Çocuk Hırsızı: Ön Okuma

Ithaki Yayınları tarafından yayınlanan Çocuk Hırsızı, karanlık ve çarpık bir Peter Pan hikayesini andırıyor. Kitapta bunu güçlendiren birbirinden güzel illüstrasyonlar da yer alıyor. Ön okumada yer alan daha ilk sayfalardan itibaren kendinizi tekinsiz ve soluk soluğa bir durumun içinde bulacaksınız. On dört yaşındaki Nick’in soğuk ve kaybolmuş nefesini ensenizde hissedeceksiniz. Bu elbette ki çocuk hırsızının da dikkatini çekecek…

Brom‘un hem yazıp hem illüstrasyonlarını çizdiği bu kitap, Peter Pan hikâyesini tuhaf, sıradışı ve oldukça karanlık bir biçimde yeniden anlatıyor.

Ön okumasına buradan ulaşabilirsiniz:

https://www.docdroid.com/lBBriLy/cocuk-hirsizi-pdf

Kadınlar Adası: Fırtına ve Cadı Avları

Bu kitabı elimden bıraktığımdan beri hala buz gibi rüzgarların içimde estiğini hissediyorum. Kitabın yazarı Kiran Millwood Hargrave, detaylı bir araştırmadan sonra kendi karakterlerini tarihte gerçekten yaşanmış olaylarla harmanlamış. Kitap, 1620 yılında gerçekleşen cadı avlarından yola çıkıyor. Bunu bilmek de içimdeki rüzgarları insafsız fırtınalara çeviriyor, düşüncelerimi allak bullak ediyor ve içimde bir şeylerin sağa sola savrulmasına neden oluyor.

Her şey bir fırtına ile başladı

Vardø adası, tüm krallardan ve medeniyetten uzak, Norveç’in en kuzeydoğusunda unutulmuş bir ada. Burada yaşam en az hava şartları kadar sert, insanlar yaşam şartlarıyla dövülmüş ve hırpani. Her şeyi başlatan o fırtına da öyle. Keskin ve acımasız.

Kitap, Vardø erkeklerinin hepsinin denize açılmış balık tutmasıyla başlıyor. O günün diğer günlerden hiçbir farkı yok, fırtınaya dair hiçbir işaret yok. Her şey havada toz taneleri gibi asılı kalmış. İşte fırtınayı da bu kadar anlaşılmaz ve büyülü kılan da bu. Çok beklenmedik bir anda fırtına tüm iştahıyla geliyor ve Vardø’nün erkeklerini yutuyor. O gün adadaki tüm erkekler denizde ölüyor, cesetleri günler sonra kıyıya vuruyor, denizin rengini almış şekilde.

Geriye kocalarının ve oğullarının ölümüyle sarsılmış kadınlar kalıyor. Sanki bir el gelip de teknelerini tersine çevirmiş gibi diyorlar. Bu fırtına kesinlikle sıradan bir şey değildi.

Denizde babasını ve erkek kardeşini kaybeden Maren, o gün izlemek zorunda kaldığı fırtınanın şimdiye dek o kıyıda gördüğü en dehşet verici şey olduğunu düşünüyor. Fakat ne yazık ki yanılıyor, her şey bir fırtına ile başladı.

Kadınlardan cadılara

Fırtınadan sonra adada devamlılık gösteren bir değişim başlıyor. Kadınların aralarındaki bağlar gittikçe geriliyor ve ilmek ilmek dağılmaya başlıyor. Fırtına bunu sadece tetikliyor. Fırtınadan sonra gelen rahip bu ipleri daha da çok geriyor, Samiler ve Hristiyanlar arasındaki ayrılık havada hissedilmeye başlıyor. En son bir cadı avcısı ve koyu bir Hristiyan olan sert görünümlü vekilin adaya ayak basmasıyla da her şey tepetaklak olmaya başlıyor.

Vekil, beraberinde Vardø ile tamamen tezat görünen karısı Ursa‘yı getiriyor. Maren ile birlikte kitabın ele aldığı ana bir diğer ana karakter Ursa. Ada ne kadar sert ve kabuk bağlamışsa, Ursa o kadar narin ve yumuşak. Olaylar bu iki kadının aralarında gittikçe hayat bulan yakınlaşma ve etraflarında gittikçe yükselen tehlike ile devam ediyor.

Bu adanın kendi ayakları üzerinde duran bağımsız kadınları, vekilin gelmesiyle cadılara dönüşüyor. En başta okuyup kanımı donduran fırtına bile bu noktadan sonra olacakları okuduğumda tenime dokunan sakin bir meltem gibi kalıyor.

Kitapta geçen cadı avları, Vardøhus kalesi, itiraf uğruna tüyler ürperten işkenceler ve suçlamalar, eril eziyet, fırtınada denizde boğulan 40 erkek, cadılıkla suçlanarak cezalandırılan 77 masum kadın. Hepsi gerçek.

Kitaba dair

Kitap, sayfaları arasında kaybolurken etrafınızdaki her şeyi susturacak akıcı bir anlatım diline sahip. Kiran Millwood Hargrave’in derin ve yoğun bir anlatımı var.

Maren ve Ursa okurken kolayca iç içe geçebileceğiniz karakterler. Her ikisinin kısımlarını okurken de sanki aranızda kitap sayfaları yokmuş gibi tamamen onların hislerini paylaşabiliyor, bakış açılarına sahip olabiliyorsunuz. Kitapta yer alan her bir karakter de kafanızda oturuyor ve aklınızda kolayca yer ediniyor.

Olayların akışı öyle sakin ki, elinizden tutup sizi sayfaların arasında fısıltı gibi sakince gezdiriyor. Buna rağmen okuduğum bazı olaylara öfkemin kor gibi içimi yaktığını, bazen de üzüntünün içime çöktüğünü çok keskin bir şekilde hissettim. Hatta öyle derinden hissettim ki, kimi zaman kitabı bir kenara bırakıp derince nefes aldım. Çok güçlü bir kitap.

Bitirdiğim andan beri aklımdan çıkmıyor, sadece bu kitabı düşünüyorum. Yakın zamanda beni en çok etkileyen, hiçbir zaman aklımdan çıkmayacak kitap. Bitirdiğimde beni araştırmaya ve olaylara dair daha çok şey öğrenmeye itti. 1600’lü yıllarda yaşamış, benden yıllarca ve kilometrelerce uzak hiç tanımadığım bu masum kadınların acısını hissettim.

