Injustice (2021)

Süper kahramanları yaptıkları iyiliklerle tanırız. Bu tanımda akla gelen ilk karakter şüphesiz Superman diyebiliriz. Çoğu çocuğa ilham olan, mükemmelliğiyle örnek olan bir karakter Superman. Tabii her zaman işler böyle yürümüyor. Bildiğiniz üzere Superman’in tek bir zaafı var o da Kriptonit. Hatta bu o kadar meşhur bir bilgidir ki, günümüzde zayıf noktaları temsilen “Benim tek kriptonitim…” gibi kalıplaşmış bir cümle olarak da kullanılır. İşte bu kadar kusursuz bir canlının Dünyaya iyilik yapmak için gelmesi insanlar için çok büyük bir şans. Fakat ya işler öyle yürümezse ve Superman’in kusursuzluğu insan ırkı için durdurulamaz bir zarara yol açarsa?

İşte Injustice hikayesi kısaca bunu anlatır. Superman ile yalnızca aynı taraftaysanız mükemmeldir ve emin olun karşı tarafta olmak istemezsiniz. İyinin kötüye dönüştüğü, Justice League’i tamamıyla ikiye bölen, her bir karakteri yüreğimiz ağzımızda heyecanla okuduğumuz bir çizgi roman serisi Injustice. Bu seri her ne kadar oyunlardan uyarlanmış olsa da çok detaylı ve bir o kadar da sürükleyicidir. Oyunu, çizgi romanı ve Zack Snyder’in Justice League epilogue’unda yapılan göndermeleriyle neredeyse her sektöre adım atmış bir isim. Şimdi ise animasyon filmi ile karşımıza çıktı. Çizgi roman dünyasının Skyrim’i diyebiliriz. Olmadığı masa yok.

Animasyonda da mı Warner Bros?

Bugüne kadar iyi kötüye dönüşüyor temasıyla yapılan her içerik çoğunlukla tuttu diyebiliriz. Bildiğimiz hikayelerin “Ya şöyle olsaydı?” adı altında ilerlediği her içerik ilgi çekici geliyor kitleye. Başka bir evrende o hikayenin farklı işleyişi, aşina olduğumuz karakterlerin hiç beklemediğimiz kişiliklere bürünmeleri oldum olası kendini izletmeyi başardı. Marvel’ın What-If’inin yanında, çok bilinen Flashpoint çizgi romanı da aynı şekilde bu tarz konuları yer alır ve oldukça da geniş bir hayran kitlesine sahiptirler.

Peki bu kadar sevilen bir içeriği Warner Bros Animasyonuyla nasıl mi işledi? Öncelikle Injustice’in 10 ciltten fazla çizgi romanı olduğunu söylemeliyim. Evrendeki neredeyse en önemli tüm karakterlerin en az bir kere konuk olduğu bir seri. Öyle her yiğidin harcı değil tek filmde çekmek yani. Bana kalırsa hiçbir yiğidin harcı değil. Injustice konu bakımıyla, karakter sayısı bakımıyla ve derinliği bakımıyla kırpılıp atılamayacak bir seri. Çünkü her karaktere gerektiği önemi, her ölüme gerektiği sindirme süresini vermediğin zaman kitleye o hikayeyi yedirmek imkansız. Bu nedenle filmi 1 saat 18 dakika yapan Warner Bros Animasyonu ekibine sadece soruyorum. Neden?

Bu zamana kadar The Dark Returns’ü, The Long Halloween gibi tek cilt kitabı (ki bence çok doğru bir kararla) iki ayrı filmde çekip, nasıl oldu da 10’dan fazla cilt içeren bir seriyi tek bir filme sığdırmaya karar verdiklerini aklım almıyor açıkçası. Game of Thrones’u 1 sezon yapmaktan hiçbir farkı yok. Aynı sezonda tüm o 8 sezonu birden yaşadığınızı hayal edebiliyor musunuz? Battle of Bastards, The Door, Blackwater ve daha nice bölümün tek bir sezona sığdırıldığını düşünün… Ben düşünemiyorum açıkçası. Ne o sahnelerin etkileyiciliği kalır, ne de herhangi bir karakterin ölümünden etkileniriz.

Kısaca olmamış yani, olduramamışlar, olduramazlardı da zaten böylesine derin ve uzun bir içeriği. Warner Bros animasyonlarını son zamanlardaki işlerine kadar bayılarak izlerdim. Artık bir çizgi romanın animasyonunun çıkacağına heyecanlanmak yerine korkar oldum. Gerçekten yazık olmuş, boşa giden koca bir hikaye…

Bu kısımdan sonrası hem filmden hem çizgi romandan spoiler içerir!

Nereye Yetişiyoruz?

Injustice diye açtığım filmin ilk saniyesinde Superman’in gözünün dönüşünden sonra Flash yok oldu, Shazam “Ben gidiyorum gençler.” diyip aramızdan ayrıldı. Wonder Woman çizgi romanda en azından bir nevi nedeni açıklanan iğrenç tavrını, filmde hiçbir sebep olmaksızın korumaya devam etti. Batman sadece oradan oraya koşturuyor, Nightwing ve Green Arrow o kadar sindirilmeden ölüyor ki sanki birisinin parodi kurgusunu izliyor gibiyiz. Bunların hepsi alelacele gerçekleşiyor. Muazzam diyaloglara sahip, ağlamaktan sayfaları çeviremediğim, karakterlerin hallerini harika yansıtan çizimleriyle Injustice çizgi romanı gitmiş; bir hayranın hazırladığı “Injustice en önemli sahneler” adlı Youtube videosu gelmiş sanki.

Yahu nereye yetişiyoruz? Bir durun az önce Lois ölmüştü daha? Superman sinirlenip ne ara herkesi harcadı? Nerede o çizgi romanda okurken gözlerinden alev fışkırtan Superman? Nerede o Damian’ın Batman’e ihanet edip Superman’in tarafına geçtiği için Bruce ile yaptığı şairane diyaloglar? Gerçekten hayretler içerisinde izledim. En sevdiğim Dinah Lance ve Oliver Queen hikayelerinden biri işleniyor fakat Dinah yok bile. Harley’nin belki de sahip olduğu en güzel karakter gelişimlerinden birisi Injustice çizgi romanındaydı. Filmde ise Harley, Joker olmadan bir baltaya sap olamamış, etrafta geziyor gibi bir karaktere bürümüşler. Gerçekten çizgi romanları okuyan varsa izlemesin derim. Üzüldüğünüze değmez inanın. Daha sayılacak o kadar örnek var ki aklıma geldikçe boşa giden potansiyele yanıyorum. Sağlık olsun diyelim.

Bir Senaryonun Oyuncu Üzerindeki Etkisi

Evet, olmamış dedik beğenemedik fakat bir animasyon sadece konusundan ibaret değil. Injustice’te fragman sırasında gözüme batmayan çizimler, filmde inanılmaz itici bir hale büründü. Aşırı kalın çizgili insan mimikleri, Superman’in donuk bakışları, kostümlerin üstlerine emanet durması ile inanılmaz aceleye gelmiş bir animasyon olmuşa benziyor. Tüm karakterler evrene ait değilmiş gibi duruyor. Oturtamadığım bir çizgi olmuş ve özellikle bu hikayeye hiç yakıştıramadım.

Bazı diyaloglar o kadar hızlı geçmiş ki ses aktörleri bile nasıl tepki vereceğini şaşırmış. Superman’in ses aktörü o kadar duygu geçişinin art arda olması nedeniyle çok donuk bir ses ile kendini kilitlemiş. Catwoman ile Batman’in inanılmaz duygusal olması gereken sahnesi ise bir çocuk teselli eder nitelikte kalmış. Aktörlerden çıkan her bir kelimede işin aceleye geldiği anlaşılıyor fakat kesinlikle yetenek problemlerinden dolayı olduğunu düşünmüyorum. Bence gayet başarılı isimler fakat bazen senaryonun eksikliği aktörleri de bu şekil ağır vuruyor ne yazık ki.

Yeni Animasyonlara Artık…

Geneline baktığımda yapılmak için yapılmış bir iş olarak gördüğüm Injustice animasyon filmini kesinlikle beğenemedim. Seriyi okumadıysanız belki size ortalama bir iş gibi gelebilir ama okuyan birinden çok iyi bir yorum duyacağımızı sanmıyorum. Hala çizgi romanları okumadıysanız şiddetle tavsiye ederim fakat animasyon filmini merak edenler için aynı şeyi öneremeyeceğim. Artık gelecek filmlere daha iyisi olsun demekten başka elimden bir şey gelmiyor.

Siz neler düşündünüz? Filmi nasıl buldunuz? Bizimle yorumlarda paylaşabilirsiniz.

The Suicide Squad: Spoilersız İnceleme

Birçoğumuzun ilk başta ne gereği var dediği The Suicide Squad geçen hafta ülkemizde vizyona girdi. İlk stüdyo faciası olan Suicide Squad filminin üstüne James Gunn‘ın filmi ilaç gibi geldi. Kurgu başarılı olduğundan dolayı stüdyonun da bu duruma karışmadığını ortaya çıkartıyor. Yönetmen serbest kalırsa izleyici de filmden mutlu ayrılıyor. Stüdyo ilk film hiç çıkmamış gibi davrandığı için devam filmi demek biraz zor. Filmde de ilk filme hiç gönderme bulunmuyor. Böyle davranılması gayet memnun edici. İlk filmden sadece 4 karakteri bu filmde görüyoruz.

