Marvel’s Guardians of the Galaxy: Hem İyi Hem Kötü

Square Enix, Marvel’s Avengers’ı eline yüzüne bulaştırdı. Online yapmak uğruna oyunun tüm potansiyelini harcadı. Square Enix son yaptığı açıklamada da online oyun konusunda tecrübeleri olmayan stüdyolara Marvel’s Avengers’ı yaptırmanın hata olduğunu kendisi kabullendi. Marvel oyunlarından vazgeçmedi. Marvel’s Guardians of the Galaxy ile Square Enix şansını tekrar denemek istedi. Hem de bu kez tek kişilik bir oyun yapmaya karar vermişler. Co-op bile değil, karakteri bile değişemiyorsunuz. Tüm oyun boyunca sadece Star-Lord’u kontrol ettiğimiz bir oyun. Fragmanlarında ilgimi pek çekmese de geçen ay Marvel’s Avengers’ın ana hikayesini bitirince Square Enix’in tek kişilik marvel oyununu da merak ettim. Heyecanla oyunun başına oturup bitirdim. Birkaç büyük kusuru olsa da iyi anlamda beni şaşırttı. Square Enix ve Eidos Montreal’in karakterleri iyi analiz edip karakterleri özümseyen bir oyun yapmalarını hiç beklemiyordum.

Bu Oyunda Neler Oluyor?

Oyuna ilk girdiğinizde afallayabilirsiniz, çünkü karakterler aksiyon içindeyken bile o kadar çok konuşuyorlar ki kafanız şişebiliyor. Biraz yorgunken girdiğinizde deneyim etmesi zor bir oyun oluyor. Sakin kafayla girip, ne bekleyeceğinizi bilerek oynadığınızda ise diyalogları çok seveceksiniz. Beni çok sık güldürdü ve gerçekten ekip olduklarını hissettim. Aralarındaki kimyayı güzel yakalaşmışlar. Telltale oyunlarından daha ilginç diyaloglara ve daha güzel seçimlere sahip. Ayrıca Telltale’in Guardians of the Galaxy’nin bayıklığı yüzünden bu oyundan uzak duruyorsanız lütfen bir şans verin. Kesinlikle o oyundan çok daha ilginç bir oyun.

Fragmanlarda Biz Ne İzledik?

Oyunun fragmanlardan daha iyi gözüktüğünü de söylemeden geçmek istemedim. Oyunun duyurusunu canlı yayınla yapmalarından kaynaklı da kötü gözükmüş olabilir bilmiyorum ama Marvel’s Guardians of the Galaxy cidden güzel grafiklere ve iyi bir atmosfere sahip. O fragmandaki slime canavarından çok daha güzel tasarlanmış düşmanlar da var.

Oynanış Niye Tam Olmamış?

Oyunun gelişticisi Eidos Montreal, sadece Star-Lord’a odaklanan bir oyun yapmak istememiş. Ekibi de oynanışa dahil edip Guardians of the Galaxy oyunu yapmak istemiş. Ekibi oyuna dahil etmek için de Final Fantasy VII Remake’tekine benzer bir sistem kurmuş. Sadece kendi yeteneklerinizi değil, ekiptekilerin de yeteneklerini kullanabiliyorsunuz. Onların yeteneklerinden birini seçtiğinizde Star-Lord onlara sesleniyor ve seçtiğiniz kişi yeteneğini kullanıyor.

Groot düşmanları sabitleyen yetenekler kullanırken, Drax ve Gamora yakın menzilli kesici silahlarıyla düşmana atlıyor, Rocket ise toplu düşman gruplarına bombalar atıyor. İşte sorunda burada başlıyor. Her karakterin 4 yeteneği var ve Star-Lord ile birlikte ekibin toplam 20 yeteneği var. Tabii ki hepsi güzel yetenekler değil, siz de en sevdiğiniz 4-5 yetenek arasında sıkışıyorsunuz. Star-Lord’un ana oynanışı ise sadece düşmana nişan alıp ateş etmek olduğundan pek de keyifli olmayan bir deneyim oluyor. Bu arada silahlarımız da oyuncak tabanca gibi olduğundan sadece gıdıklıyor, yani ekibinizin yeteneklerini kullanmak dışında pek bir hasarınız yok.

Bahsettiğim oynanış, oyunun yarısına kadar gayet eğlenceliydi. Sonrasında ise biraz sıkılır gibi oldum. Oyunun sonlarına yaklaştığınızda arka arkaya çok sık savaşıyorsunuz. İşte o zaman gözünüze çok batıyor. Aksiyon dışında bulmacalar ve bölüm tasarımları olarak Uncharted tadı verdiğini söyleyebilirim. O konuda pek bir eksiği yok.

Bunlar Kim?

Marvel’s Avengers’ta elbette ki filmlerdeki oyuncuların suratlarını kullanmadılar ve Marvel’s Guardians of the Galaxy’de de bu böyle devam ediyor. Yapım maliyetleri artmaması adına anlıyorum, zaten oyuncular da kabul etmeyebilir. Yine de Marvel’s Avengers’ta suratlarda korkunç bir tuhaflık hissediliyordu. Marvel’s Guardians of the Galaxy için ise gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oyundaki karakterlere bayıldım. Birkaç saate hemen alışıyorsunuz ve seviyorsunuz. Groot’a filmdeki kostümünü giydirdim, geri kalanlara ise hiçbir değişiklik yapmadım. Filme nazaran yeni tarzları daha da güzel olmuş. Seslendirmeler kesinlikle çok başarılı. Aralarındaki tartışmalar, kavgalar ve şakalar eğlenceliydi. Diyalogların büyük bir özenle yazılmasının da etkisi elbette var, yazarlar çok iyi iş çıkarmışlar.

Müzikler için inanılmaz para dökülmüş, birçok telifli müzik var ve oyuna çok yakışmış.

Sonuç

Marvel’s Guardians of the Galaxy, çok yüksek inceleme puanları aldı. Elimizde öyle bir oyun yok ama neden bu kadar fazla beğendiklerini anlayabiliyorum, oyunun gerçekten çok büyük bir potansiyeli varmış. Oynanıştaki yavanlık can sıkıcı olsa da hikaye sizi oynattırmaya devam ediyor. Son kısımlara doğru hikaye de yetmemeye başlıyor, tabii azcık dişinizi sıkıp bitiriyorsunuz. Eidos Montreal, güzel bir deneme yapmış. Square Enix de doğru yola girmiş. Devam oyunlarında eğer oynanışı geliştirebilirlerse harika oyunlarla karşılaşacağımızı düşünüyorum. Square Enix ve Marvel iş birliğiyle yapılan oyunları da bundan sonra kaçırmadan oynarım. Daha da iyi oyunlar olacaklarını umuyorum.

