını anlatamam. Bu kötü anlamda bir daralma değil. Kapsüldeki karakterimize çok yakın bir açıdan bakmak ve arkada oksijenin bitecek olması korkusu içinizi bir nebze de olsa sıkıyor. Beni çok sıkmıştı. Yönetmenin kamerayı gerilimli sahnelerde karakterin çevresinde 360 derece döndürmesi en sevdiğim şeylerden biri oldu filmde. Sinemada çoğunlukla karakterlerin çevresinde dönerek ortamdaki gerilimi seyirciye daha iyi yansıtmak için kullanılan bu teknik bu filmde de işini yapmış doğrusu. Karakterimiz tıbbi bir kapsülün içinde olduğu için her yerinde damar yolu ve monitörizasyon cihazları var. Filmin az da olsa “gore” kısmı buradan geliyor. Eğer damar yolu iğne vb. şeyler sizi rahatsız ediyorsa bu filmden de rahatsız olacaksınız diyebilirim.

E Noluyor Bu Filmde?

Bu ve diğer paragrafta SPOILERLI bir şekilde konuşacağım. Ondan izlemediyseniz filmi izleyip bu paragrafa dönmeniz sizin için daha önemli olacaktır. Zira filmin plot-twisti, bu filmin her şeyi. İzlediniz değil mi? Heh o zaman başlayalım. Şimdi ana karakterimiz Elizabeth Hansen. Elizabeth kriyojeni bilimi üzerine bir çok başarısı olan bir bilim kadını. İnsanlığın sonu bir salgın sonucu tükenme tehlikesine girmiş ve insanlar da çareyi uzayda kolonize olmakta bulmuş. Yapılan klonlar bir uzay gemisiyle uzaktaki bir gezegene yollanmış. Bizim Elizabeth sandığımız ana karakterimiz de bu kapsüllerde olan klonlardan biri. Kapsüldeki karakterimiz ilk önce kendisinin Elizabeth olduğunu düşünse de aslında kendisinin sadece Elizabeth’in klonu olduğu ve Elizabeth’in hafızasına sahip olduğunu öğreniyoruz. Tüm film boyunca gözümüze sokulan farelerin de geçmişte Elizabeth’in hafıza aktarımını üzerlerinde denediği fareler olduklarını görüyoruz.

Şimdi şöyle filmde dünyaya teknik olarak bir şey olmuyor sadece insanlık bitecek deniyor neden uzağa gitmektense dünyada tekrardan kolonize olmaya çalışmıyorlar bu kısmı tam olarak mantıklı bulamadım. 12 sene önce yaratıldığını öğreniyoruz karakterimizin bu 12 senede dünyada virüs hala aynı etkinlikteyse bunu anlayabilirim ama dediğim gibi tam oturmadı kafamda bu kısım. Her şeyin Leo ile bağlanması da hoşuma gitti açıkçası. Acı çekerek geçmişi hatırlaması biraz bayat gelse de o duyguyu iyi verdiklerini düşünüyorum. Leo gerçek mi yoksa hayal ürünü mü kısmı filmin en sevdiğim kısımlarından biriydi sanırım. Demiştim seviyorum böyle gerçek mi halüsinasyon mu olaylarını. En sonda tüm uzay gemisinden sadece Leo’nun klonuyla Elizabeth’in klonunun kurtuluyor. E tabi dünyada Adem, Havva betimlemesi olmayan bilimkurgu filmi kalmadı, olmazsa olmaz bir durum artık.

Genel olarak toparlamak gerekirse; gerilmek, şaşırmak biraz da korkmak isterseniz Oxygen sizin yeni filminiz olmalı. Başka bir yazıda tekrardan görüşmek dileğiyle. Kendinize iyi bakın.

The Mitchells vs. The Machines: Taptaze Bir Animasyon

The Mitchells vs. The Machines, Netflix‘te henüz yeni yayınlanan, dumanları tüten taptaze bir animasyon. Yeni çıkacak animasyonları iç geçirerek bekleyenler için dört kolla sarılacak bir liman gibi.

