The Last of Us Part II: Kim Haklı?

Last Of Us Part II çıkışını gerçekleştirmesinin ardından oyun severleri ve serinin hayranlarını ikiye ayırdı. Oyunu oynayanlar ya çok beğeniyor ya da hayal kırıklığına uğruyordu. Oluşan hayal kırıklığının en büyük sebebinin de oyunla ilgili büyük tartışmaların odak noktası olan Abby karakteri.

Yazımız spoiler içerir.

Abby kime göre kötü?

Büyük çoğunluğun yaptıkları sebebiyle nefretle baktığı Abby, aslında o kadar da kötü bir karakter olmayabilir mi? Bu yazıda biraz da empati yapalım dedik. Olaylar aslında ilk oyunun sonuna bağlanıyor. Joel’in Ellie’yi Saint Mary’s hastanesinden kurtarmasının sonuçlarının çok büyük olacağı belliydi ancak oluşturduğu bu hikaye bize bambaşka bir boyutu göstermiş oldu. Joel’in Ellie’yi kurtardığı zaman öldürdüğü doktorlardan biri Abby kızımızın babası Jerry Anderson’dı ve bu onu çok büyük bir intikam isteğiyle doldurup taşırdı resmen. Bunun üzerine Abby’nin aşk beslediği Owen’ı ve onun hamile sevgilisi Mel’i de öldürmemiz pek yardımcı olmadı tabii.

Oyunu oynayan büyük bir çoğunluk hem Joel’e yaptıklarından dolayı hem de oyunun ciddi bir bölümünü kendisiyle oynamak durumunda olmaktan dolayı Abby’den nefret ediyor. Bu nefretin altında başka sebepler de yatıyor tabii. Ancak esas kızımız Ellie’nin intikam almak için ne kadar çok sebebi varsa Abby’nin de sebepleri bir o kadar anlaşılabilir. Joel’e olanları görüp erken yargılamaktansa Abby ile oynadıkça, karakterini tanıdıkça ona olan bakış açınız da değişiyor. Tabii bu bakış açısını değiştirebilmek için biraz da empati yapmak gerekiyor. İlk oyunu Abby ile oynasak ve Joel ile Ellie’yi Dr. Jerry Anderson öldürülene kadar tanımasak olaylara bakış açımız nasıl olurdu mesela?

Eski karakterlere benzerlik

Abby’nin aslında Scar olan Lev ve Yara ile kurduğu yakınlıktan itibaren yaşadıkları bize onun farklı bir yüzünü gösteriyor. Abby bir bakıma Lev’in Joel’i gibi oluyor ve bu durum oyuncuları ikiye ayıran kısmın başlangıcı oluyor aslında. Abby başta bir villain gibi görünse de kendisini bu görüntüden kurtarmayı başarıyor bir bakıma. Lev’e olan bağı, yolculukları sırasından ona öğrettikleri ve öğrendikleriyle bize başka bir ikiliyi hatırlatıyor değil mi?

Oyun aslında bizlere hikayeyi farklı bir açıdan sunuyor ve bize empati yapma fırsatı tanıyor ancak bazıları bu fırsatı direkt olarak görmezden gelip onu oyun tarihinin en kötü kalpli karakteri olarak hedef gösteriyor. Bu kadar güçlü bir kadın karakteri görmek bazıları için rahatsızlık verici bile olmuş olabilir ki bu işin korkutucu kısmı. Abby, bir bakıma da insanların gözlerindeki bazı önyargıları da yıkıyor. Oldukça kaslı bir yapısı olan karakterimiz bazı kesimler tarafından saçma bir biçimde bu yüzden de eleştiriliyor. Bir kadın karakter güzel, sevimli veya çekici olmak dışındaki özellikleriyle de başarılı olabilir ve Abby bunu bize en başarılı yoldan gösterdi.

Oyun bir yerde bizleri intikam duygusuyla sınıyor, memnun kalmak kalmamak başka bir şey ancak bunu amacına uygun bir şekilde çok güzel yansıtıyor. Bize Abby’nin kontrolünü vererek bir bakıma oyuncuları sınaması ve bunu başarılı bir şekilde yansıtması farklı reaksiyonlara yol açmış oldu. Oyunu rasyonel bir şekilde oynadığımız zaman daha çok keyif alabileceğimizi bizlere gösteriyor.

Sosyal medya linçlerinin doğurduğu kötü sonuçlara hepimiz şahit olurken Abby’i seslendiren Laura Bailey’nin serinin bazı hayranlarından ölüm tehditleri almasına kadar gidecek bir nefreti tam olarak anlamlandırmak zor. Ama oyunun yazarı Neil Druckmann ve Abby karakterini seslendiren Laura Bailey’in ne kadar muhteşem bir iş çıkardığını görmek için oyunu gerçekten farklı bir bakış açısıyla oynamanız gerekiyor.