Suicide Squad bir çoğunuzun da bildiği gibi şartlı tahliye veya hapis cezalarının düşürülmesi karşılığında gizli ve yüksek riskli operasyonları üstlenen suçlulardan oluşan bir ekiptir. Bu sefer bir hayli fazla suçlu insan görevlendiriliyor. Çizgi romanda da büyük bir çoğunluğu geri planda kalmış karakterler olduğu için filmde gözden çıkarmak da bir o kadar kolay oluyor. Suçlularımız bu sefer Corto Maltese adasına gitmekle görevlendirilir. Yapacakları iş ise Starfish projesini yok etmek.

Ekip filmlerinin senaryosunun nasıl işlendiğini biliriz. Karakterler bulunur, geçmişleri anlatılır, en son görevde birlik olup kötü adamı yenerler. Suicide Squad filminde bu tam tersi. Film, ilk dakikalarında hiç beklemediğiniz şekilde sizi aksiyona sokuyor. Aksiyon izleyiciyi tatmin edecek şekilde. Bu film ile birlikte DCEU cephesinde de değişiklikler yaşandığına şahit oluyoruz. Film epey kanlı ve +18 sahneler yer alıyor. İzleyicilerin beklentisi ile bir yandan dalga geçiyor. Şaka dozunu da iyi tutturmuşlar. Hiçbir şaka sakız gibi uzatılmıyor. Müzik kullanımı da başarılı. Göze batan efekt yok.

Filmde çok fazla karakter olduğu için sadece ön planda olanlardan bahsetmek istiyorum. Harley Quinn her zaman ki gibi muhteşem. İlk kostümü Arkham City oyunundan fırlamış gibi. John Cena‘nın karakteri olan Peacemaker‘da oyunculuğundan kaynaklanan kasıntılık mevcut. Bloodsport karakteri baya sağlam ve akılda kalıcı olmuş. Bunda Idris Elba‘nın da katkısı fazla. Bloodsport karakterinin hikayesi Superman’i kriptonit bir kurşunla vurup hapishaneye girmesidir. Bu konu hakkında solo filmine hayır demezdim.

King Shark ölüm makinesi olsa da ben sevimli buldum. Zaman zaman güldürmeyi başarıyor. Polka-Dot Man‘in geçmişi de bir o kadar komik. The Thinker, Suicide Squad üyesi olmasının dışında Wally West‘in düşmanlarından biridir. Filmde rolünün biraz daha fazla olmasını beklerdim. Ve filmin ‘yıldızı’ olan Starro… Kendisi, zihin kontrol eden galaksiler arası bir denizyıldızı. Uzaylı denizyıldızı ırkı olan Star Conquerors‘ın lideri, aslında Justice League’nin ilk düşmanıdır. Starro sahneleri çizgi roman sevenleri mutlu edecektir.

James Gunn yaptığı bir açıklamada filmde Guardian of the Galaxy oyuncularından biri daha olduğunu söyledi. İzleyicilerin bar sahnesini dikkatli izlemesini öneririm. Filmde iki tane de after credits bulunuyor. İzlediyseniz düşüncelerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın!

The Dark Knight Rises: Efsanenin Finali

Serinin son filmi The Dark Knight Rises‘a, Christopher Nolan’ın tanımına göre ise acı olana yakından bakacağız. Heath Ledger’ın üzücü vefatından sonra Nolan 3.filmi istemedi. Heath’ın eşi ve stüdyo Christopher Nolan’a 3.filmi çekmesi için ısrar edince The Dark Knight Rises’ı bize sunmuş oldu. The Dark Knight’ın ardından çıta başka bir yere taşındığı için 3.film izleyenlerin bir çoğunu hayal kırıklığına uğrattı. Mantık hataları olsa dahi benim için yine gözde filmlerden biridir. Filmi izlemeyen kalmamıştır. O yüzden konusunun üzerinde çok kalmayıp biraz daha teknik açıdan bahsedeceğim.

Diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmde de gerçek çekim sahneleri bulunmaktadır. Bane‘i ilk gördüğümüz uçak sahnesinin dış çekimleri havada çekilmiştir. Çekime başlamadan önce nasıl olacağını planlamak için birçok uçağı gökyüzünden yere doğru bırakmışlardır. Böyle bir duruma her ülke izin vermeyeceği için dış çekimler İskoçyada gerçekleşmiştir. Dış çekimler 2 günde tamamlanmıştır. Oyuncuların bulunduğu sahne de uçak maketinin içinde çekilip, dış çekimlerle efektlerle birleştirilmiştir. Nolan‘ın gerçeklik takıntısı ise eğer seyirci efekt olduğunu anlarsa gerçeklik bulamaz diye açıklıyor.

Batman‘in araçlarından biri olan The Bat‘i de Nolan farkıyla izledik. Gerçekten havada uçurmak imkansız olduğu için kendi imkanıylarıyla izleyiciye sundu. The Bat’in yapımı 5-6 ay sürmüştür.

Bu sahnede helikoptere bağlayıp Los Angeles sokaklarında dolaştırmışlardır.

Bir araç sayesinde havada tutulup, daha sonra efektle o araç silinmiştir.

Resme dikkatli bakarsanız ip sayesinde havada kaldığını göreceksiniz. En fazla 200 metre giderek havada kalmıştır.

Talia’nın dillere destan ölümüne sebep olan Tır sahnesi de gerçek çekimdir.

Setlere dönecek olursak Christopher Nolan her sahneyi her açıdan çekmek ister. O yüzden Batcave, Bane’in mağarası ve Pit’i devasa boyutlarda inşa etmişlerdir.

Şelalesine kadar el emeği göz nuru olan Batcave.

Bane’in mağarasını da tüm detaylarına kadar kurmuşlardır. Bane’in mağarası BatCave‘e göre tam tersidir. Her yer beton ve demir. BatCave ise taş ve şelale. Daha doğal ve dünyamsı.

Deshi Basara!

Ve gelelim Pit kısmına… Filmin en etkileyici sahnesine sahiplik ediyor. Öncelikle set dekoru fikirleri için Hindistan’daki Stepwell ziyaret edilmiştir. Oradan ilham alınarak Pit yaratılmıştır. Çekimlerin bir kısmı da Hindistan’da gerçekleştirilmiştir. Batman Begins’in alt metni olarak kabul edebileceğimiz “Why we fall Bruce? -So we can learn to pick ourselves up.” kısmını Pit sahnesinde de görüyoruz. Bruce çocukken kuyuya düştüğünde babası tarafından kurtarılıyordu. Bu sefer yetişkin hali düşüyor ve bu sefer kalkması için yardım edecek kimsesi yok. Tek başına çıkmalı o kuyudan.

Sahneyi bize iliklerimize kadar işleten kısım öncelikle müzik. Christopher Nolan ve Hans Zimmer dini melodilerden oluşmasını istediler. Nolan ayrıca ekibe Asya dillerinden kulağa çekici olan kelimeleri bulmaları için de istekte bulundu. Magripçe dilinde karar kılıp o iki kelimeyi seçtiler. Deshi Basara! Yani Rises.

Robin

Batman diyince aklımıza gelen ilk şeylerden biri de Robin’dir. Nolan ilk baştan beri Robin fikrine soğuk yaklaşmıştır. Kendi evrenine uymayacağını düşünmüştür. Kendisi her zaman ki gibi zeki davranıp easter egg olarak saklamayı tercih etti. Rol için aklında olan ilk isim Leonardo DiCaprio’ydu. Kendisi rolü kabul etmeyince rol Joseph Levitt Gordon’a gitti.

Killer Croc göndermesi.

Bane

Senarist ekibi filme villian seçerlerken Batman‘e fiziksel olarak zarar verebilecek olan sayılı villianlardan biri olan Bane‘i seçmek istediler. Fantastik villianlardan uzak kalınacağı için elde kalan sayılı kişi oluyor. Bane her zaman Batman’i zorlamıştır. Kendisi Venom zehirinden dolayı kat kat güçlüdür. Nolan evreninde bu mümkün olmayacağı için kendi versiyonlarını yarattılar.

Alternatif Bane maske tasarımları

Nolan bizzat Tom Hardy’i kendi arayıp rolü teklif etmiştir. Tom tek konuşmada rolü kabul etmiştir. 6 ay boyunca maskeyle dolaşmıştır. Ne kadar iyi oyuncu olduğunu sadece gözlerine bakarak anlamış olduk. Bane’den bahsetmişken meşhur bel kırma sahnesini bahsetmeden geçmek olmaz. Dövüş koreografisinde birçok şekilde belin nasıl kırılacağı şekilde antremanlar yapılmıştır. Bane vs Batman sahnesinde tek bir saniye bile dublör kullanılmıştır. Diğer filmlere göre aksiyon bu filmde biraz daha çok ve iyi.