Pixar ve Ötesine: Pixar’ın Sıra Dışı Hikayesi

Pixar’ın başarı hikayesini hepimiz biliriz. Steve Jobs’ın yönetim kurulu kararıyla Apple’dan kovulması ile hikaye başlar. Daha sonra ise  Pixar ile çok başarılı olup Apple’a geri gelmesi ile hikaye sonlanır. Peki Pixar’daki olaylar gerçekten bu kadar basit mi? Steve Jobs, animasyon tarihini baştan yazalım diyip başarıdan başarıya mı koştu?

Pixar ve Ötesine: Steve Jobs ile Birlikte Animasyon Tarihini Yazmamızın Sıra Dışı Hikayesi kitabında sorularımızın hepsinin cevabını alabiliyoruz. Kitabın yazarı Lawrence Levy ( Pixar’ın eski CFO’su) ile Steve Jobs’ın ( Pixar’ın Eski CEO’su)  arasındaki tartışmalara tanık oluyoruz. Tekrar tekrar iflas etmesi gereken bir yazılım ve donanım şirketini uçurumdan son anda nasıl kurtardıklarını görmek gerçekten etkileyici. 

Bu kitabı anlatırken yaşadığım duygular yeterli olmayacak, o yüzden kendi etkilendiğim kısımları sizlere anlatacağım. Eğer ilginizi çekerse yazıyı bitirip kitaba doğru koşabilirsiniz. Çünkü Pixar’ı seviyorsanız anlatacağım ilginç detaylara bayılacaksınız.

Hikayeyi Başa Saralım

1979’da Lucasfilm Bilgisayar Bölümü Grafik Grubu olarak hayata gözlerini açmıştı. 1986’da Steve Jobs tarafından satın alınıp Pixar adında kendi başına ayrı bir şirkete dönüşmüştü. Steve’in güçlü ve yeni bilgisayar üretme arzusu sayesinde Pixar kurulmuştu. 

Beklenenden az ilgi gören ürünlerin reklamı olması için kısa animasyonlar yapmaya karar verdiler ve böylece hepimizin bildiği Lexo Jr. adlı kısa animasyonu yayınladılar. Evet, evet Pixar’ın logosuna dönüşen o animasyon:

Ödüllü kısa animasyonlara rağmen Pixar asla kar edemiyordu. Pixar hem donanım hem yazılım üretip hem de kısa animasyon filmleri ve reklamları üretiyordu. Her ay iflas etmesi gereken şirketin tek dayanak noktası Steve Jobs‘tı. Her ay şirket ne kadar zarar ederse Steve kendi cebinden zararı karşılıyordu. 1985’ten 1994’e kadar buna dayanabildi. Cebinden toplam 50 milyon dolar çıkmasının ardından Pixar’a yeni bir soluk getirmesi için Lawrence Levy adlı bir finans müdürünü aradı. Yani kitabımızın yazarı olan Lawrence Levy! Yıllar önce iflas etmesi gereken bir şirketten gelen iş teklifini kabul etmek elbette onun için kolay olmadı. Ama henüz çıkmamış olan bir filmin birkaç dakikalık demosunu izlediğinde gözlerine inanamayıp şirkete girmeyi kabul etti. Sizce ne onu etkilemiş olabilir?

Elbette Andy adlı bir çocuğun odadan çıkmasıyla canlanan oyuncakların büyüleyici görselliği onu şaşırttı. Filmin yapımı daha çok başlarda olsa da, hatalı gölgeler ve ışıklandırmalarına rağmen demo muhteşemdi. Lawrence’ı, sadece demo değil, çalışanların iş yapış şeklide şaşırttı. Ofiste çalışanların yanında devasa aynalar vardı. Çalışanlar aynada kendilerine bakarak animasyonları gerçekçi üretmeye çalışıyormuş. Bunun için de aynalardan yararlanıyorlarmış. 

Yeni Bir Başlangıç

Steve Jobs, “masallar anlatan bir şirket olsun diye Pixar’ı kurmadım.” gibi cümleler kursa da Pixar’ın dönüştüğü şeye engel olamadı. Lawrence Levy, Pixar’ın kar etmesi için uzun metrajlı animasyon dışında diğer tüm projeleri iptal etmenin doğru olduğunu düşündü. Ve Steve’i ikna etmeyi başardı. Kendi ürünlerinin reklamı olması için yaptıkları animasyonlar artık asıl işleri olmuştu. Pixar artık bir donanım-yazılım şirketi değil, animasyon şirketiydi. Yine de her şey düzelmemişti. Lawrence için iki önemli sorun vardı. İlk olarak Pixar’dakiler neden Steve Jobs’tan nefret ediyorlardı? İkinci olaraksa Disney ile yıllar önce yapılan korkunç sözleşmeye Steve nasıl izin vermişti?

Sevgi ve Nefret

Steve, Pixar’ın zararını cebinden ödese de çalışanlar ondan korkuyordu. Bir gün sıkılıp şirketi kapatacağını düşünüyorlardı. Çünkü Steve her zaman bilgisayar üretmek istiyordu, animasyon değil. Ayrıca çalışanların alabileceği  hisse senetleri konusunda söz vermiş ama daha sonra hiç onlarla ilgilenmemişti. Bu gibi sorunlar yüzünden Pixar ve Steve Jobs arasında bir duvar örülmüştü. Daha sonralarda ise Lawrence Levy ile duvar minik minik yıkıldı ve o nefret sevgiye dönüştü. Şimdi uzun uzun detaylardan bahsetmeyelim ama bu en etkilendiğim kısımlardan biriydi.

İkinci kısım ise Disney

Disney her filmin gişesinden sadece %10’luk bir kısmı Pixar’a vermeyi kabul etmiş. Filmlerin posterlerinde de Pixar’ın adı geçmeyecekti, sadece Disney’in adı geçecekti. Disney böyle bir şart koymuş. Peki Disney niye böyle bir şey yapıyor? Pixar aslında Disney’in potansiyel olarak en büyük rakibi de ondan. Disney, 1923’lerden beri animasyonlar yapıyor ve sektördeki en büyük animasyon şirketi. İlk 3 boyutlu uzun metrajlı animasyon şirketinin potansiyeli Disney’i korkutuyor. Ücretsiz bir şekilde Pixar’ın reklamını yapmak istemiyor. Tabii ki başka sebepleri de var, onları kitabı okumak isteyenlere bırakalım.