Ghost of Tsushima: Bir Neslin Sonu

Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. PlayStation 4’ün son exclusive oyunu olan Ghost of Tsushima’yı da oynadık. 8. nesil konsollara veda ederken Gow gibi PlayStation’ın klasik oyunlarından biriyle karşılaşırız diyordum ancak renkli yağlı tablolarıyla Tsushima rüzgar gibi estirdi…

Ghost of Tsushima senden ne beklemeliyiz?

Ghost of Tsushima, daha çıkmadan en çok kafamı karıştıran oyunlardan biri oldu. Oyunun çıkışını beklerken düşüncelerim tekrar tekrar değişti. Önce çok derin bir hikayesi olan, çizgisel ilerleyip ara ara sandbox dünyalara doğru bizi özgür bırakan bir oyun olduğunu düşünmüştüm. God of War kadar klasikleşmeye doğru ilerleyecek, herkesten 100/100 puan alabilecek bir oyun gibi gelmişti. Daha sonra yayınlanan fragmanlar ise evet ilgi çekiciydi ama odak noktam Last of Us Part II olduğundan pek odaklanamıyordum. Son yapılan State of Play ile birlikte Ghost of Tsushima’ya karşı ne beklemem gerektiğini tamamen anlamış ve biraz üzülmüştüm. Aslında içten içe korkarak beklediğim şekildeydi…

Ghost of Tsushima’nın son fragmanıyla birlikte oyun tam olarak kafama oturmuştu. Eskiden aşık olduğum ama artık oynamaktan yorulup bıktığım şekilde formüle bağlı kalarak outpost temizle, harita aç, yüzlerce boş etkinliklerde boğul diyerek oyuncuyu açık denize bırakan diğer oyunlar gibi duruyordu. Ayrıca herkes hikaye mutlaka iyi olmalı dese de ben köy konseptlerini sevmediğimden hikayeyi hafife alıyordum. Ne olabilir ki? Karşı köy dedemi öldürdü, töre devam etmeli diyerek et yığınlarını parçalara ayıracaktık. Oynarız geçeriz, bazı noktalarda eğlenceli olur herhalde diyerek beklemeye koyuldum. Evet, 17 Temmuz’da oyun çıktı ve gerçekten de beklediğim şekilde sıkıcı ve basit formülle yaratılmış açık dünya oyunuydu. AMA! İşte duymayı beklediğiniz şeyi burada söylüyorum. Ghost of Tsushima’yı oynarken çok ama çok eğlendim!

Samuray Temasını Oynanışa Nasıl Yedirirsin?

Temasının da etkisiyle birlikte temelde alışık olduğumuz açık dünyaya sahip olmasına rağmen çok eğlenceli bir oyun olmuş. Gözlerimizi sürekli minimape baktırmak yerine zekice bir fikir bularak temaya uygun bir yol gösterici bulmuş. Rüzgar sizi görevinize doğru götürüyor. Bir yerden bir yere gitmek de bu sayede daha keyifli oluyor. İlk defa duruş değiştirdiğimiz bir oyunun da böylesine oturmuş mekaniklere sahip olduğunu gördüm. Nioh’da pek aklıma yatmamıştı ancak Tsushima da her duruşun avantajları ve dezavantajları var. Savaş esnasında da bu duruşlar arasında dans etmek size öyle iyi gelecek ki tekrar tekrar savaşa girmek isteyeceksiniz.

Ekipmanlar kısmı elbette ki Marvel’s Spider-man kadar detaylı değil ama var olanlarla birlikte gayet yeterli buldum. Zaman zaman kılıcıma sarılmak yerine kunai, yapışkan bomba, barut bombası, patlayan ok, alevli ok, sis bombası ve diğer araç gereçlerimi kullandım. Toplu duran düşmanlarıma karşı ilk başvurduğum yol, Batman gibi ekipmanlarımdı. Kalabalık düşmanlara karşı bu ekipmanları kullanma fırsatını bir kez bile kaçırmadım. Ekipmanlar dışında da elbette ki “Teke tek dövüş” sistemi var. Filmlerde gördüğümüz samuray gibi düelloya giriyor ve doğru zamanlamayla rakibinizden hızlı olmaya çalışıyorsunuz. Genel olarak oynanış beklediğimden de güzeldi. Tırmanma ve ip kullanma mekanikleri daha fazla detaylandırılıp platform ögeleri oyunun haritasına yayılsaydı çok daha iyi olurdu ama şu anki hali bile yeterli diyebiliriz Oyunu asıl oynama amacım ne hikayeydi, ne başka bir şeydi. Oynanış o kadar keyifliydi ki sürekli savaşmak ve kan akıtmaya devam etmek istedim. Pusatımı kenara bırakıp tozlanmasını bekleyemezdim.