Aşk Dosyası

Bruce Wayne‘nin aşk dosyası biraz kabarık olsa da Selina Kyle ve Talia Al Ghul herkesin gözdeleridir. Filmi izledikten sonra Talia’dan nefret etmeyen kalmamıştır. Özellikle ölüm şeklinden sonra. Ben kendisinden hala nefret ediyorum.

Catwoman seçmelerine giren Anna Hataway, ilk başta Harley Quinn için seçmelere girdiğini sanmış. Ben pek iyi yazıldığını düşünmüyorum. Random başka bir karakter olsa yine aynı etkiyi verirdi.

Serinin gerçekliğinden bu kadar bahsetmişken hepsini efektle çoğaltmak yerine figüranla çalışan Nolan’ı tekrar tebrik etmek istiyorum. Stadyum sahnesine 11.500 kişi geldi. Kalan ara boşluklara seyircileri efektlerle kopyaladılar. Son dövüş sahnesinde gerçekte 1000 kişi vardı ve hepsiyle özel eğitim yapıldı.

Filmde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Bize böyle güzel bir macera yaşattığı için. Kendimce serinin neden iyi olduğunu anlatmaya çalıştım. Görüşünüzü bizimle paylaşmayı unutmayın.

Zack Snyder’s Justice League: Yeniden Doğuş

Yıllardır savaşı verilen Zack Snyder’s Justice League sonunda çıktı. 2017’de seyircisiyle buluşan Justice League’i hepimiz izledik, eleştirdik ve hayal kırıklığına uğradık.

İlk izlediğimde bu çok olmamış hissini verdirten filmde, bir o kadar da sevdiğim sahnelerin olması kafamı karıştırmıştı. Gün geçtikçe ve dedikoduların da duyulmasıyla sorunun ne olduğunu anladım.

Filmi çekmekle yükümlü olan Zack Snyder’in kızının vefatından sonra ne yazık ki film yarıda kalmıştı. Filmi devam ettiren Joss Whedon, Snyder’in sahnelerini değil, kendi sahnelerini kullanmak isteyince de olanlar oldu tabii. Avengers filmlerinden tanıdığımız Whedon, eklediği bayat sahneleriyle filmi olduğundan bambaşka bir yere sürükledi. Bu durum da DC izleyicisini epey kızdırdı. 

Release The Snyder Cut

Yıllarca süren tatsızlıklardan sonra Zack Snyder’in filmini görmek isteyen hayranlar #ReleaseTheSnyderCut adlı bir hareket başlattılar. Yuvarlanarak kartopu gibi büyüyen bu hareket, gerekli yerlere ulaştı. Zack Snyder’ın da gün geçtikçe umut veren Vero paylaşımlarıyla ve bir yayın esnasında Snyder Cut’ın gerçekleşeceğini öğrendik.

Stüdyonun kabullenmesi sonunda, 18 Mart 2021’de HBO Max’de yayınlanacağı haberi duyruldu. Bu sırada filmin çıkmasının gereksiz olduğunu savunanlar olduğu gibi, başından beri Snyder Cut’a destek veren hayranlar da oldu. Oyuncuların da bu hashtag’e destek vermeleriyle Snyder Cut’ın çıkışı kesinleşti.

Beklemeye Değer Mi?

Süper kahraman filmleri çıkarıyor olmak çok sorumluluk isteyen bir iş. Çizgi romana sadık kalmalı ama özgün de olmalı, görsel açıdan etkileyici olmalı ama başımızı ağrıtan CGI’dan da kaçınmalı gibi büyük yükleri var. Hal böyle olunca yönetmenden yönetmene değişen pek çok kriter ve sahne yorumlamalarıyla karşılaşabiliyoruz.

Director’s cut ismini duyduğumuzda kafamızda canlandırdığımız şey, filmden belki de yalnızca bir tık ötesi oluyor. Fakat bu film için bunu söylemek mümkün değil. İzlediğiniz veya izleyeceğiniz şey, tamamıyla farklı.

Yepyeni bir bakış açısı.

Karakterlere bütünüyle başka bir yaklaşım.

Farklı bir senaryo.

Zack Snyder’in Justice League’i…

Tabii ki filmin içerdiği sorunlar da var. Çizgi roman filmi açısından bayıldığım bu içeriği, yalnızca bir film gözünden inceleseydim farklı hatalar da bulabilirdim. Fakat Justice League’i tanımaya çalışan, önceki filmlerden keyif almış ve karakterlerin gerçek kimliklerine şahit olmak isteyen herkese eğlenceli anlar sunacaktır.

4 yıl süren merakın sonunda bize tamamıyla yeni bir içerik veren Zack Snyder’s Justice League, bence kesinlikle beklemeye değer!

The Super Seven

Justice League ile azıcık geçmişi olan herkesin de bildiği gibi; tanrıların, insanların, uzaylıların belirli düşmanlar yüzünden bir araya gelmeleriyle kurulur. Orijinal grubun 7 kişiden oluştuğu ve zaman zaman The Super Seven ismiyle de bilindikleri grubun üyeleri şu şekilde sıralanır: Batman, Superman, Wonder Woman, Flash, Aquaman, Green Lantern ve Martian Manhunter.

DC’nin epik ve mitolojik havasının bulunduğu efsane animasyon veya çizgi romanların en az bir tanesini duymuşsunuz veya okumuşsunuzdur. Çoğunluğu tanrılardan oluşan bu grubun, Dünya’ya ayak uydurabilmek için nasıl insansılaştırıldığına şahit olursunuz. Yer yer sizi duygusal çöküntüye sürükleyen hikayesi, yer yer ise kahramanlarımızın ilişkileri okuyucuyu/izleyiciyi içeriğe bağlar. Genelde DC evrenine fazla tanrısal eleştirisi fazlasıyla yapılsa da, tabiri caizse en insansı tanrılar olduklarını düşünüyorum.

Ekibin beyninin ve planı yönetenlerde başı çeken ismin Batman olması, bu ekibin aslında ne kadar mantık üzerine ilerlediğini ve güç oranının tamamen göz ardı edildiğinin de bir göstergesidir. Bu da ünlü yediliyi oldukça gerçekçi ve samimi kılar.

Peki bunları neden mi anlattım? Çünkü Zack Snyder gibi bir yönetmeni anlamadan önce onun gözünden biraz bakabilmek gerektiğini düşünüyorum. Birçok insan için kötü bir yönetmen olarak anılsa da göz ardı edilemeyecek kadar iyi bir çizgi roman filmi üreticisi olduğunu söylemeliyim. Watchmen filmi severlerin de bu konu da bana katılacağını özellikle düşünüyorum.

Süper Kahraman Filminden Beklenmeyen Teknik Özellikler

Film çekme açısından kusur olarak görülebilecek yönleri olduğuna katılmakla beraber; her yönetmenin kendi çizgisi olduğuna ve herkese uymayabileceğine inanıyorum. Zack Snyder’in bol yavaş çekimli, 4 saat, her sahnesi müzik dolu ve 4:3 bir film yapmasının da her film sever tarafından beğenilmeyeceği aşikar. Fakat çoğu yönetmenin spesifik özellikleri olduğunu ve sevdiğiniz tarzlardan çok uzak olabileceğini bilerek izlemekte fayda var.

Nasıl ki bir Nolan filminden kafaları zorlayıcı bir senaryo umuyorsak, Zack Snyder’in de diğer her yönetmen gibi kafasında oturttuğu bir süper kahraman filmi çizgisi var. Bu nedenle aslında “Bu çekim yanlış, şöyle yapılmalı.” gibi bir kural olduğunu düşünmüyorum. Eğer kafanı yormayan bir film arıyorsan, Nolan filmi izlememen gerektiği gibi; eğer fazla yavaş çekim ve çizgi roman paneli gibi uzun shot’lara katlanamıyorsan, Snyder filmlerini beğenmeyeceksindir.

Filmin 4:3 en-boy oranında ve 4 saat olması da ayrı bir eleştiri konusuydu. Bana kalırsa 4 saat olmasına rağmen beklediğimden daha akıcı bir gidişata sahipti. “Film uzundu, bu nedenle kötüydü.” gibi bir eleştiridense “Uzun filmleri izlemesi benim için zor. Bu nedenle yorucu buldum.” eleştirisinin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Fakat tabii ki yönetmen bu tür etkenlerin de seyirciden seyirciye değişeceğini göze almıştır diye tahmin ediyorum.

Ayrıca Zack Snyder neden 4:3 gibi bir en-boy oranı tercih etti diye merak ediyorsanız; Decider sitesinin filmin yapımcısı Deborah Snyder ile yaptığı röportaja göz atabilirsiniz:

İncelemenin bundan sonrası SPOILER içerir!!!

Not Us United

Whedon Justice League’ini ilk izlemeye gittiğimde içimdeki heyecanla sevdiğim ekibi bir arada göreceğim duygusuyla gitmiştim. Bu nedenle o filmden alamadığım en büyük kayıp takım enerjisiydi. Filmde yapılan hiçbir hareket, hiçbir savaş planı beraber yapılmıyordu. 5 kişilik grubu aynı anda ve senkronize çalışırken görmek yerine, farklı ikişerli grupları ve tek başına bir şeyler yapmaya çalışan Flash’i izledik.