İlk filmde sadece Disney’in adı yazarken ikinci filmde ise hem Disney hem de Pixar’ı görebilirsiniz. Steve ve Lawrence, Toy Story 1‘in ardından Disney ile yeniden görüşmüş ve anlaşmayı değiştirmeyi başarmışlar.

İlk Filme Nasıl Karar Verdiler?

İnsan derisini gerçekçi yapmak o yıllarda imkansıza yakındı. Teni gerçekçi yapamayınca plastiğe benziyordu. Bu yüzden de ilk film için oyuncakları anlatan bir animasyon yaptılar. Senaryoyu da yazarken “story“nin adını toy koyalım, Toy Story olarak proje ismi kalsın ve daha sonrasında değiştirelim demişler. Daha sonrasında ise Toy Story‘i adını o kadar çok beğenmişler ki değiştirmekten vazgeçmişler. 

Lawrence için diğer bir sıkıntı ise Toy Story’nin gişesi. Pixar’ın batmaması için Toy Story’nin devasa bir gişe yapması lazımdı. Disney kaç yıllık animasyon şirketi olmasına rağmen 100 milyon doları geçen birkaç filmi vardı sadece. Pixar’ın ise o en çok gişe yapan animasyonları da aşması gerekiyordu. Peki insanlar bilgisayar animasyonunu sıkılmadan 90 dakika izleyecekler miydi? Ayrıca daha sık film yapmak zorundaydılar. Dört yılda 1 film yaparak Pixar hayatına devam edemezdi. İlk filmin ardından şirketin içinde Pixar Üniversitesi kurup yeni çalışanları eğiterek Pixar’ı genişlettiler.

İş Dünyası ve Liderlik Kitabı

Pixar ve Ötesine, İşletme Bölümü okuyan benim için ekstra yararlı oldu.  Derslerde öğrendiğim birçok konunun pratikteki halini görmek, öğrendiğim bilgileri tekrar öğreterek iyice pekiştirdi. Finans ve Hukuk konularına ilgiliyseniz ekstra ilginizi çekeceğini düşünüyorum. İş dünyasına dair altın tavsiyeler, başarısızlıklar ve başarılar bu kitapta.

Yaratıcı Özgürlük

Pixar, Hollywood’tan bağımsız olarak yaratıcı özgürlüğe hiçbir sınır getirmiyor. Hollywood’da yapımcılar filmlerinde risk almayı sevmez iken, Pixar’daki yaratıcı ekibe kimse karışamıyor. Onlar da her filmde teknolojiyi zorlayarak geliştirmeyi ve böyle filmler yapmayı kovalamak istiyorlar. Pixar’ı anlamayan yapımcılara kendilerini açıklamak istemiyorlar. Silikon Vadisi’ndeki bir teknoloji şirketi gibi hareket etmek istiyorlardı. Zaten Pixar da Los Angeles’a yakın değil, San Francisco’ya yakındı. Bu yaratıcı ekip Steve ve Lawrence sayesinde istediğini aldı. Tüm yaratıcı özgürlük, yönetmen John Lasseter ve onun ekibindeydi.

Pixar’ı Değiştirmeyin

2006 yılına doğru Pixar başarı üstüne başarı yakaladı ve hisseleri balon gibi şişti. Sadece animasyon filmi yaparak yükseldikleri için de tek bir kötü animasyon filmi yaparlarsa hisseleri çok kötü düşerdi. Bunun çözümü için 2 yol vardı. Ya Disney’in yaptığı gibi sadece animasyon değil, farklı sektörlere açılarak Pixar’ı genişletmek ya da Pixar’ı Disney’e satmak. İlk yol için Steve’in şirketi büyütmesi imkansızdı. Kanserle mücadelesi ve Apple ile zamanı çok yoğun geçtiğinden Pixar’a ayıracak zamanı yoktu. CEO’su yeni değişen Disney ile masaya oturup anlaştılar. Steve Jobs’ın tek bir şartı vardı…

“Pixar’daki en küçük şeyi bile değiştirmeyeceksiniz, kılına dokunmayacaksınız.” demişti Disney’e. Disney’in yeni CEO’su Bob Iger’ın buna harika bir cevabı var. “Sadece Pixar’ın işleyişini korumayı değil, Pixar’ın kültürünü ve iş yapış şeklini Disney Animasyon Stüdyoları’na aktarmak istiyoruz.” şeklinde bir cevap verdi Bob Iger. Evet, 10 yıl önce Disney’in animasyonlarıyla yarışamayacağını düşünen o minik şirket, şimdilerde Disney’e yeni animasyon yapış şeklini öğretecekti. Böylece Pixar’ın yöneticileri hem Pixar’ın, hem de Disney Animasyon’un yöneticisi oldular. Bunun meyvesi sonucu da Disney gişe rekorları kıran bir animasyon çıkardı. Pixar’ın etkisiyle birlikte Disney Animasyon Stüdyoları Frozen‘ı yaptı.

Geeklik ve Ötesine

Toy Story serisini çok sevmemiz üzerine Sonsuzluk ve Ötesine‘den esinlenerek Geeklik ve Ötesine’yi kurmuştuk. Belli ki Lawrence da çok etkilenmiş ki Pixar’ı anlatırken Pixar ve Ötesine adını kitabına uygun görüyor. Adımızın geldiği yer böylece daha da anlamlı oldu.

Kan, Ter ve Pikseller‘in ardından Pixar ve Ötesine de beni bir hayli eğlendirdi. Başarısızlıklarına ve başarılarına ortak olmak gerçekten güzel bir his. Kan, Ter ve Pikseller 10 oyunun yapışını anlatırken Pixar ve Ötesine ise sadece tek bir şirketi ayrıntılarıyla anlatıyor. Bence her ikisi de harika kitaplar. Kesinlikle tavsiye ediyorum ve yorumlarınızı bekliyorum. İyi okumalar!

Kurucular: Kemirgenler, Sürüngenler ve İntikam

İthaki Kapsül: Novella kitaplığının bir üyesi olan Kurucular, en başta kapağındaki muhteşem illüstrasyon ile dikkatimi çekti. Buğulu ve tozlu bir renk paletine karışmış, savaş duruşunda, silahlı birkaç hayvan var kapakta. Ve bu, içeriği en harika yansıtan kapaklardan biri olabilir bana göre. 