Tsushima Adası’ndaki Hayalet

Tamamen spoilersız olarak devam edeceğiz. Savaşı kaybeden samurayların umudu yokken ana karakterimiz Jin Sakai halkın umudu oluyor diyerek hikayeyi özetleyebiliriz. Burada güzel olan şey tek başımıza adayı kurtarmaya çalıştığımız için gizlilik öne çıkıyor ve stealth adam öldürmek samuray şerefine yakışmıyor. Bazı insanlar size samuray gibi şerefli savaş derken bazıları da Superman gibi umut ışığı olarak sizi görüyor. Nasıl öldürdüğünüzü önemsemiyor, kurtarın bizi yeter diyorlar. Siz oynanış olarak da iki türlü de oynayıp hangisini daha çok yapıyım kararsızlığı yaşarken oyun da sizi köşeye sıkıştırıp duruyor. Ama işte burada üzüldüğüm bir durum var, keşke hikaye benim oynayışıma göre değişseydi, bu fırsatı nasıl kaçırırlar? Ben stealth ilerlersem hayalet, savaşarak geçersem samuray olarak hikaye yönlendirebilirdi beni ki Sucker Punch bunu inFamous Second Son’da yapmıştı. İyi veya kötü güçleri kullanarak hikaye seçimlerini de oynanışı da etkileyebiliyordun. Acaba Tsushima’da da mı öyle yapsalardı?

Dürüst olmam gerekirse hikaye beklediğimden daha sürükleyiciydi. Jin Sakai karakterini de bu kadar benimsemeyi beklemiyordum. Karakterin motivasyonunu da Japonca seslendirmesini de çok sevdim. Yine de diğer oyunlarla karşılaştırsak ortalama bir oyun hikayesi desek pek yanlış olmaz. Temponun bazen çok düşüp bazen çok hızlanması canımı sıksa da finale ilerledikçe yükselmesi keyifliydi. Finali de beni tatmin etmeyi başardı.

Devam etmeden önce özellikle yan görevlerle ilgili sevmediğim kısımdan bahsetmek istiyorum. Bazı görev zincirlerinin Türk Dizileri gibi uzadıkça uzamasından hoşlanmadım. Tomoe görevlerini büyük heyecanla oynayıp, Tomoe ile savaşmayı isterken görev uzadıkça uzuyor içimdeki istek giderek azalıyor. Bazı görevler de o hikayeye katkı bile yapmıyor. Gidip kamp temizliyorsunuz, burada değilmiş kaçırdık diyor 35. kere, sonra da tüh falan diyip görevi bitiriyorsunuz. Neyse ki son kısımlara doğru tekrar toparlıyor ama ben olsam 9 görevlik bir zincirden ziyade 6-7’lik bir zincire dönüştürürdüm.

Hoş Geldin 2011

Hikayenin kusurları olsa da tatmin edecek kadar da yeterliydi ancak sinematikler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Hikaye sunumu o kadar kötü ki 2011’e kadar geri gidip onlarla karşılaştırabiliyorum teknik anlamda. PS3’teki Uncharted 3 mü yoksa Ghost of Tsushima mı hangisi güncel olan oyun emin bile olamıyorum. The Last of Us Part II oynarken filmlerden bile daha iyi olan sinematik sahnelerinin zaten var olması gereken bir şeymiş gibi ele almıştım çünkü günümüzün getirdiği imkanlar sayesinde gayet kolay gibi görünüyordu. Ghost of Tsushima ile birlikte The Last of Us Part II’ye şükürler olsun dedim.

AC: Origins gibi 2 karakter birbirine donuk ve ruhsuz bir şekilde bakıyor, ağız hareketleri konuşmalarına uyumsuz bir şekilde hareket ederken neredeyse mimiği olmayan cansız bedenlere bakıyorsunuz. Kamera da bunları sizden saklamak için suratlardan uzak duruyor ya başka uzaktaki dağları çekiyor ya da uzaktan karakterlerimizi gösteriyor. Tabii buradaki asıl suç kaplamaların düşük çözünürlüğe sahip olması. Bu kadar yaprak parçacıkların havada uçması, bitki örtüsünün fazlalığı ve çizim mesafesinin aşırı uzun olmasından dolayı kaplamalardan fedakarlık yapmak zorunda kaldıklarını düşünüyorum. Madem kaplamalar düşük, neden in-game sinematik yapmayı tercih ettiler ona anlam veremiyorum işte. Eski oyunlardaki gibi pre-rendered sinematik izlesek daha iyi olmaz mıydı?