Animasyonun merkezinde Mitchell ailesi yer alıyor. Bu ailenin her üyesi birbirini çok sevse, koruyup kollamak istese de tam bir aile olmakta güçlük çekiyorlar. Animasyondaki her karakter çok özel ve çok kendine özgü.

Bir garip aile

Ailenin büyük kızı Katie Mitchell, sinema ve filmlere ilgi duyan ve kolay kolay anlaşılamayan biri. İnternet için kısa filmler çekmekten, etraftaki olaylardan küçük film örüntüleri yaratmaktan hoşlanıyor. Annesi, gerçek anlamda ailesini seviyor ama içten içe daha iyi olmalarını istiyor. Katie‘nin küçük erkek kardeşi Aaron ise en az Katie kadar toplumda kendine yer bulamıyor. En çok da dinozorlar hakkında konuşmaktan hoşlanıyor.

Katie’yi anlamakta en çok zorluk çeken kişi ise babası Rick Mitchell. Rick’i tarif etmek gerekirse kelimenin tam anlamıyla bir ”baba” olduğunu söyleyebiliriz. Teknoloji ile başı belada, çocuklarını çok sevse de onları kötü kararlardan korumak adına her adımlarını desteklemek konusunda tereddütlere düşüyor.

Son olarak ailemizin bir de oldukça şapşal görünümlü bir köpekleri var, ondan bahsetmeden geçmek olmaz. Hatta sanırım beni eğlendiren ögelerden biri de bu minik ve şapşal köpekti.

İşte olayların patlak verdiği yer

Katie ve babası arasında görmezden gelinemeyecek, havada sürekli asılı duran bir kopukluk var. Olayların çıkış noktası da burası. Katie çok gitmek istediği bir okulu kazanmıştır ve bu okul ailesinden epey uzaktadır. Katie’nin aklında ait olduğu yerde, okulda olmak varken babasının isteği kızı ile küçüklüğünde oldukları gibi yakın olmaktır.

Babası, Katie’nin hayallerine giden o uçak biletini iptal eder ve yakınlaşmak adına arabasıyla onu götürmeyi teklif eder. Yani… Zorunda bırakır demek daha doğru olur. İşte yolculuk da burada başlıyor.

Hikayenin ucunu gördüğünüzü sandığınız fakat yanıldığınız keskin kenarları var. Örneğin ilk başta animasyonun Katie’nin okuldaki hayatını ele alacağını düşünürken bir anda kendimi hiç beklemediğim bir yol macerasının tam ortasında buldum. Daha sonrasında ”evet bu film ailenin yol maceralarını anlatıyor” dediğim anda da kendimi teknolojinin baş kaldıran katil robotlarından kaçarken buldum. Animasyon tarzıyla ve beklenmedik dönüşleriyle gerçekten farklı bir animasyon. Hatta bana çok çeşitli rengarenk bir dondurmayı hatırlatıyor. Her tat var; aile kavramı, komedi, macera, aksiyon… Ve animasyon gerçekten de rengarenk görünüyor.

Spider-Verse ve Lego filmi gibi bayılarak izlediğim yapımların arkasındaki kişilerin ellerinden çıkmış The Mitchells vs. The Machines. Filmi izlerken bu tadı dilimde patlayan tomurcuklar gibi de hissedebiliyordum. Özellikle görsellikten aldığım o eşsiz Spider-Verse hissi beni oldukça mutlu etti.

Ben fragmanı izlediğimde animasyon hakkında daha farklı izlenimler edindiğim için tam olarak beklediğim filmi izlediğimi söyleyemem. Ama bu kaotik, günümüz dünyasına göndermeler ve eleştirilerle dolu maceraya eşlik ederken de keyif almadığımı söyleyemem. Daha önce bahsettiğim gibi senaryonun çok keskin virajlarla sağa sola dönmesi dağınık hissettirdi. Ancak böyle kaosla dolu bir filme de oldukça yakışmış. Üstelik karakterleri de gerçekten çok sevdim. Kesinlikle şans vermeye değer.