Marvel’s Guardians of the Galaxy’i oynamak için acele etmeyin, büyük bir indirim gelene kadar bekleyebilirsiniz. Belki gelecekte Game Pass’e gelir, o zaman oynarsınız. Fırsat bulduğunuzda mutlaka bir bakın. Gelecek oyunlarda görüşmek üzere!

Animal Crossing 2.0 Güncellemesi

Çok uzun süredir büyük bir güncelleme almayan Animal Crossing, 15 Ekim’de yayınlanan Animal Crossing Direct ile takipçilerini iyice heyecanlandırdı. 5 Kasım 2021’de yayınlanacak olan 2.0 güncellemesi ile gelecek yenilikleri bu yazıda sizlerle paylaşacağım.

Yeni Eklenen Mekan ve Karakterler

The Roost: Eski oyunlarından tanıdığımız Roost’un sahipliğini yaptığı kahve dükkanı The Roost, müze içinde açılıyor! Adanızda yaşayan villagerlar buraya uğrayabilir, Amiibolarınız ile buraya istediğiniz karakterleri davet edebilirsiniz. Artı olarak kahve dükkanında birden fazla online oyuncu ile toplanabilir ve keyifli sohbetler yapabilirsiniz. The Roost’u açmak için Blathers’ın vereceği görevleri tamamlamanız gerekecek.

Kapp’n Boat Turları: Yine Animal Crossing’in eski oyunlarından tanıdığımız Kapp’n, adamızın iskelesinde bizi bekliyor. 1000 Nook Miles karşılığında bizi gizemli adalara götürecek. Bu adalarda farklı mevsimler, farklı hava şartları ve günün farklı zamanları olacak.

Harv’ın Adası: Fotoğrafçı Harv’ın adasına çok büyük yenilikler geliyor! Belli bir bağış karşılığında Leif, Cyrus ve Kicks kendi dükkanlarını bu adada açacak. Böylece istediğimiz zaman bu karakterlerden alışveriş yapabileceğiz. Yeni gelen özellikle ile bizim özelleştiremediğimiz eşyaları Cyrus özelleştirebilecek. Ve yaşlı dostumuz Tortimer’da bu adada yerini alacak. Son olarak burada yaşayan Harriet bize yeni saç stilleri öğretecek.

Sabah Sporu: Joy-con’un motion kontrol özelliğini kullanarak adanızda yaşayan dostlarınız ile beraber esneme hareketleri yapabileceksiniz!

Kişiselleştirilebilir Ada: Adanıza belli özellikler ekleyebileceksiniz. Örneğin, güzel ada modu adanızda hiç ot çıkmamasını sağlayacak, gece kuşu modu adanızdaki dükkanların gece açık olmasını sağlayacak.

Ev Güncellemesi: Evinizin dış görünüşünü artık değiştirebileceksiniz. Evinizdeki saklama alanını 5000’e çıkarabileceksiniz. Evinizdeki odalarınıza duvarlar ekleyebileceksiniz.

Nook Miles Marketine Eklenen Yenilikler

Yeni eklenen yetiştirilebilir malzemeler ile lezzetli yemekler yapabileceksiniz.

Pro Decorating License ile evinizin odalarına lamba ve raflar ekleyebileceksiniz. Her duvarı farklı kaplama ile kaplayabileceksiniz.

Pro Construction License ile adanıza inşa ettiğiniz köprü ve merdivenların sayısı 8’den 10’a yükseltildi.

9 tane yeni çit eklendi. Bazı çitleri istediğiniz renge boyayabileceksiniz.

Pro Camera App sayesinde tripod veya el ile tutulan olarak 2 farklı kamera açısı ayarlayabileceksiniz.

Custom Designs Patterns+ ile evinizin duvarlarını ve yerlerini kendi istediğiniz şekilde çizip tasarımlar hazırlayabileceksiniz.

Top 4 Fab Hairstyles ile 4 yeni saç stili Nook Miles ile satın alabileceksiniz. Kuaför Harrietin yaptığı saçlarla birlikte güncelleme toplam 11 saç stili eklenmiş olacak.

New Reactions Notebook ile toplamda 11 yeni reaksiyon eklenecek.

Island life 101 Service uygulaması ile telefonunuzdan oyunla ilgili minik ipuçları öğrenebileceksiniz.

Evdeki saklama alanınızla birbirine bağlı olan bir cihaz gelecek. Adada istediğiniz yere yerleştirebileceksiniz. Böylece eve gitmeden saklama alanına ulaşabileceksiniz. Ek olarak adanızda istediğiniz yere koyabildiğiniz bir ATM eklenecek.

Meet All 16 New Villagers Coming To Animal Crossing: New Horizons In  Version 2.0 - Animal Crossing World

Ufak Eklemeler

Ünlü şarkıcımız KK Slider yeni 11 şarkı daha çıkardı!

Kazarak bulabileceğimiz her Animal Crossing’in vazgeçilmez efsanesi Gyroid’ler eklendi.

Nook’s Cranny’e yeni eşyalar eklendi.

Artık merdivenleri yerleştirerek yüksek yerlere daha rahat çıkabileceğiz.

Dar alanlardan rahatça geçebileceğiz.

Ada sakinleri artık sizi evlerine davet edebilecek veya daha iyisi, sizin evinize uğrayarak sizi şaşırtacaklar.

Bu güncelleme oyuna getirilen son büyük bedava güncelleme olacak. Son bir bilgi olarak, Happy Home Paradise isimli yeni ücretli bir ek paket geliyor. Çıktığı zaman onun detaylarını sizlerle paylaşacağım. Sizleri Animal Crossing Discord sunucumuza da bekliyoruz. Kendinize iyi bakın, ada sakinlerinizi üzmeyin!

Despot’s Game: Bağımlılık Yapan Yepyeni Bir Indie

Despot’s Game gerçekleşen Steam Oyun Festivali sırasında radarımıza takılan oyunlardan biriydi. Erken erişimde çıkmasıyla birlikte de radarımızda olan bu oyuna hemen pençelerimizi geçirdik.

Dungeon-crawler tarzı oyunların bağımlılık yapan ve rogue-like oyunların sinir bozmakla birlikte hırslandıran yapısına sahip Despot’s Game. Bunların üstüne de kendine has bir tarz ekliyor ve tam da bu özelliği oyunu farklı kılıyor. Bu oyundaki karakterler bir noktaya kadar feda edilebilir.

Oyuna zindana düşmüş silahsız bir grup küçük insancıkla başlıyoruz. Oyundaki rolümüz bu grubu yönetmek. Onları konumlandırıyor, silahlandırıyor ve zindanda ilerleyip düşmanları alt etmeye çalışıyoruz. Zindanların tehlikeli odalarında ilerledikçe ekibimize daha çok insan ve silah ekliyor, güçleniyoruz.