Texture(doku) düşük çözünürlüklü olsa da manzaralar yağlı tablolar kadar büyüleyici olduğunu söylesek şaşırır mıydınız? Tek bir ögeye odaklanmak yerine tüm manzaraya bakarsanız büyüleyici bir atmosfer sizi bekliyor. Müzikleriyle birlikte oyunun en güçlü yanlarından biri o manzaralar diyebiliriz. Oyun da bunun farkında ki gördüğüm en detaylı fotoğraf modunu yapmışlar. Mevsimi, havayı, saati hemen hemen her şeyi değiştirebiliyorsunuz.

Hoş Geldin 2011 dememizin asıl sebebi

Eski oyunlarda animasyon göstermemek için ara sahnelerde siyah ekran görürdük ve o animasyonun gerçekleştiğini kabul ederdik. PS2’de PS3’de bu tamam da 2020 yılında PS4’ün son oyunu gerçekten böyle olmamalıydı. Hele hele The Last of Us Part II’de her şeyin animasyonu olduğunu gördükten sonra Sucker Punch biraz üşengeç gibi geldi. Animasyon yapmaya uğraşmayalım diyerek salmışlar gibi. Kayık sürerken, kapı açarken, bir yere saklanırken siyah ekran giriyor ve sanki animasyon olmuş gibi yapıyorsunuz. Her görev başında ve görev sonunda uzun uzun ekranlar izlemek de basit bir rehine kurtarırken bile siyah ekran girip sonrasında 1 cümle diyalog duyup sonra tekrar siyah ekranı izlemeye zorunda kalmak da cidden bunalttı.

PS4’ün exclusive oyunların güzelliği tek bir konsola çıkıp hava atmak değil, tek bir konsola özel olarak yapıldığı için ekstra makyajlı, ekstra özenli yapılıyor oluşu exclusive oyunları değerli yapıyor. Bu makyaj kısmını Tsushima’da biraz eksik bulduğumu söylemeliyim. Last of Us Part II, Gow veya Marvel’s Spider-man kadar makyajı yapılmamış gibi duruyor. Her an bug olacak gibi oluyor, etraftan hatalı kaplamalar fışkırıyor, acaba 1-1.5 yıl daha süre verip bu oyunu klasiklerden biri yapmak daha iyi olmaz mıydı?

Görüşürüz Eski Dostum

Tsushima biterken kalbimi büyük bir hüzün kapladı. Eski dostum PlayStation 4’ün son exclusive oyunuydu. Hem Tsushima bitmiş hem de PS4 devri bitmişti, ikisini aynı anda yaşayınca elbette ki yoğun bir duygu fırtınası yaşadım. Ghost of Tsushima’nın kesinlikle PS5’e de çıkması gerekiyor. Oyun boyunca PS4’ün gücü yetersizliğini sonuna kadar hissettim. Yağlı tablolarla dolu görselliği verebilmek için başka yerlerden açık vermek zorunda kalmaları üzücü olmuş. Hem o stilistik manzaraları hem de Last of Us Part II kadar inanılmaz gerçekçi dokuları bir araya getirebilecek bir Ghost of Tsushima görmek sadece PS5’te mümkün olabilir.

İkinci oyundan ben çok umutluyum. Oyunun finaliyle birlikte hikaye iyice yükselmiş, karakterler yerli yerine oturmuştu. Sinematik kalitesini, animasyon eksikliğini, siyah yükleme ekranlarını, yan görevlerin sıkıcılığını ve hikaye sunumuna odaklanarak bir devam oyunu yaparlarsa klasiklerin arasına kolayca girebilir. Oyunun mekanikleri, haritası ve görsel tarzı hazır olduğunu düşünürsek ikinci oyunun bizi bekleteceğini pek düşünmüyorum. En geç 2023-2024 gibi devam oyunu gelir ve kalplerimizde taht kurup yerini garantiler.

Son olarak harika bir nesil geçirdik. PS3’ü es geçmek zorunda kalmıştım ama PS4’ü es geçmemem gerektiğini Spider-man ve Gow duyurusuyla fark etmiştim. Bu kadar harika oyunlara bizi kavuşturduğu için PlayStation Studios’a teşekkür ederiz. Xbox’ın dediği gibi servis sistemleri elbette önemli ama hem exclusive hem de servis sistemini aynı anda yapmak daha da kıymetli. Umarız Playstation Now’dan daha iyi bir servis sistemiyle bu harika oyunların devamını abonelik sistemiyle ucuza oynayabiliriz.