Tehlikeli bir çete

Hikayemizin kahramanları, pek çoğu kemirgenler ve sürüngenlerden oluşan hayvanlar. Fakat öyle olduklarına aldanmak büyük bir hata. Elleri silah tutan, düşmanlarını daha ne olduğunu anlamadan yere seren hayvanlar bunlar. Hepsi ayrı meziyete sahip ve bir o kadar da ölümcül. Eh, elbette bu kadar tehlikeli canlıların neye ve ne için hizmet ettikleri önemlidir. Öyle başıboş değiller. 

Çatık kaşlı bir fare olan Kaptan, çeteye liderlik ediyor. Kaptan, bir intikam için çeteyi bir araya getiriyor. Yarım kalmış bir işleri var. Bir kakım, opossum, semender, porsuk, köstebek ve baykuştan oluşuyor bu çete. Bunun yanında her bir hayvanın, o hayvan ile örtüşen bir kişiliği, bir tutumu var.  Bu çete, Kaptan’ın önderliğinde kaybedilen bir ülkeyi geri almaya çalışıyorlar. Eski düşmanlarıyla tekrar burun buruna ve gırtlak gırtlağa geliyorlar. Hikayenin alt metninde iktidar mücadelesi yer alıyor diyebiliriz.

Çok akıcı bir aksiyon

Kitabın yazarı Daniel Polansky‘nin anlatımı durgun anlarda sıkmayacak kadar sade.  Aksiyon anlarında da sizi heyecanlandıracak kadar akıcı. Zaten, aksiyonu bol bir hikaye var karşımızda. Kitabı bir solukta okuyacağınızdan çok eminim. Polansky, Diyaloglar ve hikaye akışını çok güzel dengelemiş. Size kurgulattığı hikayeyi bir film gibi takip ediyorsunuz. Kitabın kısa kısa bölümlerden oluşması da akıcılığı arttırıyor. Bir bölüm daha, bir bölüm daha derken kitap elinizde eriyip gidiyor. 

Kısalığına rağmen her karakter için yeterli zaman ve anlatım var. İlk olarak size karakterleri tanıtıyor, sonra onları bir araya getiriyor. Hikaye, en sonunda da harika bir aksiyon sunuyor. Her kısmıyla tam bir kapsül gibi, bittiğinde çok tatmin olmuş bir şekilde bırakıyorsunuz. Eğer gözünüzden kaçtıysa, mutlaka okumanızı öneririm. Okumaya başladığınızla bitirmeniz bir olacaktır. 

Kan, Ter ve Pikseller: Favori Oyunlarımız Sandığımız Kadar Masum Değil

Büyük oyun şirketlerinin aslında ne kadar amatör olduklarını, bazı konularda çocukça ısrarları sayesinde hem başarılı, hem de başarısız olduklarını ve favori oyunlarımızın aslında o kadar da masum olmadığını gözler önüne seren Kan, Ter ve Pikseller’de bakalım neler varmış?

Ünlü Amerikalı gazeteci Jason Schreier tarafından yazılan Kan, Ter ve Pikseller’i büyük bir heyecanla okuyup bitirdim. Öncelikle oyunla ilgisi olan olmayan herkesin okuması gereken maceralara sahip olduğunun altını çizmek istiyorum. Kitapta ağır bedeller sonucu alınan birçok ders var.  Alınan dersler o kadar değerli ki oyun sektörü dışındaki sektörler için bile önemli noktalara parmak basıyor. O yüzden mutlaka göz atmalısınız.

“Gün boyu süren fazla mesaileri, yorgunluktan kızaran gözleri ve son dakika kurtarışlarını belgeleyen Kan, Ter ve Pikseller, hem oyun geliştiriciliği dünyasında çıkılan bir yolculuk hem de olabilecek en iyi oyunu yaratmak için dağ gibi engelleri aşan, isimsiz kahramanlara bir övgü niteliğinde.”

Kan, Ter ve Pikseller 10 oyunun yapım hikayesini anlatıyor. Oyunların yapım sürecini geliştiriciler gözünden gösteriyor, sürükleyici bir dille ve eğlenceli anlatımıyla sizi büyülüyor. Kitabı size daha iyi anlatabilmek için birkaç hikayeden örnekler vereceğim:

Halo’dan sıkılıp kaçarken Destiny’e yakalanmak

Kitapta Destiny başlığını okursanız oldukça ilginç bir hikaye ile karşı karşıya kalacaksınız. HALO serisinin yaratıcısı Bungie, 3 ana oyun yaptıktan sonra 2007 yılında Microsoft’tan ayrıldı. HALO serisinden çok sıkılan Bungie, mutluluktan çığlıklar atarak bağımsızlıklarını duyurdular. FPS ve bilim-kurgu türünden oldukça sıkılan Bungie çalışanları yepyeni bir şey yapmak istiyorlardı. Akıllara ilk gelen de HALO’da olan her şeyin tam tersi olan TPS kameraya sahip bir orta çağ oyunuydu. Bu oyun üstüne düşünüp harika fikirler buldular.

Microsoft’un sağladığı finansal gücü kaybetmenin korkusunu yaşadıklarında ise farklı bir şey üretmekten korktular. İş yine FPS ve bilimkurgu oyununa doğru geldi. Çünkü bu türde hem deneyimliydiler hem de bu türe dair kodları ve teknolojileri hazırdı. Daha sonra ise bu oyunu yaparken bir yayıncıya satmak istediler. Activision ile 500 milyon dolar karşılığında 10 yıllık sürecek bir anlaşma imzaladılar. Microsoft ve HALO‘dan kaçarken Activision ve Destiny‘e yakalandılar. Oyunu geliştirenler ne yapacaklarını bilmiyordu. Yarısı Halo benzeri oyun yapıyoruz derken diğer yarısı WoW tarzı bir MMO yaptığını söylüyordu. (Aynı hata Cyberpunk 2077’de de vardı. Geliştiriciler, GTA 5 mi yoksa Baldur’s Gate mi yaptıklarına karar veremiyorlardı.)