Bu insanlar çoğaldıkça bazılarını savaşlarda kaybetmeyi umursamıyorsunuz. Sürekli daha fazlasını edinme şansınız var. Hatta ekibinizin hayatta kalması için yiyeceğe ihtiyacı var ve insanlardan birini kurban edip yiyebiliyorsunuz. Ancak herkes ölürse oyun orada bitiyor ve baştan başlamak zorunda kalıyorsunuz. Dikkatli olmalısınız.

Despot’s Game’deki silah çeşitliliği de oyunu sıkıcı olmaktan uzaklaştırıyor. Büyücü, ninja, dev kalkanla ekibi koruyan bir tank, sihirbaz ve hatta pinpon topunu raketle düşmanlarına savuran bir savaşçınız bile olabiliyor. Bu da oyundaki potansiyeli azımsanmayacak şekilde genişletiyor. Karakterlerin konumları olsun, silahları olsun takip edebileceğiniz çok fazla strateji ortaya çıkıyor. İlerleme kaydettikten sonra ölmek, baştan başlamak ne kadar can sıkıcı olursa olsun tekrar denemek istiyorsunuz. Tekrar oynanabilirliği sizi içine çekiyor.

Oyunda metinlerle aktarılan ufak tefek olaylar, karşılaştığınız şeyler oyuna renk katıyor. Hatta bu metinlerden birinde Amazon‘un The Boys dizisine bir gönderme ile bile karşılaştım. Ayrıca oyunun gerçekten eğlendiren bir mizah anlayışı da var. Keşfedeceğim daha neler var merak ediyorum, her seferinde merakla ilerliyorum.

Piksel grafiklere sahip bu oyunun renkleri, tasarımları, her şeyi çok yakışmış. Çok basit bir mantığa, basit ama etkili dizayna sahip bu oyunun bu denli bağımlılık yapıcı ve eğlenceli olması beni çok fazla etkiledi. Bu yıl çok fazla iyi indie ile karşılaştım ve Despot’s Game kesinlikle bu listeye adını yazdırdı. Steam‘de oldukça uygun bir fiyatla ve üstüne üstlük indirimle çıktı. Kaçırmamanızı öneririm.

Far Cry 6 İnceleme: Serinin En Eğlenceli Oyunu

Biliyorsunuz ki Ubisoft, tüm oyunlarının birbirlerine çok benzediğini kabul edip yaratıcı kadrosunda büyük bir değişikliğe gitti. Etkilerini Far Cry 6’dan sonraki oyunlarda görürüz diyorduk ama şimdiden hissedildiğini söyleyebilirim. Gösterdikleri oyun içi fragmanlardan sonra Far Cry 6’nın iyi bir oyun olmasını beklemiyordum ama Ubisoft şaşırtmayı başardı. Geçtiğimiz hafta Ubisoft, Far Cry 6 için erken erişim kodu gönderdi ve o zamandan beri oynuyorum. Henüz bitirmiş değilim, yarısından fazlasını oynamış biri olarak diyorum ki bence serinin en eğlenceli oyunu. Far Cry 3’ü nerdeyse 3 kez ve diğer Far Cry oyunlarını birer kere bitirmiş biri olarak Far Cry 6’da çok daha fazla eğlendim. Gelin, spoilersız olarak Far Cry 6’ya birlikte bakalım!

Vaas’ı Geride Bırakan Baş Kötümüz Anton Castillo!

Giancarlo Esposito’nun muhteşem canlandırdığı Anton Castillo karakterine bayılacağınızı düşünüyorum. Vaas’ı hemen hemen herkes çok sevdi, hepimiz sevdik ama fragmanlarda sürekli gözüken Vaas’ın aslında baş kötü olmaması bence hayal kırıklığıydı. Baş kötünün adamlarından biriydi. O zamandan beri öyle 2 karakter yapmak yerine Far Cry’larda tek bir baş kötüye odaklanıyorlar. Vaas, serinin en sevdiğim kötüsüydü, ana kötü olmamasına rağmen. Pagan Min’i (Far Cry 4) pek sevmemiştim, Joseph Seed’i (Far Cry 5) sevmiştim; diktatör Anton Castillo’ya ise bayıldım.

Far Cry 6’da sinematiklere ve diyaloglara biraz daha odaklanmışlar. Sinematikler oyun içi grafiklerle gözüküyor ve açıkçası doku kalitesi olarak pek iyi durmuyor. (Eski bir oyun gibi duruyor.) Ancak doku kalitesi dışında kameranın açısından hikaye anlatımına kadar, önceki Far Cry’lara göre prodüksiyon kalitesi artmış gibi hissettiriyor. Anton, sahneye her çıktığında bu sefer ne yapacak diye gerilmekten izleyemiyorsunuz. Özellikle oyunun açılış sekansında bunu çok iyi başarıyor. Anton ile tanıştığımız ilk sinematik, bir hayli etkileyici. Yan karakterlerin bazılarını da önceki oyunlardaki karakterlere göre biraz daha özgün ve eğlenceli buldum. Anton’u ve diğerlerini bırakalım, geçelim serinin asıl eğlenceli yaptığı kısma.

Tüm Ada Senin!

Ubisoft’un açık dünya formülü yüzünden diğer stüdyoların bile açık dünya oyunları birbirine benzedi. Haliyle açık dünya dendiği an bir bıkkınlık hissi hemen geliyor. Açık dünya oyunlarından sıkılmama rağmen Far Cry 6’yı o kadar sevdim ki hiçbir zaman başından kalkmak istemedim. Çevre tasarımı, atmosferin sizi içine alması ve o özgürlük hissini çok iyi vermesinden dolayı kendimi çok kolay kaptırdım. (Gördüğüm manzaralara hayran kaldım.) Tüm ada sizin oyun alanınız ve istediğinizi yapmakta özgürsünüz. Silahlar ve araçlar konusunda önceki Far Cry’daki her şeyi geliştirip üstüne koyduklarından çeşitlilik çok fazla olmuş. Far Cry 6’yı o kadar sevdim ki birbirinin aynısını mini yan görevleri bile atlamadan yapıyorum.

Güzel bir oyun alanı yaratıp bizi özgür bırakmaları Far Cry’ların asıl eğlenceli noktası. İlk mini ada dışında oyunun ana kötüsü Anton Castillo’ya saldırmadan önce 3 büyük bölgenin liderlerini öldürmemiz gerekiyor. Far Cry 5’ten farkı ise liderlere saldırmadan önce de o bölgenin yerel direnişçilerine yardım ederek bize güvenmeleri konusunda ikna ediyoruz. Direnişçilerin üslerini geliştirip özelleştirebiliyoruz. Ekstra faydaları olabiliyor. Daha sonra ise bölge için birlikte savaşıyoruz. Üç bölgenin ardından Anton Castillo’nun olduğu bölgeye saldırabiliyoruz.