 

Playstation 4 hala alınır mı?

Oyun dünyasında şu an büyük çalkantılar var. Güncel konsolların son nefesleri yaklaştıkça insanların kafası daha çok karışıyor…

Playstation 4 mü alalım, yoksa Playstation 5 mi bekleyelim? Sabırsız okurlarımız için cevabı hemen verelim:

Playstation 5 beklemeyin, PS4’ü gördüğünüz yerde kapın!

Playstation 5, 2020 Kasım-Aralık aylarında çıkacak, ancak tarih bizim için tam olarak doğru değil. Türkiye gibi ülkelere Playstation geç gidiyor. Dünya’nın her yerine stok yetiştirilmeye çalışıldığı için bazı ülkelere çok kısıtlı sayıda stok gidiyor. Hal böyle iken Aralık 2020’de Playstation 5 bulmak sadece rüyamızda olur gibi duruyor. “Tamam, sen onu boş ver! Konsolu bulduk diyelim…”

Elektronik cihazların ilk üretilen versiyonlarında genelde teknik sıkıntılarla dolu olur. Ki konsollar da bu konuda bir hayli ünlüdür. Xbox 360’ın üç kırmızı hatası gibi gibi…

Yatağa uzanın ve gözlerinizi kapatın. Paranızı biriktirip yeni konsol aldığınızı hayal edin. Evinize gidip büyük bir heyecanla konsolu açıyorsunuz ve oynuyorsunuz. Sonra hiç beklemediğiniz bir anda konsolunuz bozuluyor ve ortada kalıyorsunuz. Tam bir kabus! Aman Tanrım size bunu yapamam. Tamam tamam uyanın hadi. Kabusunuzdan korkuyorsanız koştura koştura yeni konsol almanın bir anlamı yok. İlk üretilenlerin hatasının giderilmesini bekleyebilirsiniz.

Playstation 4’te hali hazırda çok büyük bir kütüphane var. Oyunları da ikinci el piyasasında gayet ucuz. Ama ya PS5’teki geriye uyumluluk? Geriye uyumluluk elbette olacaktır, fakat PS4 oyunlarını PS5’te oynamak için bu kadar masraf yapmanıza gerek yok. Peki ya PS5 oyunları?

PS5’in çıkış oyunları olacağını biliyoruz. Godfall dışında Sony’nin kendi oyunları da olacak. En büyük aday ise Horizon Zero Dawn 2 ama bu resmi bilgi değil.

Ya o baba oyunlar PS5’e hemen çıkarsa?

Hangi baba oyunlar? He sen yeni Spider-man, Bloodborne ve God of war oyunlarını soruyorsun. O kadar dev markaları PS5’in yayılmasını beklemeden çıkarmazlar. Böyle bir riske girmek zaten pek mantıklı olmaz. 2022 yılına kadar çıkacağını düşünmüyorum. Zaten genelde konsolun 2. yılına doğru “konsol aldırtan” oyunlar gelmeye başlar. Bloodborne da PS4’ün ikinci yılına doğru çıkmıştı. Ayrıca PS5 çıksa bile 2022 yılına kadar PS4 desteklenmeye devam edecek. Exclusive oyunlar olmasa da üçüncü parti oyunlar gelmeye devam edebilir.

PS4 almak çok daha ekonomik

PS5, minimum 5000₺ gibi duruyor. Ki bu fiyatın iyimser bir fiyat olduğunu size söylemeliyim. Bu yüksek fiyata hemen PS5 almak ne kadar doğru bilmiyorum. Ayrıca eski konsolu satmak istediğinizde de Teknosa’da, Vatan Bilgisayar’da para karşılığında geri alıyorlar. Daha da fazla para kazanmak isterseniz, direkt insanlara da ikinci elden satabilirsiniz.

The Last of Us Part II

Evet, son ve en büyük cevabım The Last of Us Part II olacak. Tabii ki Ghost of Tsushima da var, ancak beni en çok heyecanlandıran oyun elbette ki The Last of Us. Açıkçası ben asla PS5’i bekleyemem. 29 Mayıs’ta çıkacak olan The Last of Us Part II’yi hemen oynamalıyım. Yayıncılarda görmeye dayanamam bile. Ki sadece The Last of Us değil, daha önce çıkan exclusive oyunları da beklemeye dayanamam.