Star Wars ve Yüzüklerin Efendisi kadar popüler olacağı bir evren yaratacakları duyurmuşlardı. Ama hikayeyi bir türlü yazamamaları sonucu Bungie’nin hayalleri altüst oldu. Diyaloglar yetişmeyince tek bir kişiye yani Game of Thrones’tan tanıdığımız Peter Dinklage’a tüm diyalogları vermişlerdi. Düşük enerjili monoton bir sesin tüm oyun boyunca yanımızda olmasıyla internette alay konusu olmuşlardı. Anthem ve Destiny gibi oyunların hikayesini oluşturmak ve önemli tasarım kararlarını erkenden düşünmek gerçekten zor iş. Dolayısıyla bu oyunlar en çok da özensiz hikaye ve evrenlerinden patlıyorlar.

Bethesda ve Bioware gibi Olmak İsteyen Hırslı Bir Şirket

Oyun ithal edip çarşılarda satan küçük bir şirket vardı. Bir gün kendi oyunlarını yapmak istedi ve kendi kitlesini yakalayabilen başarılı iki oyun yaptı. Ama bu yeterli gelmedi. Onlar Bethesda ve Bioware gibi olmanın hayalini kuruyorlardı. Kendilerini kanıtlamak isteyen bu Polonya’lı şirketin başka bir hedefi daha vardı. Getir-götür(FedEx) gibi içi boş görevler olmadan, her görevin bir iz bırakması gerektiğini düşünerek 100 saate ulaşmak istiyorlardı. Özgür bir haritada, güzel grafiklere sahip hoş bir deneyime dönüşen bir oyun yapmak istiyorlardı. Hangi oyun olduğunu biliyorsunuz, evet tam kendisi: The Witcher 3: Wild Hunt

The Witcher 3’ün arkasında yatan gerçekten büyük bir azim var. Yüzlerce yazılan görevlerin yarısını çöpe atmaları ve devasa bir harita tasarlayıp içindeki her bir köşeyi doldurmak istemeleri imkansız bir oyun yapmaya çalışıyorlarmış gibi hissettiriyordu. Ofise her geldiklerinde akıllarında onlarca soru oluşuyordu. Bu oyunu 100 saate nasıl tamamlayacağız? Oyunumuzun içeriği yeterince doyurucu mu? Kalitesinden ödün vermeden daha ne kadar arttırabiliriz? Bunca yük de fazla mesailere neden oluyordu.

Polonya yasaları gereği fazla mesaileri ücretle ödüllendiriliyordu. Buna rağmen aylarca hep birlikte fazla mesaiye kalmak ekip çok yorucu oldu. Oyunlarını 2014’ün sonuna veya 2015’in başına yetiştirmeye çalışırken Assassin’s Creed Unity çıkmıştı. Yüzlerce bugla çıkıp internette alay konusu olunca CD Projekt Red biz aynı hatayı yapmamalıyız dedi. Böylece oyunu 3 hafta daha erteledi ve oyundaki tüm hataları ayıklamaya çalıştı. Kaçırdıkları buglar ve optimizasyon sorunları olsa da genel olarak iyi bir oyunla eleştirmenlerin karşısına çıkmıştı. Tüm övgüleri toplamayı başardılar. The Last of Us Part II’ye kadar en çok ödül alan oyun oldu. Ayrıca oyunun süresi 100 saat değil, 200 saate yakınlaşmış olarak çıktı.

Aynı stüdyonun Cyberpunk 2077’nin bitmemiş halini piyasa sürmesine hala anlam veremiyorum.

Her Şeyi Rastgele Yapmak Yerine Oyuncuların Yararına Yapmak

Diablo III, yüzlerce hataya sahip olarak çıktı. Diablo II’den beri milyonlarca hayranını yıllarca bekletmiş, üstüne üstlük daha kötü bir oyun yapmıştı. Öfkeli hayranlarının haykırışlarından kaçarken oyundaki yüzlerce hatayı düzeltmeye çalışıyorlardı. Sadece bu da yeterli değil. Oyunun eğlenceli mekaniklerini nasıl arttıracaklarını düşünüyorlardı.

Blizzard bu büyük kaosun ortasında oyunu düzeltmeye karar verip 2 yıl boyunca büyük bir azimle uğraştı. Reapor of Souls adlı harika bir genişletme paketi çıkardı. Oyundaki hataların neredeyse tamamını düzeltmişti. Oyunun eğlencesini azaltan mekanikleri törpülemiş ve oyunu daha da güzelleştirmişti. Sizce Cyberpunk 2077’de Diablo 3’e benzer bir yol çizebilecek mi?

Her şeyi rastgele yapmak yerine oyuncuların yararına yapmak cümlesinin anlamını bu yazıda değil, kitapta kendiniz okuyarak bulabilirsiniz… 

Daha Bitmedi!

Bu kitapta:

  • 4 arkadaşın işlerinden istifa edip Mario kadar popüler bir karakter yaratma arzularını (Shovel Knight)
  • Age of Empires yapmaktan kaçarken kendilerini bunalıma sokacak oyuna başlamalarını  (Halo Wars)
  • Berbat bir şekilde başlayan bir devam oyunun harika bir projeye dönüşmesi için herkesin fedakarlık göstermesini (Uncharted 4)
  • Son dönemde başarısızlıklarla dolu bir stüdyonun harika bir demo yapıp insanları heyecanlandırsa da yöneticilere yeterli gelmemesini (Star Wars 13 13)
  • EA tarafından kendilerine çok kısa süre tanınırken oyuncuları tatmin edecek kadar güzel bir oyun yapma hikayesini (Dragon Age: Inquisition)
  • Birkaç ay diye başlayıp 5 yıl boyunca tek başına geliştirdiği oyunun getirdiği zorlukları (Stardew Valley) öğreneceksiniz.

Video oyun yapımcılığının arkasındaki çalkantılı ve zafer dolu hikayeleri öğrendikten sonra oyunlara bakış açım değişti. Aslında bahsedilen birçok konu hakkında bilgim vardı, ama bunu detaylıca öyküleştirerek kitaba dökünce daha bir etkileyici olmuş. Sektördeki büyük-küçük bütün stüdyoların hepsi bu maceraları öğrenmeli ve aynı hataya düşmemeli.

Kitaptaki iletişim kopukluklarından tutun da yönetimin saçma kararlar alması sonucu yapılan hatalara kadar olan tüm hatalar aslında Cyberpunk 2077’de bile var. Diğer stüdyoların geçmişte yaptığı aynı hataları nasıl tekrarladılar bilmiyorum. Ancak bu kitaptaki başarı öykülerinden biri The Witcher 3, yani bizzat kendilerine ait olduğunu biliyorum.

