Assassin’s Creed Valhalla İlk İzlenim: Valhalla’nın Kapıları Aralandı

Merhaba geek dostlarım, oyunu taze taze oynadım, bir elimde baltam, sırtımda kalkanım görüşlerimi yazmaya hazırım. Oyunda geçirdiğim ilk saatlerin ardından kısa, detaysız bir özet geçmem gerekirse, bu oyun olmuş arkadaşlar. Peki neden olmuş gelin beraber inceleyelim!

Sosyokültürel Yapı

Oyunda en hoşuma giden şeylerden biri benim için bu oldu. Herhangi bir viking köyüne girdiğiniz an NPClerin aralarında yaptığı minik konuşmalar, değişik aksan ve zaman zaman kullanılan kendilerine özgü kelimelerle bu çok iyi verilmiş. Üniversitede bir tarih dersinde, bir kültürün en önemli parçalarından biri kendi aralarında oynadıkları, buldukları oyunlar oldukları söylenmişti. Valhalla’da Ubisoft bunu mini oyunlar şeklinde oyuna ekleyerek çok güzel yansıtmış. Oyunda zarlarla oynadığımız ve kafiyeli konuşma yapmamız gereken iki oyun var. Bunlar kimileri için sıkıcı kimileri için zevkli olabilir ama benim için en önemli olanı bu küçük detayların oyunda var olması.

Oynanış

Oyunun, Joystickle gerçekten çok rahat bir oynanışı var. Dualshock’la bilgisayar üzerinden oynayanlar için iyi haber, oyun tuşları destekliyor. Rahatça kafanız karışmadan oynayabilirsiniz.

Oyunda 4 zorluk var, Skald(Easy), Vikingr(Default), Berserkr(Hard), Drengr(Very Hard). Oyundan keyif almanız için ilk Berserkr ile başlamanızı öneririm, çünkü yapay zeka çok da iyi değil ama buna rağmen 2-3 vuruşta ölebiliyorsunuz. O yüzden Berserkr oynamak işe biraz daha heyecan katıyor. Yapay zekadaki sıkıntı ise, kalabalık çatışma durumlarında arkalarından gittiğinizde neredeyse sizi hiç fark etmiyorlar ve rahatça öldürebiliyorsunuz.

Oyunda yetenek ağacı bulunuyor. Bunun yanında ilerledikçe bazı gizli yerlerde kitaplar buluyorsunuz, bunlar yeni yetenekler  öğrenmenizi sağlıyor ve bu yetenekleri Joystickte istediğiniz tuşlara atama yetkiniz var. Bu da çok hoşuma gitti. Optimizasyona gelecek olursak oyunun içindeki benchmark testini denediğimde çoğu yerde fps drop yedim, ama oyunu oynarken tek bir fps drop yaşamadım.

Hikaye

Ragnar efsanesinin sonrasında geçiyor hikayemiz. Spoilersız anlatmam gerekirse: oyunun ilk 2-3 saati bize Eivor‘un hikayesini anlatıp dünyasına alıştırıyor. Daha sonra bazı sebeplerden dolayı(spoilerdan kaçındığımız için sebepleri söylemiyorum) Eivor ile İngiltere’ye açılıyoruz ve asıl oyun o zaman başlıyor. Hikayede bu kez çok daha yumuşak akışlara yer verip bir dizi tadı yakalamışlar. Bunun yanında karakterlerle çok kolay özdeşleşip onların hikayelerini merak ediyorsunuz. Tüm bunlar Assassin’s Creed Valhalla’ya bizden artılar kazandırıyor.

Hikaye kısmında çok hoşuma giden şeylerden biri ise Assassinlerin viking diyarına nasıl ve neden geldiklerini güzel bağlamaları oldu. Saçma veya gereksiz bir şekilde ortaya çıkmıyorlar.

Daha başlarında olduğum için hikaye kısmına çok fazla değinemeyeceğim. Şu ana kadar oynadığım sürede keyif alarak oynadım, hikaye gerçekten kendinizi bir viking gibi hissettiriyor. Yazıda yer vermek adına fikir edinebilmek için 2 tane de yan görev yaptım. Birinde uyurgezer bir vikinge yardım ediyorduk, diğerinde ise sarhoş bir köylüye yardım ediyorduk. Anladığım kadarıyla yan görevler daha eğlence üzerine kurulu. Kan dolu ana görevlerin arasında böyle yan görevler kafa dağıtıcı ve eğlenceli oluyor. 

Son Fikirler

Eğer Assassin’s Creed serisini çok seviyorsanız ve son çıkan oyunları yüzünden seriye küstüyseniz; kesinlikle bir şans vermenizi öneririm. Ubisoft bu sefer sözünü tutmuş ve viking kültürünü güzel yansıtan kan-vahşet dolu savaş sahneleriyle, muhteşem müzikleriyle birlikte viking zamanlarını yaşamamızı sağlamış. Bana sorarsanız Ubisoft, Assassin’s Creed: Origins ile serinin oynanışını doğru bir risk alarak değiştirdi. Odyssey’de kendini geliştirdi ve yaptığı hamlelerle iyice üstüne katarak oyuncuların büyük bölümünün ilgi duyduğu İskandinav kültürünü ve Vikingleri güçlü bir hamle olarak bizlere sundu. Peki sıradaki oyun bizi hangi kültürlerin içindeki maceralara götürecek? Assassin kültürüne çok yakın olan ninjaların bulunduğu Japonya olabilir mi?