Snyder’s Cut’da beni en çok etkileyen şey, bütün o çakışmaların ortadan kaldırılıp; gerçek bir takım ruhu ve planlamayla ilerlenmesiydi. Mother Box’un Naziler tarafından bulunduğunun anlatıldığı sahnede, ekibin hikayeyi kavrayışı bile beraber gerçekleştirilmişti. En çok dikkatimi çeken şey ise, eski versiyonunda o sahne yerine, nasıl olduğunu anlamadığım bir Bruce ve Diana tartışmasının içerisinde bulmuştum kendimi.

Final savaşı izlediğin bir kahraman filminde, tüm ekibi bir arada gördüğün ve tüylerini diken diken eden sahneler olur. Avengers’ta tek çekimde tüm ekibi savaşırken görmemiz gibi, Justice League’de de o birlik ve beraberliği arıyor insan ister istemez. Joss Whedon’ın Avengers’ta bunu bize yansıtıp, Justice League’de bu fikri toparlayamamış olması ise ayrı bir ilginç.

Bu nedenle çizgi roman panelinden fırlamış gibi olan bu sahnenin de, CGI problemi olmasına rağmen bende ayrı bir yeri var.

Silinen Sahneler

Film izlerken “Bu sahne neden var şimdi?” diye düşündüğünüz oldu mu? Benim için 2017 Justice League’i bu sahneler ile doluydu. Sadece o sahnelerin silinmesiyle bile bir versiyon yayınlansaydı, o filmden daha iyi bir ürün ortaya çıkacağına inanıyorum. Gelin bu silinen sahneler nelermiş biraz onlara bakalım.

Flash’in Diana’yı kurtarırken üstüne düştüğü bu sahne size tanıdık geldi mi? Aynısı MCU’dan tanıdığımız Black Widow’un da başına gelmişti.

Peki ya Aquaman’in, Wonder Woman’ın lasso’sunun üzerine oturduğu bu sahneyi hatırladınız mı?

Bruce ile Diana arasında geçen tatsız tartışma da kaldırılan sahneler arasında.

Gotham Harbor’daki yaşanan patlamada, hızla üzerlerine su gelirken konuşmaya dalan ekibimizi de unutmamak gerek.

Superman’in Batman’e bir önceki filmlerinden “Tell me, do you bleed?” göndermesi de artık yok.

Tabii bu sahnelerin kalkmasıyla yerlerine yenisi geldi. Yeni eklenen sahnelerden de sevmediğimiz sahneler oldu. Bruce ve Diana’nın bilgisayar başında aynı anda mouse’a dokunmaları, Diana’yı her gördüğümüzde yakılan ağıt ve hiçbir yere bağlanmayan Iris sahnesi… Ne kadar Iris ile Barry görmek istesem de, bunu olası bir Flash spin-off’unda görmeyi tercih ederim.

Filmin benim için olumlu yönlerinin çok olmasıyla bu sorunları göz ardı edebilsem de izlerken içimi gıcıklayan anlar da oldu.

Bunların haricinde yapılan her şakanın neredeyse Flash’e ait olması da, filmin çizgi romanlar açısından gerçekçiliğini arttırmış. Bu yüzden, neredeyse hiçbir komik sahnenin bana batmadığını söyleyebilirim.

Cyborg Is The Key

Justice League denince akla gelen isimlerden birisi olan Cyborg, sinemada bugüne kadar değinilmemiş bir karakterdi. İlk versiyonda göremediğimiz karakterimizin, Snyder Cut’da filmin başrolü olduğunu rahatlıkla dile getirebilirim.

Okulunda Amerikan Futbolu yıldızı Victor Stone, annesinin trajik vefatından sonra; babası Silas Stone’un Mother Box yardımıyla oğlunu Cyborg’a çevirmesiyle hayatımıza girer. Cyborg’un origin hikayesinin verilmemesi, filmin girişini vermeden gelişmeyle devam etmeye çalışmakla eş değer konumdadır. Bu nedenle eski versiyonunda Cyborg’a bu kadar az yer verilecektiyse, özellikle Mother Box konusu tamamıyla ortadan kaldırılmalıydı. Aksi takdirde, hiçbir anlamı olmayan bir takım küpleri görmüş oluyoruz.

Zack Snyder’s Justice League’in R-rated olmasıyla, anlatılan bu hikayenin etkileyiciliği de artmış. 2017 versiyonu boyunca, Mother Box ile neden ve nasıl iletişim kurabildiğini anlamadığımız bir Cyborg’un, hiçbir karakter gelişimine sahip olmaması; Justice League adına atılabilecek en kötü kararlardan olabilir.

Babasıyla kurduğu iletişim, karaktere ayrılan süre ve kendiyle olan savaşını harika yansıtmış Zack Snyder. Bu karakterin hakkının verildiğini görmek, benim gibi pek çok fanın da filmden aldığı keyfi arttırmıştır eminim.

Genel Karakter Gelişimi

Cyborg gibi birçok karakter daha benliğine kavuştu. Ne yaptığını bilmeyen, korkak Flash görmek yerine; eğlenceli, kendinden emin ve acemiliğine rağmen kendini feda edebilecek takım ruhuna sahip bir Flash gördük. Ekran sürelerinin yeterliliği ve karakterin işlenişi gibi etkenler sayesinde ekibin temel iki ismini gerçek formlarıyla görebilmek sevindiriciydi.

Flash ile babasının iç ısıtan sahnelerini izlerken; babasını saliseler içerisinde kurtarma imkanı olmasına rağmen, adil bir şekilde çıkarmak için okulunu okumak istemesi de beni ayrıca hüzünlendirdi.

Ana karakterlerimizin hepsinin yeterli seviyede bir başlangıcı ve sonu olmasının yanında; kötü adamımızın da motivasyonunu nihayet anlayabildik. Rastgele kutu toplamaya gelen sıradan biri yerine, gerçek bir neden ve sonuca ulaştık.

Alfred… Benim için DC evreninin en önemli karakterleri arasında olan Alfred Pennyworth’ün, sinemada çıkmış her versiyonunu kusursuz bulmuştum. Özellikle Jeremy Irons’ın seçildiğini duymak ekstra heyecan vermişti. Taa ki 2017’deki filmi izleyip, Alfred’i düzgünce göremeyene kadar…

Zack Snyder’in Justice League’i Alfred’e de hakkını vermeyi unutmamış. Diana’ya nasıl çay yapması gerektiğini öğreten; Batman’in savaşta sürekli yardımcısı olduğunu hissettiğimiz bir Alfred gördük. Elinde tepsisi ve çaylarıyla, bilgisayar başında oturan kişinin başında dikildiğini görebildiğim Alfred’i ne kadar özlediğimi hatırladım.

Ayrıca şu sahnede kurulan cümleye ayrı bir inceleme bile yazabilirim. Batman’in belki de DC filmleri tarihinde kurduğu en “Batman” cümle. Fakat sadece ne kadar güzel olduğunu görmeniz için paylaşmakla yetineceğim.

Age Of Heroes

İlk çıkan filmden silinenlerden sonra, biraz da bu film bize neler katmış onlara bakalım. Yepyeni bir senaryonun sonunun çok açık bitirilmesi fanlar tarafından yeni bir akım başlattı. Restore the Snyder Verse, Snyder’in evreninin yeniden DCEU’ya dahil edilmesi ve devam ettirilmesi için ortaya atıldı. Fakat SnyderVerse’ün devam etmeyeceği ile ilgili açıklamalar yapıldı.

Filmin gidişatı ve başardıklarının büyüklüğü nedeniyle, fanlar haliyle sevdikleri versiyonu evrende görmek istiyorlar. Kim bilir, belki de grubun büyümesiyle animasyonlardaki gibi bir Justice League’e şahit olabilirdik.

Age of Heroes sahnesiyle gördüğümüz epik Darkseid ve tanrıların savaşında; Diana’nın yorumlamasıyla izlediğimiz sahne, eminim ki pek çoğumuzun tüylerini diken diken etmiştir.

İnsanlar, Atlantalılar, Amazonlar, Yunan Tanrıları ve Lanternlar… Dünyanın koruyucuları Darkseid’ın Anti-Life equation’ı ele geçirmemesi için bir araya geldi ve başarılı da oldular. Ares’in savaş baltasıyla büyük zarar gören Darkseid’ın savaştan çekilmesiyle, Mother Box’lar üç farklı ırka dağıtıldı.

Bu sahnede gördüğümüz Green Lantern Yalan Gur’un da öldürülmesiyle, yüzük yeni sahibini aramak için yola çıktı. Bu esnada yüzüğün Darkseid’ın önünde kısa bir süre kadar duraksaması da gözümüzden kaçmadı. Darkseid’ın göz ardı edilemeyecek kadar büyük iradesine karşı koyamayan yüzük, yolunu şaşırmış olabilir mi dersiniz?

Peki Ya Sonra?