God of war da Spider-man de hemen oynanmalı. Hazır oyunsuz bir dönemdeyiz. Sizce de yeni konsol almanızın vakti gelmedi mi? Hemen PS4 alıp, Uncharted serisini, God of War’u, Spider-man’i, Horizon Zero Dawn’ı ve daha birçok exclusive’i oynayabileceksiniz. Sizi çok güzel maceralar bekliyor. Hem PS5’te bu oyunların devamından başlamak yerine önceki oyunları da oynamalısınız. Bence beklemeyin, hemen alın.

Death Stranding Oynamalı mıyız?

Kojima ve Sony sayesinde Death Stranding ne kadar göz önünde olsa da bitiren oyuncuların sayısı çok fazla değil. Oyunu yarım bırakanların yanında ise sadece kargo taşıyoruz diyerek oyuna hiç şans vermeyenler de var. Bu yüzden de böyle bir yazı yazmak istedim. Çünkü Death Stranding, ikinci şansı hak eden bir oyun.

İlk olarak oyunun muhteşem olmadığını belirterek başlayalım. Elbette ki kusurları var, ancak çok iyi yaptığı şeyler de var. Hadi gelin, “Death Stranding oynamalı mıyız?” sorusuna yanıt arayalım.

Oyunun asıl amacı: kargo taşırken doğal engelleri aşmak. “Evet, al işte gördün mü? Haritanın bir ucundan diğer ucuna kutu taşıyoruz” demeyin. Durun durun! Yazımız daha bitmedi. Doğal engelleri aşmakta ne var ki diyebilirsiniz, fakat size asıl heyecanlandıran kısmın bu olduğunu söylemeliyim. Oyunun haritası büyük bir parkur gibi. Death Stranding’in evrenini keşfederek hikayede ilerlerken, bir yandan da karşılaştığınız engelleri çeşitli ekipmanlarla aşıyoruz. Çok farklı ve yaratıcı ekipmanların olması oyuna eğlence katıyor. Duruma göre hangi ekipmanın kullanılacağını siz belirliyorsunuz.

Oyunun temelinde kişisel bir deneyim yatıyor. Adeta indie bir oyun gibi kendine özgün bir deneyim yaşatıyor oyuncuya. Temeli kişisel deneyimden oluştuğu için de yayıncı izleyerek karar vermemeniz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Death Stranding’i izlemek pek keyifli değil, ama oynamak? İşte o gayet keyifli. Sadece yürürken bile yaşadığınız zorluklara çok şaşıracaksınız. Bunun dışında Death Stranding’in oynanışı çeşitlendirme döngüsü de çok başarılı. Gerçekten bir oyun mühendisliği harikası. Kojima’yı bu konuda çok takdir etmek gerek. Oyun size yeni bir ekipman tanıtıyor ve oynanışa direkt etki ediyor. Bu yeni ekipmanınızla 3-4 kargo taşıyorsunuz, oynanış tam sizi bayacak iken tekrardan yeni bir ekipman geliyor ve engelleri aşmanız için daha fazla seçeneğiniz oluyor.

Çok üst kalitede bir hikaye anlatımını deneyimlemek istemez misiniz? Death Stranding’de neredeyse Quentin Tarantino, Christopher Nolan ve Bong Joon-ho gibi yönetmenlerinin kalitesinde bir hikaye anlatımı var. Bir oyunda gördüğüm en iyi hikaye anlatımına sahip. Sahne geçişleri, ışıklandırma, kamera açıları o kadar harika ki oyun boyunca sinematik çıksa da izlesem diye düşünmeden edemiyorsunuz. Zaten yıldız oyuncu kadrosu da bu hikaye anlatımına çok yardım ediyor. Norman Reedus, Mads Mikkelsen, Lea Seydoux, Guillermo del Toro, Troy Baker ve daha birçok yıldızı içinde barındırıyor. Şu saydıklarımdan sadece birkaçı olsaydı bile yeterli olurdu.