Yine Seçim!

Oyunun başında kadın Dani (Nisa Gündüz) ve erkek Dani (Sean Rey) arasında seçim yapıyoruz. Oyun boyunca seçimimizi değiştiremiyoruz. İkisinin de hikayede eşit derecede önemli olduğunu ve ikisinin de canon’a dahil olduğunu Ubisoft söyledi. Seçimimiz sadece kozmetik. Ben, Nisa Gündüz’ün canlandırdığı Dani’yi seçtim ve ana karakteri sevdim. Ayrıca Far Cry 6’da amigo yardımcılarımız da var. Hepsinin kendi yararlı özellikleri var. Ben en çok tatlı ve minik köpek olan Chorizo‘yu sevdim.

Değişen Görev Sistemi

Far Cry 6’nın görevlerini genel olarak beğendim. Önceki oyunlarda olan güzel müzikle uyuşturucu tarlasını yak gibi görevleri modernleştirerek tekrar koyarken, yeni ve eğlenceli görevleri de eklemeyi unutmamışlar. Özellikle çalan çok güzel müzikler var ama onlar bile spoiler sayılabilir, o yüzden söylemeyeceğim. Görevler güzel ama görev sistemi pek hoşuma gitmedi. Dying Light’taki gibi daha online bir arayüze göre yapmışlar. Görev için NPC ile konuştuğumuzda “accept and track” dediğimiz farklı bir pencere geliyor. Ubisoft, Far Cry 6 için co-op’a da odaklandığından böyle bir sistem tercih etmiş.

Teknik Sorunlar

RTX 2060 ile 1080p High ayarlarda 60 FPS oynadım. İlk gün patchi gelmemesine rağmen gayet güzel çalıştı. Nadiren ani FPS düşüşleri yaşadım. Dokuların yüklenmeme veya geç yüklenme sıkıntısı çeken insanları da duydum. Bu arada oyun için AMD ile anlamışlar ve AMD teknolojilerini kullanmışlar. AMD donanımlarına sahip PC’lerde daha uyumlu çalışabilir.

Hemen Alalım Mı?

Sonuç olarak; Far Cry sevenler çoktan almıştır. Hala almayanlar ve Far Cry serisini azıcık bile sevenler için PC sürümünü önerebilirim. Ubisoft Connect parasını kullanarak %20 indirimle birlikte 216TL ile günümüze göre uygun bir fiyata satın alabilirsiniz. Konsoldaki fiyatlarının ise pahalı olduğunu düşünüyorum. Bu arada serinin önceki oyunlarını da oynamanıza gerek yok, direkt bu oyun ile başlayabilirsiniz. Her oyun zaten farklı karakterlerle oynuyorsunuz. Eğer almak konusunda emin olamadıysanız 3-4 ay sonra veya yaz aylarına doğru gireceği indirimi bekleyebilirsiniz. Bir fırsat bulduğunuzda kesinlikle oynamanızı tavsiye ediyorum. Far Cry 3’te sevdiğimiz tadı güzel bir şekilde modernleştirerek geliştirmişler. Mükemmel bir oyun değil, ama çok eğlenceli bir oyun olduğu kesin. Ben eğlenerek oynamaya devam edeceğim. Umarım siz de oynarken eğlenirsiniz. Sonraki oyunlarda görüşmek üzere!

Minik Ekleme: Oyunu bitirdim, itiraf etmeliyim ki sonlara doğru biraz sıkıldım. Etkileyici bir final olmamasının yanında Antan Castillo’yu çok az gördüğümüzü düşünüyorum. Oyunun başı dışında çok pasif takılıyor. Vaas hala serinin en iyi villanı. Hikayeden pek bir şey beklemeyin. Yine de eğlence ve aksiyon dozu kesinlikle tatmin edici, indirime girdiğinde alıp oynarsanız pişman olmazsınız.

Deathloop İnceleme: 24 Saat 8 Hedef

Arkane Studios’un yeni oyunu olan Deathloop’u açıklandığından beri sabırsızlıkla bekledim ve gerçekten beklediğime değdi. Oyun çıkar çıkmaz başladım, ilerledikçe şimdi bitecek, şimdi bitecek derken 8 saat başından kalmadığım oldu ve toplam 17 saatte bitirdim. Gelin hep beraber Deathloop’u inceleyelim.

Hikaye

Ölüyoruz. Evet. Hikaye böyle başlıyor. En hoşuma giden kısımlardan biri oldu, çünkü oyuna başlar başlamaz bizi direkt içine alıyor. Öldükten sonra Blackreef isimli bir adada uyanıyoruz, nerede olduğumuz hakkında hiçbir fikrimiz yok. İlerledikçe az da olsa hafızamızda kalan bilgileri takip ederek ismimizin Colt olduğunu öğreniyoruz ve sonra bir anons duyuyoruz. “Günaydın Blackreef! Ben Julianna Blake. Acil duyuru. Kaptanımız Colt döngüyü bozmaya çalışacak ve tabi ki AEON programına verdiği sözü de. Yani protokol devreye girdi. Visionarylerinizi koruyun. Colt’u öldürün. Ve güzel bir gün geçirin.” Blackreef’e geldiniz okurlar.

Optimizasyon

Oyunu RTX 2060s ekran kartıyla oynadım ve yükleme ekranlarını hakkında fikir sahibi olmak için SSD’ye değil HDD’ye kurdum. Oyunu başlattığımda ayarlar otomatik high ve ultra karışıktı. 45-70 fps arası aldım. Sonra tüm ayarları medium’a çektim 80-100 fps arası oynadım tüm oyunu. Hiçbir zaman 60 fps altına inmedi. HDD’ye yüklemiş olmama rağmen yükleme ekranları kısaydı. Oyun Steam’e ilk eklendiğinde yorumlarda çok crash yiyenler olduğunu gördüm. Ben tüm oyun sadece bir kere crash yedim o da son görevin sonlarına doğru oldu. Göreve baştan başlamak zorunda kaldım. Saat sabah 05.00’ti. Biraz gözüm seyirdi o kadar. Crash’in sebebi tahminimce, Nexus gücü, 15 kişiyi aynı anda öldürebilmemi sağladı o yüzden crash yediğimi düşünüyorum. Biraz hak etmişim sanırım..