Umarım CD Projekt Red eski günlerine dönmeyi başarır…

Kan, Ter ve Pikseller Ön Okuma

Oyun oynamayı, bizlere sunulan dünyalarında kaybolmayı seviyoruz, yepyeni oyunları her yıl heyecanla bekliyoruz. Peki, bu oyunlar neler atlatarak önümüze geliyorlar. Bizleri büyüleyen bu perdelerin arkasında neler var?  

Jason Schreier, Kan, Ter ve Pikseller’de oyun geliştiriciliğinin perdesini biz okurlar için aralıyor. Oyunların arkasındaki yüzlerce kişilik ekiplere, bazen de yalnız bir bilgisayar dahisine ışık tutuyor. Stardew Valley, Witcher 3, Uncharted 4, Destiny ve daha çok sevdiğimiz nice oyunların kana, tere ve piksellere mal olan hikayelerini bu kitapta buluyoruz.

Kitabın ön okumasına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz;

Kan, Ter ve Pikseller Ön Okuma

Kan, Ter ve Pikseller’i aşağıdan satın alabilirsiniz. Normalde 34₺, şu an indirimde 22₺

Kan, Ter ve Pikseller’i Satın Al

Demir Döküm Kadife Eldiven: Garip bir yolculuk

Daniel Clowes‘un eşsiz çizim stili ile harmanlanan, David Lynch diyarlarından kopup gelmişe benzeyen eşsiz hikayesiyle Demir Döküm Kadife Eldiven (Like a Velvet Glove Cast in Iron), okuduğum en garip çizgi romanlardan bir tanesiydi.  Çizgi romanın sayfalarına eşlik eden siyah beyaz, rahatsız edici çizimler bütün bu tüyler ürperten gariplikleri destekliyordu.

Her şey Clay isimli ana karakterimizin sinemada ”Demir Döküm Kadife Eldiven” isimli snuff bir filmi izlemesi ile başlıyor. Filmi karakterimizle birlikte izlediğiniz kareler, bu çizgi romanın ne kadar garip noktalara gidebileceğinin sinyallerini veriyor zaten. Clay, izlediği bu filmde karısını görüyor ve onu bulmaya niyetleniyor. Karakterimizin sinemadan dışarı adımını atmasıyla da bir kabusu andıran maceramız hemen başlıyor. Her bir kare, her bir yeni olay örgüsü yepyeni bir cehennemi andırıyor.

Clay’in macerası yolundan sapıp pek çok olayla ve kişiyle kesişiyor. Nemfomanyak bir kadın ve Cthulhu mitosundan çıkıp gelmiş gibi görünen deforme bir kızı, garip bir sembolün peşinden koşan çok garip bir tarikat, sadist polisler, ağzı burnu ve gözleri olmayan bir köpek, Clay’in karşılaştığı tuhaflıklardan sadece birkaçı. Demir Döküm Kadife Eldiven’in her bir sayfasını çevirişinizde tamamen beklenmedik, yepyeni, şok edici bir sapkınlıkla karşılaşıyorsunuz.

Eşsiz ve akıcı bir anlamsızlık bütünü

Hikaye sürekli yeni şeylere kapı açtığı ve durmadan direksiyonu sağa sola kırdığı için bazı okuyuculara anlamak çok daha zor gelebilir. Ki zaten anlanması gereken bir şey var mı çok da emin değilim. Ama kendinizi zorlamadan panelleri takip ettiğinizde, çizgi roman sizi kolunuzdan tutup ana karakterimiz Clay ile birlikte oradan oraya sürüklüyor zaten. Anlam veremediğiniz bu hikaye son sayfaya kadar büyük bir akıcılıkla ilerliyor. Anlamaya çalışırken bir anda bitirdiğinizi fark ediyorsunuz.

Son sayfayı da okuyup kapattığınızda en başından beri içinizi kemiren ”Ben ne okudum?” sorusu ile büyük bir sessizlik içinde baş başa kalıyorsunuz. Ama kesinlikle pişman hissetmiyorsunuz. Çünkü Demir Döküm Kadife Eldiven’de karşılaşacağınız, şahit olacağınız şeyleri çok az yerde görebilirsiniz.

Benim bitirdikten sonra yaptığım ilk şey Daniel Clowes’un diğer çizgi romanlarını sipariş etmek oldu.

Dune – Frank Herbert: Mutlaka Okumalısınız!

Kitap listelerim o kadar uzunken Dune gibi bir seriyi araya sokmaya hiç niyetim yoktu. Çok sevdiğim yönetmen Villeneuve’ün Dune filmi yapması ne kadar heyecanlandırsa da hala dayanıyordum. Ta ki o muhteşem fragmana kadar.

Fragmanın gazıyla çevremdekiler de oku artık deyince elbette ki başladım ve ilk kitabı şimdi bitirdim. Dune’u mutlaka okumalısınız demek için geç kaldığımı biliyorum ancak oralarda hala üşenen veya okumamış olan birileri varsa mutlaka okumalısınız. Bilimkurgu türünü veya kitap okumayı sevip sevmemeniz önemli değil. Okumaya başladığınızdan itibaren öyle bir sizi alıp götürecek ki başından asla kalkamayacaksınız.

Bir şeye neden iyi deriz?

Bir şeylere eleştirel bakmaya başladığımda benim için en önemli olan hem tutarlı, hem karmaşık ve hem de sanatsal olmasıydı. İnsanın kişiliğine bir şeyler katan, hayatına dokunan eserler olmasıydı. Daha sonralarda ise yönetmenlerin tutumlarına baktığımda senaryo bütünlüğü veya karmaşıklığı yerine akıcılığı ve görselliği seçtiklerini gördüm. Hem insanların seyir zevkini arttırıyor hem de film bittiğinde o sahne akıllarında kalıp mutlu oluyorlar. Bu yüzden de bir şeyin sürükleyici ve akıcı olmasına daha çok dikkat etmeye başladım. Önemli olan bir şeyin çok kaliteli olması değil, önemli olan o şeyi tüketirken ne kadar zevk aldığımız. Peki Dune ne yapıyor? İşte Dune bu bahsettiğim iki taraftan da bakmayı başarıyor. Hem de mükemmel bir uyum içinde başarıyor. Hem en lezzetli tatlıları koyarken, hem de en yararlı sebzeleri koyup size harika bir akşam menüsü çıkarıyor. The Last of Us Part II’de sebzenin dozu çok fazla geldiğinden eleştirmiştim, Dune’da ne tatlı fazla, ne sebze fazla. Tam olması gerektiği gibi her şey.