The Way of the Househusband: Yakuza’dan Ev İşlerine

The Way of the Househusband, uzun bir süredir gözlerimi diktiğim, Netflix‘e gelmesini beklediğim bir animeydi. Gelir gelmez de izlemeye başladım. 5 kısa bölümden oluşması biraz hayal kırıklığı yaratmış olsa da dolu dolu eğlendiğimi söyleyebilirim.

Manga serisinden animeye dönüştürülen, orijinal ismiyle anmamız gerekirse Gokushufudo, çok hızlı ilginizi çekebilecek bir konuya sahip. Bir Yakuza‘nın (Japon mafyası) emekli olup kendini sıradan ev işlerine adamaya başlamasını anlatıyor. Hatta ana karakterimiz Tatsu, geçmişinden öyle tehlikeli bir şöhreti beraberinde taşıyor ki düşmanları onu sevimli mutfak önlüğü ile bile görse ödleri kopuyor. Onu ”Ölümsüz Ejderha” ismiyle tanıyor ve her koşulda ondan korkuyorlar.

Tatsu, eskiden kana buladığı ellerini şimdi ev işleriyle ilgilenmek, yemek ve alışveriş yapmak için kullanıyor ve bundan epey keyif alıyor. Karısı ve kedisiyle birlikte oldukça sevimli ve huzurlu bir emekli hayatı sürdürmeyi istiyor. Ancak huylarından ve alıştığı davranış şeklinden vazgeçmek kolay değil. Oldukça tatlı biri olsa da yüzündeki ürpertici Yakuza ifadesinden kurtulamıyor ve bu da oldukça komik anlar doğmasına sebep oluyor. Kimi zaman elindeki mutfak bıçağı ile yemek yaparken talihsiz anlarda insanlara yakalanıyor. Dolu dolu bir Yakuza komedisi.

Netflix’te sadece 5 bölüm bulunuyor, her bölümün içeriği kısa kısa skeçler halinde ev erkeği Tatsu’nun yaşadığı anları ekranlara getiriyor.

“Eski ve efsaneleşmiş bir Yakuza, evinin kocası olmak için geçmişindeki her şeyi bırakmaya hazırlanıyor. Fakat mafya hayatını bırakmak o kadar da kolay değil. O, Yakuzaların en gözü kara olanıydı. Ardında birçok şehir efsanesi bıraktı. Ona ‘Ölümsüz Ejderha’ diyorlardı. Fakat bir gün bambaşka bir yolu, evinin kocası olmayı tercih etti. Bu Yakuza komedisine hazır olun!”

İzleyip de beğenirseniz ve daha fazla benzer anime izlemek isterseniz, yine Netflix’te bulunan Gokudols‘a göz atmanızı da önerebilirim!

Malcolm And Marie: Aşk Hakkında Bir Hikaye

Pandeminin hepimize tak ettiği günlerde hobilerimizin ellerimizde kalan tek dayanak olduğunu fark ettik. Bu nedenle, Malcolm & Marie gibi kısıtlı imkanlarla da olsa bizlere içerik çıkarmak için uğraşan ekipleri takdir ediyoruz. Engellere takılmayan bu ekibin ne işler başardığına gelin beraber göz atalım.  

Aşk Hikayesi Değil, Aşk Hakkında Bir Hikaye

Film, yönetmen olan Malcolm’ın, sevgilisi Marie ile yeni filminin galasından çıkıp evlerine girişiyle başlar. Sonrasında yaşananlar izleyiciyi gözünü alamadığı bir gerginliğin ortasına atar.

Gala esnasında ailesine ve ekibe teşekkür eden Malcolm, süreç boyunca yanında olan sevgilisi Marie’ye teşekkürlerini sunmayı unutması tartışmayı körükler.

İkilinin bir konuda tartışmaları nasıl seyircinin ilgisini çekiyor derseniz, filmin büyüleyici yanı tam burada başlıyor.

Sam Levinson Kendini Kanıtladı

Euphoria dizisinden tanıdığımız yönetmen ve yazar Sam Levinson’ın böylesine doğal bir konuyu nasıl yorumladığına bir bakalım.