Kassandra Neden İyi Bir Karakter?

Assassins Creed’in Vallhalla’dan önceki basamağı olan Odyssey’den tanıdığımız Kassandra, şüphesiz ki oyuna dair her şeyden daha çok parıldayarak ön plana çıkıyor. Ubisoft bile oyunu Kassandra’ya göre tasarladığını belirtmekten çekinmiyor. Peki Kassandra gerçekten iyi bir karakter mi?

Her şeyden önce Kassandra’nın iyi bir karakterden çok gerçekten karakteristik bir karakter olduğunu söylemek gerekir. AC: Odyssey’in katmanlarını üst üste yığdığımızda Kassandra dışındaki herkes soluk ve gri bir çizgide kalıyor. Oyundaki tüm karakterler birbirinden çok az bir farkla ayrılırken, ana karakterimiz Kassandra daha belirgin bir profil yaratıyor.

Hem yüzlerce saat süren bir oyunu hiç ayağı takılmadan sırtlanmasıyla hem de her şeye karşı güçlü duruşu, her şeyle müdahale etmesiyle Kassandra eşsiz bir güçlü savaşçı kadını hakkıyla ortaya koyuyor.

kassa

Peki Kassandra mı Alexios mu?

Oyunu sadece Kassandra ile oynadığımdan, seçebildiğimiz diğer karakter olan Alexios ile de aynı derece bir başarı yakaladılar mı bilmiyorum. Ancak Kassandra’nın oyuna olan kimyası öylesine güzel ki, dünyanın içerisindeki herhangi bir taş parçası kadar uyum yakalayabiliyor. Oyunu Kassandra dışında bir karakterle oynamayı hayal bile edemiyorum. Oyuncular da Kassandra’yı öylesine benimsediler ve ondan bahsettiler ki, bir başka karakterle de oynayabiliyor olduğumu gördüğümde ufak bir şaşkınlık yaşadım. Alexios ile yollarımızın oyunda kesişmesinden yola çıkarak sadece çok kötü bir seslendirmeye sahip olduğunu söyleyebilirim. Hatta öyle ki neredeyse komik duruyor.

ac-odyssey-alexios-reviewAlexios’un aksine Kassandra’nın kimi zaman alaycı, kimi zaman ciddi tonlamasıyla kollarını bağlaması, mimikleri, karşısındaki karakteri süzmesi muhteşem bir senkron oluşturuyor. Yüzünde her daim yerini koruyan eğlenmiş, alaycı ve kendinden emin yarım gülümsemesi oyunun vazgeçilmez bir parçası bence.

Biraz önceki benzetmeden yola çıkarsak Kassandra tamamen uyumlu, yosunlu ve çamurlu bir kaya parçası gibi dururken Alexios sivri ve kaba saba, çıkıntılı bir kaya kadar uyumsuz duruyor.

Kassandra iyi bir karakter mi?

Sonuç olarak her ne kadar Kasssandra’yı oyunun tümü kadar derinlikten uzak bulsam da tanımaktan ve bana yüzlerce saat eşlik etmesinden menun kaldım. Ubisoft’un bu karakteri oyuna yerleştirme, dünyayı ve görevleri tasarlama şekli de Kassandra’nın halihazırda parlak olan yıldızını biraz daha ışıldatmış.

Kassandra her ne kadar bir adım geriden takip etse de, oyun için fazlaca iyi yazılıp tasarlanmış, akılda kalıcı ve hep hatırlayacağım bir karakter.

 

Konular ve Ötesine: Neler oynadım, Nasıl gidiyor?

Evde kalıp kendimizi dört duvar kalelerimize kapattığımızdan beri elimde beklettiğim ve yeni aldığım pek çok oyuna göz atmak için fazlaca fırsatım oldu. Kimi zaman yarıda bıraktığım, aynı anda pek çok oyunu doyumsuzca oynamaya çalıştığım, o oyundan bu oyuna atladığım oldukça hareketli (dürüst olalım, fazlasıyla hareketsiz) bir sürece girdim. Tabi ki fazlaca boş vaktin ve bunca oyunun karışımından ortaya yeni bir şey çıktı; video oyunları hakkında derin derin düşünmek…

İlk olarak tabi ki benden bir avuç dolusu zaman isteyen ve dünyasıyla beni boğma potansiyeline sahip bir oyuna elimi attım;

Assassin’s Creed Odyssey

ac-odyssey

Tabi ki bir hevesle ben bunu oynarım he dediğim her oyun gibi, AC Odyssey’de de hevesim çok hızlı bir şekilde sınırına ulaştı. Oyuna dalıp oyunun enginliği içerisinde birkaç saat kulaç atmamın ardından bir duvara tosladığımı hissettim nihayetinde. Başta sınırsızlığı ile gözlerimi kamaştırıp beni büyüleyen oyun genişledikçe gözümü korkutmaya, ben nasıl bir şeye bulaştım dememe sebep oldu.