Tatlı ve Sebze

Dune, daha başlar başlamaz bir kahraman hikayesinin altyapısını kurmaya hazırlanıyor. Temellerini sağlam atarak sizi büyük bir nehre fırlatıyor ve kendinizi nehrin akıntısına kaptırıp gidiyorsunuz. Ne kadar kaçmaya çalışsanız da nehirle birlikte akmaya devam ediyorsunuz. Ama sadece bu kadar değil. Dune sadece basit bir kahraman hikayesi anlatmıyor; politikayı, ekonomiyi, dini ve daha birçok şeyi farklı boyutlardan ele alıyor. Yeni Dune filminin yönetmeni Denis Villeneuve’ün de dediği gibi:

Bu dünya çok karmaşık. Gücünü detaylardan alan bir dünya. Politikayı, dini, ekolojiyi, ruhaniliği birçok karakterle ele alan bir kitap.”

İşte tatlı dediğim şey kahraman yolculuğunu anlatması, sebze dediğim şey ise politika ve din gibi konulara farklı açılardan bakıp çok güzel işlemesi. Kitaptan en sevdiğim örneklerden birini vermek istiyorum. Ana karakterimiz Dük’ün oğlu Paul Atreides ve Suikastçılar Ustası yaşlı mentat Thufir Hawat arasındaki bir konuşmada şöyle bir cümle geçiyor:

Bir hükümdarın zorlamayı değil, ikna etmeyi öğrenmesi gerektiğini söyledi. En nitelikli insanları etrafında toplamak için en güzel kahve ocağını açması gerektiğini söyledi.

Bu cümleyi direkt kitabın içinde bırakmak haksızlık olur. Günümüzün ofis yönetimine direkt uyarlanabileceği çok bariz bir şekilde ortada. Yarın bir gün yönetici olursanız gerçekten alabileceğimiz altın tavsiyelerden bir tanesi bu olur. Bir proje liderine de uyarlanabilir, bir ülke yönetiminde de kalabilir. Bu sadece kitabın içindeki minicik bir örnek. Büyük bir çöldeki minicik bir kum tanesi. Bunun gibi bir sürü konuda eleştirel bakarken neyin nasıl olursa daha iyi olabileceğini düşünmeye itmesi onu ekstra harika bir eser yapıyor.

Bu kadar övdün de konusu ne ki?

Dune, çöl gezegeni olan Arrakis gezegenini anlatıyor. Çöl gezegeninde baharat adı verilen uyuşturucu bir madde var, Bu madde sadece Arrakis gezegeninde mevcut. Baharat hem parasal açıdan çok değerli hem de güç açısından çok değerli. Kitabın arka kapağında da yazıyor, baharat aynı zamanda geleceği görme gücü de sağlıyor. Daha fazla detay veremem ama baharat’ın asıl değerini kitabı okudukça anlayacaksınız.  Tüm evrenin gözü bu Arrakis gezegenindeyken de Arrakis’in yönetimi Atreides Hanedanı’na bırakılıyor. Kitabımızın ana karakteri de Atreides Hanedanı’n genç varisi Paul Atreides. Ne yazık ki daha fazla bilgi veremiyorum. Gizemini iyi koruyan bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Paul her şeyi sorgulayarak ilerlerken, siz de Arrakis ve Dune evreni hakkında bir şeyler öğreneceksiniz. Game of Thrones kalitesinde entrikalara tanık olup heyecandan daha da hızlanacaksınız…

Dune’un ilk kitabı tam bir başyapıt. Bundan 10 yıl sonrasında da en sevdiğim ilk 3 kitap arasından biri olacağına ve en sevdiğim bilimkurgu eseri olacağına adım gibi eminim. Hayat ne gösterir bilinmez ama bu kadar yüksek seviyeye çıkılmak bir hayli zor. Frank Herbert, 1965 yılında muhteşem hayal gücüyle birlikte muhteşem gözlem yeteneğiyle hayatın gerçeklerini gözler önüne seriyor. Bence bir bilimkurgu klasiği olan Dune’a mutlaka göz atmalısınız. Serinin geri kalanında da devam etmeyi düşünüyorum, gelecek kitaplarda görüşmek üzere!

 

Spider-man Oyununun Ön Hikayesi: Düşmanca Devralma

7 Eylül 2018’de heyecandan nefes alamayarak oynadığımız Marvel’s Spider-man(PS4) genişletilmiş bir evrene sahip olacağı söylenmişti. Çizgi romanlarla ve kitaplarla bu evreni genişletip kendi bağımsız evrenlerini kurmak istediklerini dile getirmişlerdi. Bakalım genişletilmiş evrenimizin ilk adımı neymiş? David Liss’in kaleme aldığı bir kitap. İthaki Yayınları, sevgili Cihan Karamancı ile birlikte bu kitabı dilimize kazandırmışlar.

8 Yıllık Zaman Atlaması

Öncelikle bu kitap oyunun roman uyarlaması şeklinde değil. God of War gibi aynı macerayı bir de okuyarak yaşamıyoruz, Spider-man Düşmanca Devralma romanı oyunumuzun ön hikayesi. Nasıl yani?

Spider-man oyunu nasıl başlıyordu? Güçlerimizi kazandıktan tam 8 yıl sonra başlıyordu. O sekiz yıllık boşlukta kahramanımızın neler yaşadığını bilmiyorduk. Klasik bir origin hikayesi anlatmaktan kaçınmak için böyle yaptıklarını tahmin ediyoruz. Peki hikayede o açık kalan kısmı boş mu bırakacaklar? İşte kitap tam da burada devreye giriyor. Sevgili Ağ Kafa, güçlerini kazanıp kahramanlığa yeni yeni başladığı yıllarda geçen bu hikayenin sonu nereye bağlanıyor dersiniz? Tam olarak oyunun başına bağlanıyor.

Spider-man oyunumuzun başından küçük spoiler ile açılış yapıyoruz. Oyunun başında Wilson Fisk ile savaşıp onu hapse gönderiyorduk ve 8 yıldır bu anı bekliyoruz diye bir cümle kuruyorduk. O zorlu mücadele sürecini kitap gayet güzel anlatıyor. Okurken Netflix’in Daredevil dizisiyle benzer bir tat aldım. Wilson Fisk kahramanımızı avucunun içine hapsedip bütün çözüm yollarını kapatıyor ve çaresiz kalan kahramanımızın çırpınışına tanıklık ediyoruz.