Oynanış

Oynanış en sevdiğim kısım oldu çünkü Arkane Studios’un önceki oyunları olan Dishonored’la tamamen aynı diyebiliriz. Peki önceki oynanışı tekrar önümüze koymalarını neden bu kadar sevdim? Çünkü yolunda olan düzgün bir şeyin ayarlarıyla oynayıp onu bozmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Son derece akıcı, hızlı ve kolay bir sisteme sahip oynanış olarak. Nasıl soulslike var, bu sisteme ben de arkanelike demek istiyorum artık. Hızlı bir suikastçı olmak isterseniz, koşmaya başlayıp bir düşmanı arkasından sinsice öldürdükten sonra hemen öndekinin kafasına ateş edip yan tarafta duran raftaki item’ları kolayca toplayabilirsiniz. Bunu yapabilmek için oyunu çok oynamaya gerek yok. Oyunun oynanışı zaten sizin hızlı olmanıza çok yardımcı oluyor.

Oyunda Slab denilen 5 özel güç var. Havoc, daha fazla hasar vermenizi ve daha az hasar almanızı sağlar. Aether, size görünmezlik gücü verir. Shift, kısa mesafelere ışınlanmanızı sağlar, Nexus, düşmanlarınızın kaderlerini birbirine bağlar, bir tanesine verdiğiniz hasarı hepsi alır. Ve son olarak Karnesis, düşmanları etrafa fırlatmanızı sağlar. Bu güçleri hedefiniz olan Visionary’lerden düşürerek sahip olabilirsiniz.

Oyunda teknolojik aletleri hacklememize yardımcı olan Hackamajig isimli bir cihazımız da var, eğer stealth oynamak isterseniz bu cihazı bol bol kullanacaksınız. Ve gelelim asıl Deathloop’u farklı ve yeni bir deneyim yapan özelliğe. Oyunda 4 farklı bölge var. The Complex, Fristad Rock, Karl’s Bay ve Updaam. Ve oyunda 4 farklı zaman var, sabah, öğle, akşamüstü, akşam. Her bölgede farklı zamanlarda farklı etkinlikler oluyor, bu da döngüyü sıkılmadan tekrar etmenizi sağlıyor.

Zayıf Yönler

Hiç mi kötü yanı yok? Tabi ki var. Yapay zeka biraz geri kalmış. Düşman sizi fark ettiğinde takip ettikleri yolu fazla uzatabiliyorlar veya biraz uzağa kaçıp saklandığınızda hiçbir şey olmamış gibi geri dönüyorlar. Ana karakterlerin seslendirmesi ne kadar iyiyse, yolda karşınıza çıkan düşmanların o kadar kötü. Çok az sözleri var. Herhalde tüm oyun boyunca en az 60 kere “better not be colt” cümlesini duydum, ilerde bundan güzel bir meme çıkacağını düşünüyorum.

Son Sözler

Deathloop’un Game of the Year‘a aday olacağına eminim. Açıkçası bu sene çok güçlü oyunlar da çıkmadı, o yüzden ödülü kazanma imkanının yüksek olduğunu düşünüyorum. Arkane bize sağlam bir AAA roguelike oyunu yapılabileceğini gösterdi. Roguelike mantığındaki oyunu tekrar etme sistemini de harika bir hikayeye oturtmuş. İmkanınız olduğunda kesinlikle denemenizi öneriyorum. Okuduğunuz için teşekkürler.

Yazar Notları

Oyundan keyif almanız için bir kaç şey eklemek istedim.

  • Oyunu ne kadar yavaş oynayıp kurcalarsanız o kadar zevk alırsınız, çünkü kenarda saklı detaylara ulaştıkça hikayenin derinine iniyorsunuz.
  • Yanınızda kağıt ve kalem bulundurun. Ben yapmadım biraz pişmanım. Oyun ihtiyacınız olan her şeyi sağlıyor ama bir döngü olduğu için aklınız biraz karışabiliyor, not alırsanız daha kolay olabilir sizin için.
  • Oyun birbirine girmiş bir düğüm gibi başlıyor, bu sizi korkutmasın oynadıkça teker teker açıklanacak her şey.
  • Daha önce bir Arkane oyunu oynamadıysanız bir ipucu vereyim, ana görevinize ulaşmanız için en az 3-4 farklı yol vardır. En kolay gözüken en ses çıkarmanızı sağlayan yoldur. Haritaları mümkün olduğunca kurcalayın farklı yollar bulacaksınız.
  • Hikaye kısmında fazla detaya inmek istemedim çünkü bu oyunda en ufak şeyi bile kendiniz keşfetmeniz size daha çok keyif verecektir.

Eastward: Harika Görsellik ve Karakterler

Eastward, Chucklefish tarafından yayınlanıp Pixpil Games tarafından geliştirilen ve uzun zamandır takibinde olduğum bir bağımsız yapım. Özellikle büyüleyici görselliğine gözünüz takıldığı anda bu oyunun yolunu gözlememek imkansız.

Sonunda çıkmasıyla birlikte anında başına oturdum ve karşımda bu yıl oynadığım en iyi bağımsız oyunlardan biri duruyordu. John ve Sam isminde iki ana karakterimiz var. John, madenlerden birinde Sam’i buluyor. O günden sonra bu küçük ve meraklı kızı yanından ayırmıyor. The Last of Us‘takine benzer bir baba-kız ilişkisinin bir bağımsız yapımda böylesine güzel yerleştirildiğini görmek oyunu zaten olduğundan bir basamak daha yukarı taşıyor.

Basamak basamak yukarı

Eastward, post-apokaliptik bir temaya sahip. İnsanlar yer altında kurulmuşlar ve yukarısının uğursuz, tehlikeli olduğuna inanıyorlar. Özellikle bu küçük kasabanın tehditkar ve otoriter başkanı yukarı çıkmayı kesinlikle yasaklıyor.

Bu küçük kasabada pek çok insanla tanışıyorsunuz ve her karakter oldukça kendine özgü olduklarını size hissettiriyor. Bizim küçük Sam’imizle vakit geçiren küçük bir arkadaş grubu var örneğin, birlikte oyun oynamaktan hoşlanıyorlar. Aralarındaki diyalogları dinlemek oldukça keyifli. Oyun, sizi insanlarla konuşmaya ve size ne diyeceklerini dinlemeye itiyor.

Özenli iş

Gördüğüm en alışılmadık ve en muhteşem piksel tasarıma sahip Eastward. Çevreyi gezdikçe ve inceledikçe her bir detayın oraya özenle çizilmiş olduğunu, her şeyin tutkuyla yerleştirilmiş olduğunu hissediyorsunuz. Sadece çevre ve karakter tasarımı açısından da değil, karakterlerin sırf nefes alma animasyonlarında bile bunu gözlemlemek mümkün. Hani nereye bakacağınızı şaşırdığınız denli detaylı oyunlar olur ya, Eastward bunu piksellerle yapıyor!