Filmin iki farklı evreni gösterdiğini, filmdeki bazı sahneler ile beraber keşfettik. Bulunduğumuz evrende her şey bildiğimiz gibi ilerlerken; Cyborg’un da şahit olduğu Knightmare evreninde işler, sinemada görmeyi hayal bile edemeyeceğimiz bir gerçekliğe sardı.

Superman’i uyandırma sahnesi ilk filmde ne kadar anlamsızsa, bu filmde bir o kadar anlamlı oluyor. İlk filmde Batman fikri ortaya atıyor, Diana karşı çıkıyor ama buna rağmen planı gerçekleştiriyorlardı. Flash, ben aktifleştiririm dediği Mother Box’a tam gerektiği yerde dokunuyor ve Superman’i uyandırmayı başarıyorlardı.

Bu kadar dümdüz duran bir sahne, Snyder’s Cut’da şu şekilde ilerledi: Mother Box’ların Superman’den korktuğu için uyanmadığı ve Steppenwolf’a haber gitmediğini Cyborg’dan duyduğumuz için; Superman’i uyandırmakta hem fikir oldular.

Cyborg Mother Box’a bağlandığı anda, Flash haber verilmesi için komut bekliyordu. Fakat Cyborg’un gördüğü evrende, Superman’in kucağında öldüğünü gördüğümüz bir ceset vardı. Sonrasında gördüğümüz sahnelerde Wonder Woman’ın cenazesi, Aquaman’in ölümü de ne kadar etkileyici olursa olsun o sahnede takılı kaldık. Bunun tek nedeni ise Tom Taylor’un yazdığı Injustice çizgi romanı serisi.

Injustice’e Adım Adım

Bu bölüm Injustice çizgi romanından SPOILER içerir. Henüz okumadıysanız veya okumayı planlıyorsanız, diğer bölüm başlığına geçebilirsiniz.

Seriyi bilenler burayı mutlaka anlamıştır ama bilmeyenler için bahsetmek gerekirse; Lois Lane’in hamile olduğu evrende, Joker Lois’i kaçırır. Superman aynı anda sevdiği iki insanı kaybetme korkusuyla deliye döner ve hamile olan Lois’i aramak için tüm Justice League’i ayağa kaldırır. Batman ve ekibin kalanları tüm şehirde Lois’i ararken, Superman en son Joker’in yerini tespit eder.

Bu sırada Batman ve Flash şehri ararlarken, Scarecrow’un cesedine denk gelirler. Joker, Scarecrow’un ünlü korku gazını Superman’e etki etmesi için Kryptonite ile karıştırır ve Superman’in kafasının içine girmeyi başarır. Korku gazının yaptığı şey ise, kişiye en korktuğu şeyi göstermektir. Superman karşısında Doomsday’i görür ve Lois ile çocuğunu öldüreceği korkusuyla onu tutup uzaya çıkarır. Fakat Batman’in olayı o an çözmesiyle, haber vermekte geç kaldığı ortaya çıkar. Superman’in yanılsamadan dolayı gördüğü Doomsday aslında Lois’in ve henüz doğmamış çocuğunun ta kendisidir.

Hal böyle olunca kendi elleriyle Dünya’daki en sevdiği iki canı almış olan Superman, Joker’i öldürmek için yola çıkar. Bu yolda karşısına çıkacak olan herkesle yüzleşmeye razıdır. Superman, Joker’i öldürür ve çizgi roman bundan sonra başlar. Kısaca gelecek olayları özetlemek gerekirse, manipüle edilmiş bir Superman ve durdurulamayan bir savaş makinası haline gelir. Batman’de Superman’i bir şekilde durdurmak adına harekete geçer ve kelimenin tam anlamıyla takımlaşmalar başlar.

Genel olarak kahramanlarımızın karşı karşıya gelmesi ve ölümler ile sonuçlanan bu evren; işte tam olarak Cyborg’un şahit olduğu evrendir.

Lois Lane’in çekmecesinde gördüğü hamilelik testi de; knightmare evreninin, bulundukları evrenin geleceği olduğuna ikna olmamı sağladı. Zack Snyder bu sayede, BvS’de söylenen “Lois Lane is the key.” repliğine de bir açıklık getirmiş oldu. Şahsen kendi adıma bundan daha iyi bir açıklama bekleyemezdim.

Bruce’un Rüyası

Cyborg’un öngörüsünde aynı zamanda gördüğümüz bir başka şey daha vardı. Kilowog olduğunu tahmin ettiğimiz Green Lantern’ı yerde ölü görmemizin ardından; Batman’in maskesini elinde tutan Superman’e şahit olduk. Nefes kesici bu sahneler sizi hala ikna etmediyse, gelin bir de Batman’in rüyasına bakalım.

Final sahnesinde takım çalışmasıyla Steppenwolf’un kafasını Darkseid’a yollayan ekibimiz, Justice League olarak ilk görevine veda etti. Fakat film burada bitmedi.

Epilogue’un ilk sahnelerinde Lex Luthor’un Deathstroke’a Batman’in kimliğini açıkladığı sahneye şahit olduk. Bunun sonunda karşı bir takım oluşturacaklarını söyleyerek başka bir sahneye geçiş yapıldı. Fakat bir sonraki sahnede ekibimizden kalanları Joker ve Deathstroke ile gördük.

Bu isimlerin bir araya gelmesinin nedeni, çizgi romanlarda da olduğu gibi; Superman’i durdurmak için Batman’in elinden gelebildiği kadar güç toplamaya çalışmasıdır. Superman’in kötü olması demek, Batman’in iyi/kötü ayrımı yapmayarak her güce muhtaç olması demektir.

Joker ile olan sahnelerinde ise konuşmalar tam olarak bir çizgi roman panelinden fırlamış gibiydi. Robin’in ölümüne de ışık tutan Zack Snyder; umarız ki ileride bu sahneleri genişletebilme imkanı bulur.

Harley Quinn’in de Batman’den son dileğinin Joker’ı öldürmesi olduğunu öğrendik. Injustice’de Joker’dan ayrılıp, aklı başına gelen Harley Quinn’in, ekibimize yardım ettiği anlara bir sinyal olabilir. Şahsi olarak en sevdiğim Harley Quinn versiyonlarından da biridir.

Fakat benim için sahnenin en çarpıcı diyalogu, Joker ile Batman ilişkisini en iyi anlatan diyalogdu. Batman’in Joker’i asla öldürmemesi ve Joker’in klasik “Tek arkadaşın benim.” söylemine gönderme olan bu detay; bana kalırsa Zack Snyder’in ne kadar büyük bir Batman fanı olduğunun da göstergesidir.

Sürpriz İsimlere Doyamadık

Elbette eski versiyonuna göre pek çok yeni isim gördük. Daha önce görmüş olduğumuz karakterlerin de geliştirildiğine şahit olduk. Ama bu yeni isimlerden bir tanesi vardır ki, olası bir gelecekteki senaryoda büyük rolü olacaktır.

Lois Lane’in evinden çıkan isim, Justice League’in en temel üyelerinden J’onn J’onzz’du.

Tanıdık geldi mi?

MARTha? MARTian?

Evet, Lois Lane’i ziyarete giden Martha Kent değil, Martian Manhunter’ın ta kendisiydi. Bu kadar önemli bir ismin Justice League eski versiyonda nasıl olmadığını düşünmekte zorluk çekiyorum. Çünkü Martian Manhunter’sız Justice League, Thor’suz Avengers gibidir benim için.

Bilmeyenler için Martian Manhunter türünden geriye kalan son Marslıdır. Güçleri: süper güç, süper hız, dayanıklılık, uçma, şekil değiştirme, soyutluk ve telepati olarak bilinir. Ailesinin trajik ölümü sonrası Dünya’ya getirilir. Burada insanlara yaptığı yardımlar nedeniyle bu isme kavuşur. Sonradan da Justice League’e dahil olur.

Bruce’a “Ailen gurur duyardı.” demesinin en temel nedeni, kılık değiştirmeler sayesinde karakterimizin filmler boyu aramızda olmasıdır. Man of Steel’de askeri bir yetkili ve Batman v Superman: Dawn of Justice filminde senatör olan Marslımızı; ilk kez gerçek formunda bu filmde görmüş olduk.

Umarım ikilinin bu sıcak tanışmaları ve gelecekte birbirlerini göreceklerine dair söylemleri boş çıkmaz. Böylelikle, gerçek Justice League’i görmeye adım adım yaklaşırız.

Zack Snyder’s Justice League Nasıl Olmuş?

Kesinlikle bir DC okuyucusunun ağzını açık bırakacak sahneleri olan bir film. Karakterlere hakkını layıkıyla veren, hepimizi müzikleriyle heyecanlandırıp koltuğa gömen; yerinde bir film olmuş.

“Peki film sinemalara çıkacak olsaydı, bütün bunlar 2 saate nasıl sığardı?” diye sorduğunuzu görür gibiyim. Zack Snyder’in planı aslında 3 film çıkarmaktı. Bu nedenle eminim ki bu 3 filmde; Anti-Life equation’dan, Darkseid’ın motivasyonuna, Knightmare’den Boy Wonder’a kadar her şeye değinebilecekti. Fakat Warner Bros sağ olsun pek çok şeye imkan olmadı ve olmayacak gibi.