Spider-man’in üstüne kalan suçları aklaması ve Wilson Fisk’in rüşvet verdiği savcılara rağmen mahkemeye çıkartıp hapse attırması gerekiyor. Eğer oyunu çok sevdiyseniz kitabı kesinlikle okumalısınız. Oyunda bize sürekli yardım eden komiser Yuri Watanabe ile tanışma anını, oyunun başında Mary Jane ile Peter Parker’ın aralarında neden mesafe olduğunu ve Harry Osborn‘un başına gelenlerden önce hangi olaylarla boğuştuğunu bu kitapta öğrenebileceksiniz.

Insomniac Ne Yapması Gerektiğini Çok İyi Biliyor!

Basit diliyle, akıcı olay örgüsüyle, aklınızda kalan soru işaretlerini tamamlamasıyla harika bir ön hikaye olmuş. Aynı hikayeyi anlatmak yerine oyunun öncesini anlatmasıyla da okunmaya değer olduğunu kanıtlamış oluyor. Spider-man Miles Morales diye yan oyun çıkartmasıyla birlikte bu kitabın tüm sorulara cevap vermesiyle Insomniac Games, sağlam adımlarla ilerliyor diyebiliriz. Her şey bizi ikinci ana oyuna hazırlıyor. İkinci oyuna geçmeden temelleri sağlamlaştırarak evreni genişletmeye devam ediyorlar. Son yılların en başarılı ve en sevdiğimiz stüdyolarından biri olduğunu söylememize gerek yok diye düşünüyoruz.

God of War Roman Uyarlaması: Okunmalı Mı?

Çıktığı zaman bir hevesle alelacele aldığım daha sonra kitaplık rafında uzunca bekleyen God of War Resmi Roman Uyarlaması‘nı tozlarından kurtarıp okumaya karar verdim.

Kitabı Oyunundan Ayıran Ne?

God of War kitap uyarlaması en basit haliyle, oyunda gerçekleşen tüm olayların ve durumların hiçbir şey kaçırmayacağınız şekilde kelimelere ve sayfalara dökülmüş hali. Fazladan hiçbir şey anlatmadığı gibi eksik hiçbir şeyi de yok. Oyunda dinamik bir şekilde sırt kamerasından peşine düştüğümüz Kratos‘u, şimdi de kelimelerin ardından takip ediyoruz. Üstelik oyunun yönetmeni Cory Barlog‘un babası J.M. Barlog olay sıralamasını ve kitabın akışını oldukça ustaca kaleme almış. Oyunda nasıl hikaye ve işlenişi bir bütün hissettiriyorsa, kitabın akışı da bu bütünlüğü kendince şekillendirerek korumayı başarmış. Kitabı okurken oyunda kaçırdığım ufak tefek ayrıntıları yakalamak beni mutlu etti. J.M. Barlog, oyunu bir heykel gibi yontarak baktığınızda tamamını görebileceğiniz bir bütün haline getirmiş.

God-of-War-09

Yakın zamanda İskandinav Mitolojisi’ni konu alan kitapları tüketmiş olmamla da, çok sevdiğim God of War hikayesi benim için mitolojik bir boyuta da yükselmeyi başardı. Kratos ve Atreus ile tekrar çıktığım bu manevi yolculuğa İskandinav mitleri ile karşılaştırarak, olayları ve kişileri tanıyarak, ağzımda zaman zaman tanıdık tadı hissederek devam etmek bana büyük bir keyif verdi.

Bir Savaş Tanrısı’nın duyguları

”Yılın Oyunu” ismini hakkıyla sırtında taşıyan God of War’un, karakterlerini ve baba-oğul ilişkisini başarıyla işlediğine şüphemiz yok. Bunun kitaba yansıma şekli ise beklediğimden çok daha güçlüydü. Kitap, oyunda daha içine kapanık bir duruş sergileyen Kratos’a, babasına duygularını yansıtmaya çekinen Atreus’a ve diğer karakterlere daha parlak bir ışık tutuyor. Onların içinde bulundukları durumlar ve birbirleri hakkındaki düşüncelerini okumak oldukça özel hissettirdi. Oyunda halihazırda yakın hissettiğim bu karakterlere bir adım daha yaklaştırdı beni.

fret

God of War roman uyarlaması, sadece Kratos ve Atreus’u değil, Baldur ve Freya arasındaki anne-oğul ilişkisini daha da parlatmıştı. Ana karakterlerimizin uzak bakış açısından çok az tanıdığımız, kendi kişisel mücadele ve üzüntülerini yaşayan karakterlerden, anlayabildiğimiz, yerine koyabildiğimiz karakterlere dönüşmüşlerdi.

Gidecek çok yol var

Tıpkı oyunda olduğu gibi, Atreus’un annesinin ölümünden hemen sonrasında başlıyor kitap. Oyundaki ayak izlerini takip ederek tüm bir macerayı kitabın patikasında başından sonuna dek tekrar yaşıyoruz. Olay örgülerinin kitaba yedirilmesi ne kadar hoşuma gitse de zaman zaman karşılaştığımız engellerin çok fazla olduğunu hissettim. Oyunda karşımıza çıkan birkaç düşmanı alt etmek büyük bir problem yaratmasa da, bu durumu kitapta okumak akışı yavaşlatıyordu.

dcx

Okumalı mıyız?

God of War oyununu hiçbir şekilde deneyimlemediyseniz kitabı sizin için büyük bir fırsat sunuyor. Oynadıysanız ve çok sevdiyseniz, aynı atmosferin bu sefer daha farklı bir şekilde sizi çevrelemesi hoş hissettiriyor. Belki atlamış gözden kaçırmış olabileceğiniz boşlukları da doldurmanıza yardımcı olurken, karakterleri daha yakın hissetmenize olanak tanıyor. Oyundan farklı olarak size sunacağı hiçbir şey olmadığından okumadığınız takdirde, çok büyük bir şey kaçırmış da sayılmazsınız. God of War roman uyarlaması, tam olarak bir oyun kitabının olması gerektiği gibiydi. Kitabı elimden bıraktıktan sonra kafamda daha da netleşen, yerine oturan olay örgüleri ve karakter temellerinden sonra devam oyununu büyük bir heyecanla bekliyorum.