Buraya kadar karakterlerinden, dünyasından ve görselliğinden bir kucak dolusu övgüyle bahsettik. Peki Eastward, oynanış açısından bize neler sunuyor? Bulmacalar ve mini oyunlarla yolumuza devam ettiğimiz hikaye bazlı Zelda benzeri bir oynanış yedirilmiş.

Oyunun ilk saatleri bazında, John ile oynarken silahımız bir tava (evet TAVA) ve biraz bomba. Tava ile önümüze çıkan ve bölüme göre sülük, sinek, et yiyen bitki gibi değişen düşmanlara vuruyoruz. Tava olduğuna bakmayın oldukça tok bir his veriyor. Bomba ile de yollarımız kapalıysa yolumuzdaki varilleri patlatıyor, duvardaki kolonu devirip kendimize köprü yapıyoruz. Kimi zaman elimizdeki bu materyalleri kullanarak yolumuzu nasıl açacağımızı bulmamız gerekiyor. Hikayenin bir kısmından bir diğerine zindan temizliyoruz denilebilir kısaca. Küçük Sam ile oynarken de etrafa büyülü ışık topları fırlatıyoruz.

Oyun ile ilgili favori şeylerimden biri de YEMEK YAPABİLİYORUZ! Tıpkı Breath of the Wild‘da olduğu gibi elimizdeki malzemeleri tavaya atıyor ve buna göre bir yemek çıkartıyoruz. Hatta yemek pişirirken çalan müzik bile BOTW’a epey benziyor.

Sonuç olarak

Bu oyuna ne kadar hayran kaldığıma dair kelimeleri bir araya getirmekte ve size tarif etmekte epey zorlanıyorum. Bu yılın en iyisi diyemememin tek sebebi yine bu yıl oynadığım Death’s Door’u çok sevmiş olmam.

Sürekli ve dinamik bir ilerleyişi olan, oynanış odaklı oyunları seviyorsanız Eastward beklentinizi tam olarak karşılamayabilir. Ancak hoş bir oynanışın yanında hikaye de arıyor, sonrasında hatırlayacağınız karakterler sunan oyunları seviyorsanız Eastward’ı koşarak oynayın.

Eastward PC için 40 TL gibi uygun denilebilecek bir fiyatla çıktı, bu fiyata değer. Eğer imkanınız varsa da Nintendo Switch’e yakışan bir oyun olduğunu düşünüyorum.

Riders Republic Beta: Eğlenceli ve Çeşitli

Ubisoft bildiğiniz gibi Steep ile spor oyunu tutturmayı denemişti ancak şansı yaver gitmedi. Şimdi Riders Republic ile yeniden şansını deniyor ve iyi ki de deniyor. Bütün oyunlar aynı türe sıkışmışken, farklı türdeki yeni oyunları görmek güzel oluyor. Riders Republic daha çıkmadı ancak kapalı beta ve açık beta sürecine girdi. Biz de Riders Republic’i bu vesileyle oynama şansı yakaladık. Riders Republic, bakalım nasıl olmuş?

Bize Oynanış Ver

Spor oyunlarından en önemli şey oynanıştır. Bir hikaye ve görsel beklentiden ziyade yaptığımız sporun tuşlara dökülerek bize keyifli anlar yaşatmasıdır. Riders Republic de bunu başarıyla yapıyor. Bisiklet sürmek ve snowboard ile kaymak gerçekten çok keyifli. Spor oyunlarına ilgimizin olmamasına rağmen keyifle oynadık, ancak Riders Republic çok fazla araya giriyor. Oyunun öğrenilecek mekaniği kısıtlı olmasına rağmen öğretici (tutorial) sekansı inanılmaz uzun. Arkadaşlarınızla hemen birlikte oynamak istiyorsunuz ancak öğretici sekansı bitmeden buna izin vermiyor.

Birbirinden farklı eğlenceli parkurlarda yarışarak oyunun tadını çıkartıyorsunuz. O esnada da araya “aman çok eğlenceliyiz, neyiz biz böyle” diyen NPC’lerin uzun konuşmalarına maruz kalıyorsunuz. Tüm bunları atlattığınızda da bir oyunda ilk defa harita görüyormuşsunuz gibi her yarışın sonunda tekrar tekrar anlatıyor ve yavaşça gösteriyor. Riders Republic’in kesinlikle bizi daha özgür bırakıp istediğimiz yarıştan yarışa gitmemize olanak sağlaması lazım. Öğretici sekansı 1-2 yarış ile sınırlandırıp sonrasında hemen online özellikleri bize aktif edebilir.

Tek Tuşla Sporlar Arası Geçiş

Ubisoft, Steep’te başarılı olarak gördüğü özellikleri Riders Republic’e aktarmış. Steep’teki gibi tek tuşla spor değiştirebiliyoruz, haritada tek tuşla istediğimiz yarışa ışınlanabiliyoruz. Dilersek de çevrede boş bir şekilde gezebiliyoruz. Oyunun haritası parkurlara uygun olarak güzel ve detaylıca tasarlanmış. Görsel olarak da dudak uçuklatıcı olmasa da etkileyici olduğunu söyleyebiliriz. Yarışlarda güzel manzaralar size ev sahipliği yapıyor. Steep’e göre daha akıcı bir oyun olmuş. Yarışlardan da ödüller düşüyor ve daha iyi ekipmanlara sahip olabiliyoruz. Otomatik iniş (Auto Landing) gibi özelliklerle başlangıç seviyesindeki oyuncuyu kolayca içine çekebiliyor.

Fiyat Yüksek Değil Mi?

Riders Republic, 28 Kasım 2021’de 269₺ fiyat etiketiyle çıkıyor. Ubisoft, bölgesel fiyatlandırma yapıp Türkiye’ye özel olarak oyunlarını 269₺ fiyat bandında tutmaya çalışsa da Riders Republic için yüksek bir fiyat. Yurt dışı için de 60-70 dolarlık bir oyun olduğunu düşünmüyoruz. 30-40 dolar fiyat etiketiyle çıksaydı, aynı fiyattaki oyunlarla daha kolay rekabet edebileceğini de düşünüyoruz. Xbox Game Pass’e eklenirse veya ücretsiz (free to play) olursa çok daha fazla kişiyi kolayca oyuna çekebilir.

Eğer bu tür sporlara ilginiz varsa kesinlikle oynamalısınız, ilgisi olmayanlar için de bir indirimde denenmeye değer olduğunu söyleyebiliriz. Betayı oynama şansı yakalayan takipçilerimizin yorumlarını merak ediyoruz. Bizimle aşağıda paylaşabilirsiniz.