Kısıtlı imkanlarla ve 80M$ gibi bir ek bütçeyle (ki bir süper kahraman filmi için çok az), Zack Snyder bizlere beklediğimizden fazlasını yaşattı.

4 yıl önce izlememiz gereken bu filmi şu an izleyebildiğimiz için mutsuz olsam da; gelecekte bizi nelerin beklediğini merak ettiğim için de hala umutluyum. Umarım sizler de filmden keyif almışsınızdır. Neler düşündüğünüzü bizlerle paylaşmayı unutmayın!

Teşekkürler Zack Snyder.

#RestoreTheSnyderVerse

 

The Dark Knight: Efsane

“Kötü adam ne kadar başarılıysa film de o kadar başarılıdır. Bu en önemli kuraldır.”
-Alfred Hitchcock

1M barajını aşan ilk çizgi roman filmi ünvanını taşıyan ve yine aynı şekilde çizgi roman karakteriyle Oscar kazanan Heath Ledger‘ı saygıyla anıyorum.

En İyi Film

Serinin ikinci filmi olan ve Christopher Nolan’ın kaos olarak tanımladığı The Dark Knight’ı yakından inceleyeceğiz. İkinci filmler biraz risklidir. İlkinin gölgesinde kalma ihtimali vardır. Tabii ki öyle olmadı ve The Dark Knight ezberleri bozarak IMDB tarihinin en yüksek puan alan 4. filmi oldu. 2009 yılında Oscar’da en iyi film kategorisine aday olamayınca (o yıla kadar sadece 5 film aday olabiliyordu.) ertesi yıl bu kuralı kaldırıp 5’ten fazla aday açıklandı.

İlk filmden farklı olarak senaryo kadrosuna Jonathan Nolan katıldı. Abisine nazaran kendisinin kalemi biraz daha güçlü. Telekomünikasyon  sahnesini Jonathan Nolan yazdığından dolayı bununla yeterli kalmayıp Person of Interest adlı dizinin de senaristliğini yapmıştır. Film için 3 Batman çizgi romanından esinlenildi. Joker’in geçmişine odaklanan “The Killing Joke”, Batman ve Gordon ilişkisini anlatan “Batman: Year One” ve Harvey Dent’in Two-Face’e dönüşmesini konu alan “Batman: The Long Halloween”.

Christopher Nolan’ın, Jonathan Nolan’ı senaryoyu yazmadan önce bir film izlemesini rica ediyor o da 1933 yapımı bir Alman filmi olan “The Testament of Dr. Mabuse”. Joker karakterinin oluşmasında büyük bir rol oynuyor. Dr. Mabuse, bir akıl hastanesinden kaçarak gittiği her yerde kaosa sebep olan bir karakter. Tabii tek bir kaynağa bağlı olarak kalınmamış. Punk rockçı Sid Vicious ve Otomatik Portakal filmindeki Alex’ten de esinlenilmiş.

Bu sahne de doğaçlamadır.

Heath Ledger, Brokeback Mountain filminden dolayı seçildiği dönem büyük tepkiler almıştır. Rol kendisine gitmeden önce Christopher Nolan’ın düşündüğü isim Sean Penn. Robin Williams, Lachy Hulme, Paul Bettany ve Adrien Brody Joker karakteriyle ilgilendirdiklerini dile getirmiştir. Her ne kadar hayatına mal olmuş olsa da Heath Ledger’ı izlediğimiz için şanslıyız.

Harvey Dent rolü için Nolan ilk olarak Matt Damon’ı istemiş ama oyuncu teklifi reddetmiş. Diğer adaylar ise Hugh Jackman, Ryan Phillippe, Liev Schreiber ve Josh Lucas. Rol Aaron Eckhart’a giderek kariyerindeki en iyi filmde oynamış oluyor.

Katie Holmes, kendisine verilen ücreti az bulunca yerine Maggie Gyllenhaal geldi. Büyük bir fırsatı da kaçırmış oldu.

Her ne kadar Batman filmi olsa da hepimiz biliyoruz ki bu bir Joker filmidir. En iyi açılış sekanslarından biriyle başlıyor. Filmi yaratırken esinlenilen filmlerden biri de Heat. William Fitchner’ın Heat filminde de rolü vardı ve filmin başındaki banka sahnesinde rolü banka müdürüydü. Banka sahnesindeki Heat etkilerini görebiliyoruz.

Gelmiş geçmiş en kötü karakterlerden biri olan Joker delidir, öngörülemezdir, vicdansızdır, anarşisttir ve kahramanın en zayıf noktasına nişan alır. Batman bugüne dek yazılmış en iyi yetenekli kahramanlardan biridir. Zekidir, şüphecidir, detaycıdır, kültürlüdür, dünyadaki en iyi dövüşçülerden biridir. Joker, Batman ile çatıştığında tüm hünerini sergilemektedir. Çünkü Batman ve Joker amaçları ve motivasyonları yüzünden çatışan iki karakterdir. Her ikisinin de Gotham şehri üzerine planları vardır. Biri şehri daha kanuna uygun bir hale getirmek ister, diğeri şehri kaosun merkezi haline getirmek ister. Bu yüzden çatışmalarını izlemek hoşumuza gider.

Kahraman ve düşman aynı amaç için harekete geçmiyorsa birbirlerine uygun değildirler. Karakter ağındaki karakterlerin ortak noktası “kahramanın amacı”dır. Hepsi kahramanın amacı doğrultusunda konumlanırlar. Karakter ağı şeklinde neden iyi bir film olduğunu göstereceğim.

KAHRAMAN

Karakter Ağı: Karakter ağının en önemli taşı; kahramandır. Şah olarak ele alabilirsiniz. Batman sıradan biri değildir. Zaman zaman kendimizi ona benzetiriz. Yine de tamamiyle ilginç biridir. Filmin ilk dövüş sahnesinden sonra Batman’in limitleri yoktur diye bir laf ediyor. İlk başta limitleri olmadığına inanıyoruz. Hong Kong’da suçlu iadesi olmamasına rağmen Batman Çin’e gidip suçluyu Gotham’a geri getiriyor. Çekildiği dönem Amerika-Çin sorunu olmasına rağmen cesurca bir davranış.

Motivasyon / Amaç: Kahramanı eyleme geçiren motivasyon ile düşmanı eyleme geçiren motivasyon aynı olmalıdır. Kahraman veya düşman o motivasyondan şaşarsa hikaye daha sıkıcı bir yere gider. Batman’in motivasyonu Gotham’ı daha iyi bir yere getirmektir. Bu amaç uğruna çok şey kaybetmiştir.

Gizem: Gizem seyircinin ilgisini yüksek tutan en önemli şeylerden biridir. Senaryonun gizemli olması yeterli değildir. Kahraman da gizemli olmalıdır. Batman’in bir sonraki hamlesini her zaman merak ederiz. Ne yapacağını kestiremeyiz. Gözlerimiz her zaman onun üstündedir. The Dark Knight’ta da gizem her zaman en üst seviyededir. Gerçi filmde gizem etkisi Joker yüzünden.

Baskı ve Seçim: Batman senaryo boyu baskı altındadır ve bir seçim yapması için zorlanır. Filmde Joker, Batman’in maskesini çıkarması için zorlar. Yoksa her gün masum insanlar ölecektir. Batman ilk başta bu baskıya direnir, fakat film ilerledikçe bu baskının altında kalamaz. Daha sonra kimliğini açıklamaya karar verir. Ardından Harvey Dent bunu üstlenir. Kovalama sahnesinin sonunda Joker Hit Me diye bağırırken Batman’in limitlerini zorlamak ister. Burada limitlerinin olduğunu görüyoruz.

Gelişim / Dönüşüm: Batman film boyunca Joker ile mücadele eder. Joker’in öyle büyük bir düşman ki, Batman’in zayıf yönlerini bulup saldırıyor. Hikayenin sonunda Batman ders çıkartıyor. Bir sonraki gelişim aşamasına geçiyor.

Empati: Karakter ile empati yapmak önemlidir. Batman’in verdiği kararlarla biz olsak nasıl başa çıkardık? Ya da sevdiği insanları kaybettiğinde. Rachel’ın ölümünden sonra Bruce’un çaresizliğine eminim seyircilerin çoğu üzülmüştür. Bundan yıllar sonra haberi olsa da Rachel ile hayatına devam edeceğini düşünüyordu.

Romantik İlgi: Nolan’ın en sevdiğim yönlerinden biri romantikliği ön planda tutmamasıdır. Rachel çizgi roman karakteri olmamasına rağmen hepimizin içine sinen bir karakterdi. Selina veya Talia yerine Rachel ile kimyası daha uyumlu yazıldı.

DÜŞMAN

Düşman, kahramanla aynı amaca ve aynı motivasyona sahip kişidir. Joker’in amacı biraz anarşi gösterip mevcut düzeni bozmak. Ardından her şey kaosa dönüyor. Toplamda 43 dakika gözükerek filmi başka bir çıtaya taşıyor. Söylediği her repliğin altı dolu doludur. “Delilik yer çekimi gibidir. Sadece biraz itmen gerekir.” Yıllar boyu Joker ve Batman’in çatışmasını izledik ve okuduk. En gerçekçi olarak The Dark Knight’ta gördük. Joker’in amacı asla Batman’i öldürmek değildir. Çünkü onsuz ne yapacağını bilmez. Batman de aynı şekilde Joker’i öldürmek istemez. Çünkü kendinde ondan parçalar görür.