Eğer Euphoria’yı izlediyseniz, Sam Levinson ve ekibinin müziklerle diyalog bağlama yeteneğini fark etmeden geçmemişsinizdir. Bu nedenle müzikleri yapan Labrinth’i de takdir etmeden geçmemek lazım. Diyalogların tıkandığı yerde kendini belli eden müziğin, doğallıkla yedirilmesi Levinson’ın bir süper gücü haline geldi.

Bol Diyalog, Etkileyici Oyunculuk

Herkesin film zevki farklı olduğu gibi, bir filmde aradığı etkileyici etken de değişkendir. Bunun sonucunda, filmden yalnızca iyi senaryo ve aksiyon arayabilir, filmi bu etkenlere göre eleştirebilirsiniz. Bu nedenle Malcolm & Marie’nin klasik bir film izleyicisinden çok, doğallık ve oyunculuktan etkilenen izleyicilere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Yazar Sam Levinson, parmak bastığı konuları alt metinlerdense seyircinin yüzüne vurarak anlatmayı seven bir yazar. Ayrıca, yönetmenliğiyle üzerine değindiği konunun hangi noktasını vurgulamak istediğini ekrana çok iyi aktarabiliyor.

Film boyunca Zendaya ve John D. Washington’ın inanılmaz oyunculukları ve bitmek bilmeyen diyalogların olabildiğince doğal bir biçimde sergilendiğini görüyoruz. Hatta o kadar doğal ki, yolda rastladığınız bir kavgaya kilitlenip kaldığınız gibi izliyorsunuz. Bu yüzden doğallıktan ve baş döndüren oyunculuklardan etkilenen birisinin bu filmi beğenmemesi mümkün değil.

Çiftin ettikleri bir kavganın nasıl alevlenip, sevgiye ve üzüntüye vardığını en olağan şekilde görebiliyoruz. Tartışma seyirciye öylesine yediriliyor ki, ikilinin söylediği her lafın karşı tarafa nasıl yansıdığını yüzünden okuyorsunuz.

Zendaya…

Başarılı oyuncu ilk defa başrol olduğunu, ve 22 kişilik bir ekiple 14 günde ortaya çıkardıkları bu hikayede yalnızca oyuncu olmadığından bahsetti. Filme finansal açıdan da destek verdiğini ve pek çok alanda çorbada bir tuzu olduğunu açıkladı.

En ufak mimikte veya bir ayak sallama hareketinde bile bu işe ne kadar değer verdiğini gösteren Zendaya’nın, sergilediği en iyi performansı olduğunu düşünüyorum. O kadar iyi ki, kendisini Malcolm’a “Filminin başrolü ben olabilirdim.” diye kanıtlamaya çalıştığı sahnede sadece Malcolm’u değil, tüm izleyiciyi de kandırdı.

The Lighthouse Etkisi

Tek mekan ve az oyuncularla yapılan işler hep etkileyici olmayabilir. Bu gerilimin verdiği etkiyi yansıtmak için, benim The Lighthouse etkisi diye adlandırdığım, siyah-beyaz çekimlerin kullanılması da Malcolm & Marie’nin yönetmeninin hikayeye bakış açısına bir örnek olarak gösterilebilir. 

Filmin bir aşk hikayesi anlatmadığına parmak basan oyuncuların ne demek istediği çok iyi anlaşılıyor. Siyah-beyaz karede tartışılan pozitif ayrımcılık ve film sektöründe siyahi bir yönetmen olmanın zorluklarını, John D. Washington bizlere unutulmayacak performansıyla aktarıyor. Bu nedenle, umarım filmde Malcolm’un üzerine basa basa anlatmak istediği şeyler, gitmesi gereken yerlere ulaşır.

Pişman Olmayacaksınız

Karantinanın sıkıcı günlerinde kitap okurken hissettiğiniz diyalogların ekrana profesyonelce yansıtılışını görmek isterseniz, Malcolm & Marie’ye vaktinizi ayırın. Oscar’lık oyunculuk performanslarıyla büyülenirken, diyalogların müzikle yedirildiği bu filmde kendinizi adeta bir tiyatroda bulacaksınız. Unutmayın, filmin de bahsettiği üzere, bu bir aşk hikayesi değil, aşk hakkında bir hikaye. İyi seyirler.