Twelve Minutes: Sabır Gerektiren Bir Oyun

Twelve Minutes, başta konseptiyle, daha sonra seslendirme kadrosunda James McAvoy, Daisy Ridley ve Willem Dafoe‘ya yer vermesiyle, tanıtıldığından bu yana büyük bir heyecanla beklediğim bir oyundu. Sonunda oyunun çıkmasıyla birlikte her saniyesi kritik bir 12 dakikanın içerisine hapsolduk. Hem de tekrar, tekrar ve tekrar.

Aynı günü yaşama fikri

Oyunda eşimiz bize verecek heyecanlı haberleri için özel bir gece hazırlamış, en sevdiğimiz tatlıyı yapmış. Ve bu çok özel gece, kendini polis olarak tanıtan bir adamın kapıyı ısrarcı çalışlarıyla bölünüyor. Bu adam bizi ve eşimizi tutuklamak, zarar vermek istiyor. İtiraz ediyoruz, polis agresifleşiyor ve bizi öldürüyor. Tam da bu noktada eve geldiğimiz, eşimizle konuşup tatlı yediğimiz ve her seferinde polisin korkutucu bir şekilde bölmesiyle sürekli devam eden bir döngüde buluyoruz kendimizi. Bunu kırmalı, eşimizi korumanın bir yolunu bulmalıyız.

Bu noktaya kadar oyunun hatlarını oluşturan genel fikir gerçekten etkileyici. İkinci kere aynı olayları yaşarken durumu eşime anlatmaya, bir döngüde olduğumuza onu ikna etmeye çalışıyorum, ter döküyorum. Bu durum devam ettikçe gerçekten hayatım bir döngüye girseydi tam olarak yaşayacağım o çaresizlik duygusunu tadıyorum. Oyunun depresif renkleri ve tepeden bakış açısı da verdiği hissi güçlendiriyor, bu tür bir oyuna mükemmel bir paralel çiziyor. Buraya kadar Twelve Minutes gerçekten iyi bir oyun.

Ve tekrar ve tekrar

Her döngüde yeni şeyler deneyebiliyor, yeni yöntemler izleyebiliyoruz. Spoiler vermeksizin çok küçük bir örnekle; eşimin masaya koyacağı tatlıları ve bardakları o beni karşılamadan önce masaya koyuyorum. Bu eşimi şaşırtıyor ve hoşuna gidiyor. Bunun gibi etkileşime girip farklı şeyler deneyerek farklı dönütler alabileceğiniz pek çok eşya var. Oyundaki alanımız ana oturma odası, mutfak, yatak odası ve banyo olmak üzere kısıtlı olsa da bu alan iyi değerlendirilmiş.

Ne yazık ki 12 dakikanın sürekli baştan başlaması, aynı şeyleri yapmak, aynı olaylar örgüsünü seyretmek, aynı diyalogları duymak bir oyuncu olarak da bir oyunda aynı şeyleri yaptığınız hissini tetikliyor. Bir oyunun döngüsüne hapsolmuş hissediyorsunuz. Oyun tekrara düşmüyor, gerçekten tekrar ediyor.

Daha neler yapabileceğinizi, olayları nasıl farklı bir yöne kaydıracağınızı merak ediyor ama aynı şeyleri izlemekten yoruluyorsunuz. Denediğiniz yeni şeyler işe yaramazsa da bu yorgunluk iyice artıyor. Bulmacaların tam olarak belli bir çözüm gerektirmesi, bunu tutturamıyor, ufak bir şeyi kaçırıyor olmanız da hiç yardımcı olmuyor. Buraya kadar ise Twelve Minutes gerçekten yorucu, sabretmenizi gerektiren bir oyun.

Sonuç olarak

Oyunun tüm olumsuz yönlerine rağmen gerçekten farklı bir deneyim sunduğunu ve mutlaka denenmesi gerektiğini düşüyorum. Sürekli başa dönmeme rağmen merak duygumu besleyerek beni uzun süre oyunda tutmayı başardı. Halihazırda Game Pass sahibiyseniz, Twelve Minutes bu yıl oynayacağınız en iyi indie olmasa da en farklılarından biri olduğu kesin.

Pokemon Unite | MOBA ailesine yeni bir oyun eklendi

Uzun süredir takip ettiğim Pokemon UNITE, 21.07.2021 tarihinde Nintendo Switch kullanıcıları için indirmeye açıldı. Sabah 10’da uyanıp hemen indirip saatlerce oynadım. Şimdi deneyimlediğim kadarını sizlerle paylaşacağım.

Harita ve Oyun Tarzı

Harita alışık olduğumuz mobalara göre biraz daha küçük. Sadece iki koridordan oluşuyor: Top ve Bot. Oyun yeni olduğu için sabit bir metaya sahip değil. 4 top 1 bot, 3 top 2 bot ve 2 top 2 bot bir de jungle metası çokça deneniyor. Oyunda en hoşuma giden kısım: oyundaki her detayın pokemon dünyasına ait olması oldu. Minionlar, Jungle’daki kamplar, zamana bağlı eventlerde çıkan kamplar, hepsi birer pokemon. Bu sayede oynayabildiğimiz pokemonlar dışında farklı pokemonları da oyunda görebiliyoruz.

Oyunda amacımız minyonlardan ve rakiplerden düşürdüğümüz Aeos Enerji‘leri toplayarak karşı tarafın alanında bu enerjiyi sayıya çevirmek. Klasik bir moba’dan farkı, kule yerine potalar var ve rakip potalara giderek topladığımız enerjiyi 2-3 saniye sayı yapma tuşuna basarak sayıya çeviriyoruz, bu 2-3 saniye içinde karşı takımdan hasar yersek animasyonumuz iptal oluyor ve sayıya çeviremiyoruz. 2 tane üst koridorda 2 tane alt koridor bir tanede base’te olmak üzere toplam 5 pota var. Koridorlardaki potaların toplam 400 canı var, takımca 400 sayı yaparsak o pota yıkılıyor ve daha ilerideki olan potaya sayı yapmamız gerekiyor. Oyun toplam 10 dakika sürüyor. 10 dakika boyunca en fazla sayıyı yapan kazanıyor, heyecanlı kısmı ise oyunun sonuna kadar toplam kazandığımız sayıyı göremiyoruz. Bu da oyun sonuna kadar hırsımızı kaybetmeden oynamamıza sebep oluyor.