Death stranding çok gergin bir atmosferle başlıyor, fakat bunu korumakta ne yazık ki başarısız oluyor. İlk 2 saatten sonra rahat rahat gezmeye başlıyorsunuz. Zaten haritada başka bir problem daha var. Oyunun haritası sizi keşfetmeye itmiyor. Sizi meraklandırmıyor, heyecanlandıramıyor. Çok sıradan düzlüklerde yürüyorsunuz. Bu başta eğlenceli olsa da daha fazla şey görememek beni bir miktar üzdüğünü dile getirmek isterim. Haritanın boş ve düz araziden oluşması aslında hikayeye de hizmet ediyor. Yalnız ve umutsuz hissediyorsunuz. Tabii bunu da daha farklı verebilirdi. Harita böyle iken ve oynanış da biraz kısıtlıyken oyunun süresi bence bu kadar uzun olmamalıydı. Şimdi bildiğiniz gibi oyunlarda iki çeşit görev var. Biri ana görev, diğeri yan görev. Biri Sam için özel kargo görevleri, diğerleri ise standart kargolar. Oyunun şöyle bir sıkıntısı var, bazı ana görevlerde de yan görev kargoları gibi çok düz şeyler var. Oyunun hikayesine hizmet etmeyen, alakasız görevler var. Zaten çok fazla kargo görevi var. Kojima, ana kargo görevlerini sadece hikayeye hizmet eden görevlerden oluştursa, sanki daha rafine bir oyun olurdu. Yaklaşık 10 saat daha kısa bir oyun olmalıydı. Çünkü ne kadar oynanış çeşitlendirilmiş olsa da yaklaşık 30. saatine doğru oyun tekdüzeleşiyor. Bazı görevler bayık gelmeye başlıyor. Oyunun o aşamalarına yaklaştığınızda ise hikayeyi yetiştirmeye çalıştığını görüyorsunuz. Oyunun başında az görebildiğimiz o hikaye kırıntılarını, büyük lokmalarla değiştiğini fark ediyorsunuz. Sürekli sinematik izliyorsunuz, ana konuyla ilgili diyalogların sayısı da artıyor. Kojima, madem hikayeyi sığdırmayı başaramadın, uzun bir hikayen vardı. O zaman neden oyunun başlarında hikaye anlatmak konusunda cimri davrandın?

Oyunun en kötü özelliğini daha sizlerle paylaşmadım. Diyaloglar. Evet, o lanet diyaloglar. Diyaloglar o kadar çok basit ve kendini o kadar tekrar ediyor ki sanki bir mağara adamına anlatır gibi anlatıyorlar. Ya Kojima elbette genele hitap etmeye çalışıyor, insanların kafası karışmadan takip etsin istiyor da, her şeyi 150 kere söylemesi çok sinir bozucu. Basit ekipman arayüzünü bile tekrar tekrar anlatıyor. Hele hele Die-Hardman’ın patlayıcı kargo taşıdığımızı 100 kere vurgulaması…

-“Sam bu seferki görevin çok zor olacak. Bir patlayıcı taşıyacaksın, dikkatli ol! Fazla darbe almaması ve sallanmaması gerekiyor.”

5 dk sonra…

-“Hey Sam, görevin çok zor bir görev. Farkındasın değil mi? O patlayıcıya ihtiyacımız var.”

5 dk sonra…

-“Hey Sam! Bildiğin gibi bir patlayıcı taşıyorsun, yavaş ve sallanmadan gitmelisin. Tüm umutlarımız senin elinde. Sana güveniyoruz Sam!

Bu kadar fazla tekrar etmesi ve başınızda sürekli konuşması zaman zaman sinir bozucu oluyor. Bu arada patlayıcı kargo’yu salladığımızda elbette uyaracak. Kargo tehlikede diye, ancak Die-Hardman durduk yere tekrar edip duruyor.

Gelelim her şeyin sonuna. Yazı boyunca ağladım durdum.Oyunun şurası eksik, burası eksik dedim. O zaman neden oynamanız gerektiğini belirten bir yazı yazıyorum? Çünkü her şeye rağmen oyunun muazzam bir hikaye anlatımı, kendine özgün bir deneyimi ve harika bir finali var. Evet! O tatlı bebeğin(BB) ve Mads Mikkelsen(Cliff)in hikayesini oyunun sonunda öğreniyorsunuz. Yaklaşık 90 dakikalık bir sinematik eşliğinde harika bir final izliyorsunuz ve en sonunda o harikalar harikası müziği duyuyorsunuz. Evet, BB’s theme! Sadece bu final için bile oynanır. Sam’in ve Death Stranding evreninin finali pek hoşuma gitmese de Cliff’in ve bebeğin finali beni çok etkiledi.

Biraz uzun bir yazı olmuş olabilir, ancak buraya kadar okumaya devam ettiyseniz; lütfen Death Stranding oynayın ve bitirin. Bu macerayı sadece Death Stranding ile deneyimleyebilirsiniz.

Seçimlerimizle oyunu değiştiyoruz: Detroit: Become Human

Oyuncular olarak seçimlerimizin oyunu etkilemesini her zaman istemişizdir. Kimi zaman etkilediğimizi sanırken sadece gösterişte etkilediğimizi, kimi zaman da sadece belli birkaç şeyi gerçekten etkilediğimizi fark ederiz ve onlarla yetinmeye çalışırız. Peki ya Detroit: Become Human hangisine girer? İkisine de girmez, neden mi? Detroit: Become Human gerçekten seçimlerimize değer veriyor ve sonuçlarının ağırlığını size fazlasıyla hissettiriyor.