Joker öyle bir zeki karakterdir ki düşmanlarının 5-6 adım ötesindedir. Batman sadece Joker’i yakalamayı hedeflerken Joker, Harvey ve Rachel’ı çoktan ölüme terk ettirmiştir. Yerlerini öğrenirken Batman’in “Onlar Nerede?” diye bağırması çoğu kişiye saçma gelmiştir. Sonuçta sormadan da öğrenebilirdi diye sitem ettiler. Batman Begins yazımda da söylediğim gibi senaristlerin yazdıkları her şeyin bir açıklaması olmasını istediler. Batman kendi teknolojisi ile öğrenseydi hikayeden kopacaktı. Batman Rachel’ı kurtarmaya gittiğini sanarken Harvey’i kurtarması gizem ögesinin güçlü olduğunu tekrar görüyoruz. Kimse böyle bir şey beklemiyordu.

Heath Ledger, Christian Bale’e kafasını gerçekten masaya vurması için ısrar etmiştir.

Joker karakteri için söylenen bir teoriyi paylaşmak istiyorum. Filmde geçmişi hakkında 2 farklı hikaye anlatıyor. İnsan yalan söylediği zaman gözlerini kaçırır. İlk hikayesinde babası yüzünden böyle olduğunu anlatıyor. Bunu tamamiyle yalan olarak kabul edebiliriz. Çünkü hikayeyi anlatırken gözlerini kaçırıyor. İkinci hikayesinde, Rachel’a karısına destek olmak amacıyla yüzünü bu hale getirdiğini söylüyor ve asla gözlerini kaçırmıyor.

Joker, Gothamdaki herkesi kaosa sürüklerken en büyük amaçlarından biri de Batman ekibindeki en iyi kişiyi onlara karşı düşman etmekti. Harvey Dent, en başından beri Gotham’ı iyileştirmek için savaştı ve bu yolda kurban olarak öldü. Her ne kadar Joker yakalansa da bu hikayenin kazananı kesinlikle o. “Ya kahraman olarak ölürsün ya da kötüye dönüşecek kadar uzun yaşarsın.”

Christopher Nolan’ın tarzına en uygun karakter olan Riddler’ı maalesef bu seride göremedik ama kendisi easter egg olarak gizlemeyi tercih etti. Mr. Reese, Batman’in kimliği ile biraz takıntılıydı. Kendisinin adını okurken mysteries (gizemli) kelimesine benzer şekilde okuyoruz. Riddler’ın gerçek ismi de E(dward). Nigma yani Enigma. Kelimenin anlamlarından biri de gizemdir.

DOST

Jim Gordon en başından beri Batman’in yanındadır. Kendisi o kadar yeteneklidir ki Joker’i yakalamak için plan bile yapar. Filmi izlerken hepimiz öldüğüne inandık. Joker’i yakalama sahnesinde polislerden birinin onun çıkacağını bile tahmin etmiyorduk. Gizem ögesi yine kendini koruyor.

Hans Zimmer ve James Newton Howard Yine Bizimle

Müzikler yine Hans Zimmer ve James Newton Howard’a emanet. Sahneleri güçlendiren müzikleri tekrar dinleme şansı buluyoruz. Joker Theme müziği iki notadan oluşmakta. O da d ve c notaları. Hans Zimmer, DC Comics’e ufak bir gönderme yapıyor.

İlk filme oranla The Dark Knight’ta gerçek çekim sahneleri biraz daha fazla. Tır kovalamaca sahnesini Warner Bros stüdyoda çekmek istemiştir. Nolan ise buna karşı gelip stüdyo dışı çekmek istemiştir. Warner Bros kendisine 1 çekim hakkı vermiştir ve sahne 1 seferde çekiliyor. Hastane sahnesinde ise terk edilmiş bir fabrika binası patlatıldı. 

A Silent Guardian

A Watchful Protector

A Dark Knight

3üz: Silah Olarak Evcil Hayvanlar

3üz, tüylü dostlarımızın bilim insanları tarafından tehlikeli birer ölüm makineleri olan siborglara dönüştürülmesini konu alıyor. ABD hava kuvvetlerinin gizli araştırma tesisinde savaşta üstün olmak amacıyla etten ve kemikten savaş makineleri üretiyorlar. Hikaye, daha bu hayvanların dev makinelerin içerisine hapsolmuş minicik bedenlerini gördüğünüz anda sizde hüzün bulutları yaratıyor.

Zararsız ama ölümcül

Bir kedi, bir köpek ve bir tavşandan oluşan bu üçlüye ”3üz” diyorlar kısaca. 3üz bu projenin en büyük başarısı aynı zamanda. Zorunda kaldıkları takdirde ölümcül derecede tehlikeli olabiliyorlar. Makineler sayesinde yarım yamalak bir de konuşma yetisi kazanan bu hayvanlar ve bir takım olduklarının da son derece farkındalar. Birbirlerini koruyup kolluyor, iletişim kuruyorlar, düşüncelerini dile getiriyor ve bazen de fedakarlık yapıyorlar. Kısacık konuşma balonlarında bu yarım yamalak cümleleri okumak, bir şeyleri algılamaya çalışmalarını izlemek okurken çok canınızı yakıyor.

Hikaye, işleri bittiği için insanların bu hayvanları uyutmak istemesi ile devam ediyor. Haliyle neler olup bittiğinin farkına varan 3üz, canlarını kurtarmak için tesisten kaçıyorlar ve savunma içgüdüsü ile onları yakalamak isteyen insanların epey bir kanlarını döküyorlar. DC Black Label etiketiyle çıkan çizgi romanda oldukça fazla kan içeren, kırmızıya bulanmış panel yer alıyor.

İnsanlar onları kaçırmış, istemedikleri şeylere kendi elleriyle dönüştürmüş olsalar bile, onları bir tehdit olarak görüyorlar. Oysa ki bunlar sadece hayatta kalmak, bir ”yuva” bulmak isteyen, sadece korkmuş hayvanlar. Bunu bilerek onların yolculuklarını takip etmek sizi hem hüzünlendiriyor hem de koruma içgüdünüzü tetikliyor.

Hikaye ve görsellik akışı

Grant Morrison, oldukça üzücü bir tonlama yaratmış hikayede. Jamie Grant’ın çizimleri, masum bakışların tasviri, abartılı cihazlara tezat oluşturan hayvanların görünümleri bu tonun içine çok güzel karışmış. Öyle ki hayvanların korkusunu, öfkesini, intikam duygularını, tamamen ne düşündüklerini okumak sırf bakışlarından bile mümkün. Fazlaca heyecana,  hüzne ve aksiyona yer veren bir çizgi roman 3üz.  Ithaki Yayınları tarafından basılan, Tek seferde okuyacağınız, pek çok duygu akışı içeren bu kısa macerayı kaçırmamanızı öneririm. Özellikle bir evcil hayvanınız varsa okumanızı, okuduktan sonra da ona sıkıca sarılmanızı tavsiye ederim.

DC Sıradaki Batman’in Kim Olduğunu Açıkladı!

   DC Comics’in yeni eventi Future State, DC evrenini oldukça büyük bir şekilde etkileyip alışık olduğumuz süper kahramanlarda yeni bir döneme kapı açacak. Batman, Superman, Wonder Woman gibi ikonik isimler yeni karakterler ile yazılacak. Clark Kent’in yerine oğlu Jon, Diana’nın yerine ise Yara Flor geçecek.

   En merak edilen sorulardan biri ise yeni Batman’in kim olduğuydu. Future State: The Next Batman #2 sayısı için yayınlanan, Doug Braithwaite’in çizdiği varyant kapak ile bu sorunun da cevabını almış olduk. Yeni Batman Lucius Fox’un oğlu Tim Fox olacak!

   Tim Fox’un Batman: The Joker War Zone ve Batman #101 gibi sayılarda gösterilmesinden Future State’de yer alacağını tahmin edebiliyorduk fakat yeni Batman olup olmayacağı belirsizdi. Çoğu kişi Tim’in kardeşi Luke Fox’un yeni Batman olabileceğini düşünüyordu. Luke Fox’u tanımıyorsanız kendisi Batwing ve bu zamana kadar Batman hikayelerinde Tim Fox’a göre daha ön planda olduğundan dolayı aslında böyle düşünmekte hata etmiyorlardı.

   Ayrıca görülen o ki Future State sadece çizgi roman evrenini etkilemekle kalmayacak. The CW’nin üzerinde çalıştığı Wonder Girl serisinde Yara Flor’u göreceğiz. Luke Fox’un Batwoman’da önemli bir rol oynadığını varsayarsak yakında kardeşini de görebiliriz diye düşünüyorum. 2021 yılının ilk aylarında yayınlanacak olan Future State serilerini sabırsızlıkla bekliyorum. Bakalım Tim Fox doğru bir seçim mi olmuş. Yeni Batman hakkında sizler ne düşünüyorsunuz?