Kassandra ile oradan oraya koşturup tonla şey yapıyorum ama oyun o kadar büyük ve kalabalık ki hiçbir ilerleme kaydedemiyor gibi hissediyorum. Sanki bu koskoca dünyada ufacık bir salyangozdan bir farkım yok. Eh, tabi bunu da oyunun bir çeşit başarısı olarak değerlendirebiliriz.

Tabi ki bu incelemenin yeri burası değil ve oyunda biraz daha ilerleme kaydetmeden inceleme yapmak da doğru olmaz. Bana şans dileyin.

Death Stranding’i bitirdim… Nihayet…

Bir zamanlar Death Stranding diye bir oyun vardı… Ve bitmiyordu… Bitmiyordu…

ds

Bir de bu oyun için aylarca bir hype yumağı gibi gezdim, çocuklarımın rızkını yatırıp binbir güçlükle ön siparişle aldım ve yeni bitirdim daha… İnanabiliyor musunuz? Fazla hype kesinlikle zarardan başka bir şey getirmiyor, ben ettim siz etmeyin dikkat edin.

Karantinada çok fazla boş vakitle ortada kalmasam kim bilir daha ne kadar sürünecekti ama nihayetinde finali gördüm ve inanılmaz vurucu bir deneyim olduğunu söylemeyi çok isterdim. Elbette vurucuydu ama spoiler vermeden değerlendirmem gerekirse, sancılı bir süreçti.

Başka ne oynadım?

Başka ne mi yaptım, oynamadığım tonla oyunla dolu kütüphanemde gidip Half Life 2 oynadım. Biliyorum…

half-life-3-mu-geliyor-shiftdelete

Ah ne güzel oyun… Karantina sürecinde oynadığım şeyler arasında en çok kendimi kaptırdığım ve en eğlendiğim deneyim Half Life 2 oynamaktı. Kesinlikle pişman değilim. Bu kadar basitlikle bu kadar şeyi sen nasıl işleyebilirsin ya, bu kadar basit mekaniklerle bu kadar fazla mekaniği nasıl oturtabilirsin, vay sen nasıl diye diye oynayıp bitirdim.

Ne yapmak nereye varmak istemekteyim?

Bütün bu oyunlar tek bir ortak süzgeçten geçip zihnimde şu soruları oluşturdu; iyi bir oyun nasıl olur? Bir oyundan aldığım deneyim tamamen oyuna mı bağlıdır? Ben ne oynamak istiyorum?

Death Strandig’in ”kendi hikayeni yarat” yönü çok daha ağır basarken AC: Odyssey önüme kocaman bir dünya sunup bir rol yapmanın ritmine ayak uydurmamı bekliyordu. Half Life ise olabilecek en hafif ve doğal bir şekilde beni bir hikayenin içinde sürüklüyordu. Saf hikayeli oyunlar daha iyidir veya hikayemi kendim ortaya çıkarttığımda oyunlar daha eğlenceli demek yanlış olurdu. Farklı insanlara farklı oyun türleri daha çok hitap eder ve en iyi deneyimi kendinizi, nelerden hoşlandığınızı bilerek yaptığınızda alırsınız.

Death Stranding bana sadece koşma ve kargo taşıma oyunu gibi geliyorsa, kendim bir macera yaratma konusunda kısırımdır belki de. Half Life bana daha eğlenceli geliyorsa, belki de oyunun beni fazla düşünmeme izin vermeden yönlendirmesini tercih ediyorumdur. Oyunlar artık senaryoya ihtiyaç duyar mı gibi bir sorunun cevabı da her türden insanın her türden oyuna ihtiyacı vardır olmalıdır. En azından ben böyle düşünüyorum.

Bunun ardından AC: Odyssey veya Death Stranding’den neden Half Life’a göre daha az keyif aldığımı düşündüm. Vardığım sonuçta hepimiz dert ortağıyız diye düşünüyorum.

Oyunlar yılan hikayesi gibi

Oyunların cüzdanlarımızı epey bir sarstığı bu dönemde 10 saatlik bir oyuna para bayılmaya elim gitmiyor. Çok uzun oyunlarda da bitmediğinden şikayet ediyorum. Son zamanlarda da oyunlar sunduğu kalite farketmeksizin, benden çok fazla zaman talep ediyorlar.

preview-65-1-960x540
AC: Odyssey haritasının MİNİCİK bir kısmı… Bakarken bile ruhum daralıyor…

Sonuç olarak bu kadar düşünmenin sonunda pek bir yere varabildiğim söylenemez. Hala ne istediğimi, sıraya hangi oyunu koyacağımı, AC: Odyssey’in bitmek bilmez dünyasında sürgün hayatıma devam etmenin mantıklı olup olmadığını bilmiyorum.