Telltale Games yüzünden interaktif film tarzı oyunların adı lekelendi. Boş seçimler yapıyoruz, sol üst köşede “Henry bunu hatırlayacak” yazıyor ve oyunu etkiledik zannediyoruz. AMA DURUN! Quantic Dream, kendi oyun türünü tekrar yükseltmek için geri dönüyor, hem de bomba gibi geliyor. Pixar animasyonlarının görselliği kalitesinde androidleri tema alan ciddi bir film düşünün. Temposu hiç düşmeyen, sürekli meraklandıran, şaşırtan, heyecanlandıran bir yapıda olduğunu hayal edin ve filmin size sorular sorduğunu düşünün. Bu soruları her gördüğünüzde o kadar çok baskı hissedeceksiniz ki… acaba hangisi doğru? Bunu seçsem herkesi kurtarabilir miyim? Üzgünüm ama doğru bir yanıt yok, her seçimin kendince haklı ve haksız sebepleri var. Ne yaparsanız yapın, pişman olmayacağınız seçimler yapın. İşte Detroit: Become Human tam olarak da böyle bir oyun. Black Mirror Bandersnatch‘in berbat ve ucuz seçimlerinden etkilenen insanlar, harika bir oyun olan Detroit: Become Human’ı görseler ne kadar şaşırırlar merak ediyorum doğrusu.

“Hi my name is Connor, I am the android sent by cyberlife”

3 ana karakterimiz var. Hepsi de android ve kendi dünyalarındaki en alt sınıfa aitler. Irkçılığın gayet yasal olduğu, insanların androidlerden nefret ettiği bir evreni var Detroit’in. Bu bahsettiğim yasal ırkçılık beni sık sık şaşırtmayı başardı. Otobüslerin arka tarafında ayrı bir bölme olduğunu ve androidlerin sadece o bölmeye bindiğini görünce şok oldum. İnsanlarla aynı bölmede yolculuk etmenize izin vermiyorlar. Bunun dışında insanların iş imkanlarını azalttığımız gerekçesiyle insanlar bize saldırıyor, zorbalık ediyor. Oyunu oynadıkça daha ne kadar ayrımcılık göreceğim diye merak etmeden duramadım.

Detroit: Become Human, 3 ayrı karakterle hikayeyi eş zamanlı öyle güzel ilerletiyor ki nefes almayı unuttuğunuz anlar oluyor. Karakterler birbirinden kopuk iken en doğru anlarda hikayeleri kesişiyor ve oyunun heyecanını kat ve kat artıyor. Kimin insanlara baş kaldıracağını, kimin insanların tarafında olacağını siz belirliyorsunuz. Seçenekleriniz çok fazla olmasına rağmen, harita gezmenize ve diyalog seçimlerinize göre daha da fazla seçenek açılabiliyor. O yüzden dikkatli oynamalısınız.

Oyunun en güzel kısmını henüz sizinle paylaşmadım. Animasyonlar, sinematografi, seslendirme çok üst düzeyde ve bunu daha oyunun ilk dakikasında hissediyorsunuz. David Cage, müthiş bir iş çıkarmış. Her bir detayı özenle hazırladığını anlayabiliyorsunuz. Atmosferi de çok özenle hazırlanmış olduğunu söylemeliyim. Şehir sizi sürekli çelişkide bırakıyor. O gizemli ve teknolojik görüntüsünü sürekli koruyor. Androildler insan mı yoksa insanların düşmanı mı? Kimlere güvenebiliriz? Her insan androidlerin ölmesini mi istiyor?

Müziklere değinmeden de olmaz, Kara’nın tema müziğini her duyduğunuzda farklı hissedeceğinizi söylesem bana ne kadar inanırdınız?

Detroit: Become Human, heyecanlandıran olay örgüsünü ve ilgi çekici karakterlerini temeline koyarak üzerine güzel bir oynanış inşa ediyor. Bu oynanış tabii ki diğer oyunlara göre daha kısıtlı olsa da kendi türünde bir hayli yenilikçi ve çeşitli diyebiliriz. Seçimlerin gerçekten değerli olması, sizi sık sık düşünmeye itmesi, ne yapacağınız konusunda net bir karar vermenin neredeyse imkansız olması, onu çok iyi bir oyun yapıyor. Türü sevin, sevmeyin. Detroit: Become Human herkes tarafından oynanması ve deneyimlenmesi gerekiyor. Son olarak sizi uyaralım! Bazı kararlarınızın sonucu çok ağır olabilir, bu bedeli öderken uzun süre kendinize gelemeyebilirsiniz.