Swamp Thing Efsanesi 1.Cilt: Okudukça Yıprattı

1984 yılında Alan Moore’un kaleme aldığı; Stephen Bissette, John Totleben, Dan Day ve Rick Veitch gibi isimlerin görselleştirdiği Swamp Thing’e bir göz atacağız. Çizgi-romanların gerçek klasiklerinden biri olarak kabul edilen Swamp Thing’i, İthaki Yayınevleri’nin yeni baskısıyla birlikte okuma fırsatı yakaladık. 1. Cilt sadece 8 sayıdan oluşuyor. Diğer ciltler çıktıkça onları da yorumlamaya devam edeceğiz.

Dünya senin eşini yiyor, dostlarını yiyor… Her şeyi yiyor… Seni insan yapan her şeyi. Ve sen de bir canavara dönüşüyorsun!

Kuşe kağıdının kalitesinden tutun da renklerin canlılığı ve çizgi romanın kokusuna kadar her şey olması gerektiği gibi, hatta daha da iyisi. Yankı Enki Türkçe’ye çevirmiş ve gayet de güzel çevirmiş. Spoilersız bir şekilde yazımıza devam ediyoruz…

Kalbimde derin bir iz bıraktı

Swamp Thing hiç beklediğim gibi bir başlangıç hikayesine sahip değilmiş. Beklediğimden daha karanlık, daha acımasız, daha kalp sızlatan çok üzücü bir hikayeymiş. Swamp Thing’i okudukça üzülüp kahroluyorum. Öğrendiğim şeyler omuzlarımda taşımam gereken inanılmaz ağır bir yük gibi geliyor. Buna benzer bir deneyim de Nier Automata’da yaşamıştım. Androidler üzerinden varoluşsal krizi işlemeleri beni bir hayli yıpratmıştı. Swamp Thing’de o konuyu uzun uzun işlemese de işlediği zaman çok çarpıcı oluyor.

Swamp Thing nedir?

Alec Holland isimli bir bilim insanı bitkiler üzerinde deney yaparken patlama sonucu her şey berbat olur. Biyo-güçlendirici formül Holland’ı bir bitkiye dönüştürür. Bir bataklık insanına… Bütün gizemlerini size anlatmıyorum ki okurken asıl etkilendiğim kısımlar sizin için berbat olmasın. Holland bitkiye dönüşmüş halde askerlerden kaçıp durur. İnatçı bir generale karşı savaş verirken bir yandan da insan arkadaşlarını korumaya çalışır; kendi varlığını sorgulayıp kendinden sürekli kaçan yeşil bir canavara dönüşür. Size tanıdık geldi mi? Bana geldi. 1996 yapımı Fox Kids çizgi filmi The Incredible Hulk’u hatırlattı!

The Incredible Hulk’ı hatırlatmasını bir kenara bırakıp artık Swamp Thing’in maceralarına geri dönebiliriz. Origin hikayesi bittikten sonra kendini yaratık olarak gören Holland’ın başına türlü türlü olaylar gelmeye devam ediyor. Her sayıda gotik korku türünde hikayelerin ortasında buluyorsunuz kendinizi. Cadılar Bayramı yaklaşırken tam okunacak türden bir eser olmuş. Bazı zamanlar işler o kadar korkunç bir hal alıyor ki Justice League ekibimiz minik bir göz kırpıyor.

Swamp Thing’in bitki olmasından ötürü sanatsal çizimler ile gözlerimize bayram ettirmekle kalmıyor, o an yaşadıkları ve hissettiklerini daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. 1. cildin 8 sayı barındırdığını söylemiştim. Son 3 sayı biraz daha alışık olduğumuz şekilde ilerliyor, ancak ilk 5 sayıya bayıldım. Çarpıcı, şok edici ve duygusal olarak etkileyici olduğundan kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. 1953 doğumlu Alan Moore 1984’te tam 31 yaşında iken kalemiyle harikalar yaratmış. Umarım sizler de bir gün okuma fırsatı yakalarsınız.

İlknokta’da güzel indirimler bekleyerek çok ucuza sahip olabilirsiniz. Hatta şuan %35 indirimde, buradan ulaşabilirsiniz.

Gelecek ciltlerde görüşmek üzere…

Swamp Thing Efsanesi (ön okuma): Alan Moore’un Kaleminden

Swamp Thing Efsanesi çok yakında dumanları tüterek İthaki Yayınları‘nın ellerinden çıkarak okuyucuları ile buluşacak. Swamp Thing Efsanesi Watchmen, Killing Joke, For A Man Who Has Everything, From Hell, League of Extraordinary Gentleman gibi serilerden ismine sıkça rastladığımız, aşina olduğumuz efsanelerden biri olan Alan Moore‘un kaleminde hayat buluyor.

Çizgi roman dünyasının eşsiz eserlerinden biri olan Swamp Thing, Alan Moore’un eşsiz yazarlığının yanında Stephen Bissette, John Totleben, Dan Day ve Rick Veitch gibi isimlerin harika çizimleriyle de okuması kaçınılmaz bir eser haline geliyor. İthaki’den çıkacak pek çok eser arasında yerini alan çizgi romanın ön okumasına sizler için sitemizde yer verdik:

Batman Hush: Bu Sefer Hazırlıklı Olan Batman Değil!

Batman’in en çok sevilen çizgi romanlarından olan Batman Hush’ı sonunda okuma fırsatı bulabildim. Hush’ı okurken, Batman’in en doyurucu ve lezzetli akşam yemeklerinden birini yediğimi fark etmem fazla uzun sürmedi. Başım ağrıyor olsa bile okumaya devam etmekten kendimi alıkoyamadım.

Bu Sefer Hazırlıklı Olan Batman Değil!

Hikayemize Killer Croc ile dövüşerek başlıyoruz, düşük zekalı ve vahşi olmasına rağmen zekice kurgulanmış bir plana sahip olması Batman’imizi şaşırtıyor. Karşılaştığı bütün zorlukların büyük bir resmin bir parçası olduğunu yavaş yavaş anlıyor olsa da yeterli ipucuna asla ulaşamıyor. Dünyanın en büyük dedektifinin, bu zor bulmacayı çözmeye çalışmasını izlerken gitgide daha çok heyecanlanıyorsunuz. Batman ne kadar düşünürse düşünsün asla zamanında yetişemiyor çünkü ilk defa rakibi ondan bir adım önde! Gizemli düşmanımız Batman’i çok iyi tanıyıp, yapabileceği her hareketi önceden tahmin ederek kusursuz bir plan yapıyor.

Planın kusursuz olmasının yanında Batman’in en zayıf yönlerinden saldırmaya çalışması daha da sinir bozucu oluyor. Spider-man’in May halasına nasıl saldırıyorlar ise Batman’in de bütün sevdikleri tehlikede ve herkesi tek başına korumak zorunda. Her zaman her yere yetişmesi de imkansız olduğu için omuzlarındaki yükün altında ezilirken, suçluluk duygusuyla kendini paramparça ediyor. Batman’i ilk defa bu kadar sinirli görüp aynı öfkeyi de onunla paylaştığıma tanık oldum. Kolay sinirlenen biri değilim ama öfkeden kudurarak kendimi kaybettim.

Gotham’ı çok özlemişim.

Baştan çıkarıcı Catwoman ile birlikte kafa karıştırıcı planların içinde kaybolurken Gotham’ın kirli ve karanlık sokaklarında gezmeye doyamayacaksınız. Neredeyse tüm Gotham’ı dolu dolu gezip tanıyabileceğiniz bir macera olduğunu söyleyebilirim. Daha önce hiç çizgi roman okumadıysanız veya Batman’e hangi çizgi romandan başlayalım diye düşünüyorsanız Batman Hush tam size göre. Batman’in tüm düşmanlarını ve dostlarını bu çizgi romanla tanıyabilirsiniz; çünkü Hush, karşılaştığınız her karakteri güzelce size tanıtıyor.

“Catwoman’ın bu kadar baştan çıkarıcı göründüğü nadir yer var. Batman’in kahramanımsı ama korkulan imajının bu kadar iyi kullanıldığı da çok az.” – Publishers Weekly

Batman Hush’ı bitirdiğimde üst düzey kaliteye sahip 1.5 saatlik bir film izlemişim gibi hissettim. Bu konsantre deneyim ekstra çok hoşuma gitti. Tek şanssızlığım ise Arkham Knight’ı oynamış olmamdı. Batman Hush’ı Arkham Knight oynamadan önce okusaydım daha çok etkilenirdim. Bunun nedeni de benzer hikayelere sahip olmaları. Arkham Knight, senaryosunu ve hikayesini Batman Hush’tan esinlenerek kurgulamış. Farklı nüansları olsa da aynı olan noktaları bir hayli fazla. Yine de Batman Hush okuduğuma asla pişman değilim. Bu sürükleyici ve özenle hazırlanmış hikayeyi, bir de güzel bir şekilde işlenerek verilmesini deneyimlemek iyice tatmin ediciydi. İnanılmaz lezzetli ve doyurucu bir akşam yemeği gibiydi.