Karakterler, Kozmetikler ve Görevler

Oyuna ilk girdiğimiz de Pokemon Go‘da ayarladığımız gibi bir Pokemon Trainer ayarlıyoruz. Ardından bizi oyunu öğreten bir eğitime sokuyor, eğitimin sonunda bizden bir pokemonu seçmemizi istiyor ve seçtiğimiz pokemonu oynamak için açmış sayılıyoruz. Oyunda şuan toplam 20 tane oynanabilen pokemon bulunuyor. Oyun size fazlasıyla görev veriyor, bu görevlerden bazıları direkt yeni pokemonlar veriyor. Bu yüzden oyuna 1-2 saat harcayarak direkt 3-4 pokemon açmış oluyorsunuz. Onun dışında görevlerden gelen Pokemon Trainer kozmetikleri var. Bunlarla Pokemon Trainer’ınızı beğendiğiniz tarzda giydirerek loading ekranlarında sergileyebiliyorsunuz. Oyunumuz bedava olduğu için tabi ki battle pass de bulunuyor. Toplam 60 gün sürüyor ve fiyatı $9.99. Tahminimce oyun mobile geldiğinde bizim için daha uygun bir fiyattan çıkar. Battle Pass içerisinde genel olarak Pokemon Trainer kozmetikleri ve Pokemon Skinleri bulunuyor.

Oyun, moba gibi stratejik ve uzun oyunlardan oluşan bir oyun türünü çok güzel bir şekilde mobile adapte etmiş diyebilirim. Bir maç toplam 10 dakika sürdüğü için ve harita küçük olduğundan dolayı oyun çok hızlı ilerliyor ve sizi sıkmadan bitiyor. Belirli denge problemleri var tabii ki. Ama oyun oynandıkça bu sıkıntıların düzeleceğini düşünüyorum. İmkanınız varsa kesinlikle denemenizi tavsiye ediyorum mobaya çok yeni bir tarz katmış. Switch’iniz yoksa üzülmeyin, oyun Eylül ayında mobil için çıkacak. Arenada görüşmek üzere!

Death’s Door İnceleme

Kimisi Soulslike kimisi Roguelike kimisi Zeldalike olmak üzere ufaklı tefekli pek çok indie ile karşılaştığımız şu zamanlarda Death’s Door hepsini minimal bir şekilde oyuna yedirerek oldukça keyifli bir iş çıkartmış ortaya. Tüm bu oyunlarda sevdiğimiz şeylerden kendi küçük tabağına bölmüş ve başından kalkması zor bir oyun haline gelmiş. Bu tanıdık mekaniklerin izlerini hissetmek hem keyifli hem de elinizden tutup kolayca oyunun içine girmenizi sağlıyor.

Zor ve imkansız oyunlar

Bir oyun ne zaman başından kalkması zor hale gelir? Cevap; oyun gerçekten hiç zor olmadığı ve ölmek tamamen sizin beceriksizliğiniz ve suçunuz olduğu zaman. Dark Souls‘da kendime uzun uzun eziyet etmemin sebeplerinden biri de bu. Düşmanlar belli bir hareket şemasını takip eder ve onlardan kaçınmak veya yakalanmak tamamen benim becerime bağlı olur. Ve Death’s Door’da her şeyin bir hareket şeması var. Siz de bu hareketlerin etrafında taklalar ve saldırılarla dans etmelisiniz, bu da savaşları ve aksiyonu oldukça keyifli hale getiriyor. Takla atıp size doğru yuvarlanan bir düşmandan kaçınıp onu afallatabilir, uzaktaki iki düşmanı oklarla indirip daha sonra da afallayan düşmanı kılıç darbeleriyle defedebilirsiniz. Ve tüm bunları bir uyum ve derin bir adaptasyon içinde yapabilirsiniz.

Aslına bakarsanız Death’s Door zor bir oyun bile değil ve ölmek o kadar cezalandırıcı bir olay da değil. Fakat yine de ölmeyi asla istemiyorsunuz ve buna göre efor sarf ediyorsunuz.

Reaper ofisi

Bu sevimli görselliğe sahip oyunda küçük bir kargayı oynuyoruz. Bu karganın görevi çeşitli kapılardan girmek ve içerideki bossun ruhunu almak. İlk girdiğimiz mekanda pek çok karga görüyoruz ve burası da bir ofise benziyor. Bu ofiste bizim karganın yaptığı işi yapanlara ”Reaper” ismi veriliyor.

Sekreter kargalardan biri bizi ilk kapımıza gönderiyor, içinden geçip ilk ruhu almak üzere yollanıyoruz. Ve tam da bu ruhu elde ettiğimiz sırada başımıza talihsiz bir olay gelmesi sonucu ruhu kaybediyoruz. Ofise geri döndüğümüzde sekreter karga bunu ”başımıza asla gelmesini istemediğimiz bir olay” olarak adlandırıyor ve biz de kaybettiğimiz o ruhun peşine düşüyoruz.

Kapı ve daha çok kapı

Her girdiğimiz kapının kendine özgü bir teması var, örneğin ilk girdiğimiz kapı bir mezarlıkken daha sonra turuncu yaprakların ayaklarımızın altında ezildiği daha büyüleyici bir yere giriyoruz. Yeni mekanın beraberinde de yeni ufak tefek mekanikler ekleniyor oyuna, oklarımızı fırlatarak sırayla meşaleleri yakıyoruz kapıları açmak için veya uzaktan oklarımızla küçük testileri vurup duvarın patlamasına sebep oluyoruz. Bu tür küçük şeyler de oyunun renklenmesinde ve yeni yerlerin gerçekten ”yeni” hissettirmesinde büyük rol oynamış.

Bu yolculuğumuzda yalnız da değiliz. Gittiğimiz yerlerde pek çok akılda kalıcı ve ilginç karakterle de karşılaşıyoruz. Örneğin kafasının bir tencere olmasıyla lanetlenen ve bana o tencereden biraz çorba ikram etmek isteyen karakter oldukça akılda kalıcıydı benim için.

Son olarak oyunda sevdiğim bir diğer şey de öldüğünüz veya ana mekana dönmek istediğiniz zaman tüm gittiğiniz yolu geri dönmek zorunda kalmamanız. Böyle olduğunda ben genellikle birkaç denemenin ardından oyunu kapatırım, o yol gözümde ağzımda büyüyen ve yutamadığım bir lokma gibi büyür.

Death’s Door’da açtığınız kapılar ve indirdiğiniz merdivenlerle tüm harita nihayetinde Souls oyunlarında gördüğümüz gibi kestirmelerle birbirine bağlanıyor. Tüm zindanı aşıp bir bossa geldiğim zaman ölürsem, oraya kolayca gidebileceğimi bilmek de hiç şikayet etmeden tekrar tekrar denememe olanak sağlıyor. Veya çok fazla ruhum biriktiyse kolayca ana mekana açılan kapıya gidip ölmeden o ruhlarla karakterimi geliştiriyorum. Bunu gerçekten çok başarılı oturtmuşlar.

Sonuç olarak

Death’s Door gerçekten uzun saatler oynayacağınız, harmanladığı mekaniklerle keyifli, hikayesi ve karakterleriyle oldukça sevilesi tatlı mı tatlı bir oyun olmuş. Uygun denilebilecek bir fiyatla da çıktı, mutlaka oynamalısınız.