The Last of Us Part II: Sevgi ve Nefret

The Last of Us, karakterlerinin gelişimini nakış nakış işleyip aralarındaki bağları harika veren bir oyundu. Müzikleriyle birlikte verdiği hikayenin özel bir sosa sahip olduğuna hepimiz hemfikirizdir. Part II diye tanıtılan bu devam oyununda ise aynı sosu ne yazık ki koruyamıyor…

Ana hikayeye geçmeden önce oyunun diğer boyutlarını ele alıp aradan çıkaralım, çünkü hemen hemen tüm eleştirilerimiz hikaye odaklı olacak.

Oyuncuyu Evinden Koparan Bir Atmosfer

Zombilerle dolu bir evrende hayatta kalma atmosferini en iyi veren eserlerden biri The Last of Us Part II diyebiliriz. Kapalı mekanlardaki ışıklandırma, bitki örtüsünün binalarla bir bütün olması ve şehirlerin devasalığı bizi etkilemeyi başardı. Etrafa rastgele serpiştirilmiş gibi görünen fakat içlerinde yaşanmışlıkları ve kaçınılmaz felaketi barındıran detayları incelemeye doyamadık. Havada uçuşan tozun burnumuzu gıdıkladığını hissedip, o çürümüşlüğün kokusunu aldık. Ses duyduğumuzda gerildik, ses duymadığımız sağır edici sessizlikte ise daha çok gerildik. Bu atmosferin etkileyiciliğinin en büyük yardımcısı da tabii ki muhteşem görsellik ve ses dizaynı.

Aşırı gerçekçi kaplamalarıyla birlikte animasyonların yumuşaklığı ve ağırlığı konusunda ise hiçbir eksiklik yok. Tamamen muhteşem. Hatta öylesine muhteşem ki gerçekçiliğiyle ekrana kilitleniyorsunuz. Yakın zamanda hiçbir oyununun RDR 2 kalitesindeki görselliğe ulaşmasını beklemiyorduk.

Vahşet ve Gizliliği Bir Araya Getiren Oynanış

The Last of Us Part II oynanış olarak da oldukça keyifli bir deneyimdi. O korku, damarlarınızda patlayıp tüm vücudunuza yayılan dehşet, hayatta kalmak için çaresizce mücadele etmek, hayatınız için savaşmak zorunda olduğunuzu hissetmek oyunun en güçlü yanıydı. Yapay zekanın ilk oyuna göre de bir hayli geliştiğini söyleyebiliriz. Her çatışmanın bizi mücadeleye zorlaması, insanların sürekli etrafımızı sarması ve köşeye sıkıştırması oyuncuda paniğe sebep oluyor. Sıktığınız tek bir yanlış mermi, attığınız fazladan bir adım kendinizi bir anda kaosun ortasında bulmanıza sebep oluyor. Ayrıca düşmanlarımızın birbirleriyle konuşarak güzel organize olabildiklerini de söyleyelim.

Düşmanların yaşam tarzı, hırsları ve kültürleri çatışmalar sırasında siz fark etmeseniz bile size veriliyor. Düşmanı anlıyor ve tanımaya başlıyorsunuz, bu da onların yapay zekadan daha çok düşünen varlıklar gibi görünmelerine, hissettirmelerine sebep oluyor. Sonuç olarak çatışmalar oyunun en büyük artılarından biri. Sorun nerede peki? Bunun çok fazla tekrara düşmesi, fazla uzayıp gittikçe etkisini yitirmesi.

Oyunların zaten temel bir döngüsü olmak zorunda ama hikayeyi bu kadar pinti verirken bizi anlamsız bir şekilde oynanışa tabii tutmasına çok sinirlendik. Neler olduğunu, nereye varacağını ilk oyundan bu yana deliler gibi merak ederken oyunun kocaman oynanış sekanslarına karşın ufacık hikaye kırıntıları ile yetinmemizi beklemesi sabrınızı zorluyor. Hikayede ilerlemek için deliler gibi çırpınıyoruz ve karşılığında ise minicik şeyler öğreniyoruz. Daha sonra hemen yola devam etmemiz gerektiği söyleniyor. Karakterimiz, gitmeyi hedeflediği nokta için uzaklara doğru baktığında içimizde bir bıkkınlık oluştu. Oyun uzadıkça da bu bıkkınlığın şiddeti arttı.

Yazımıza devam etmeden önce minik bir detaya değinmek istiyoruz. Merminiz bittiğinde düşmanlarınızın arasından hemen “mermisi bitti” diyaloğunun döndüğü fark edeceksiniz. Aslında gayet basit bir ekleme olmasına rağmen bu oyuna kadar niye kimse eklemedi bilmiyoruz.

Hikaye: Madalyonun İki Yüzü

The Last of Us Part 2, çıkmadan önceki süreçte geçtiği tüm problematik süzgeçlerin hiçbirine takılmayıp çok beklemediğimiz noktalarda bizi hayal kırıklığına uğrattı. Oyunun anlatmak istediği hikaye, beklentilerimizi süsleyen o iç ısıtan ufak çekirdek hikaye değil. Daha katmanlı, daha her noktaya ve daha çok karaktere dokunmaya çalışan bir hikaye. Bu kadar fazla karaktere ekran süresi ayırmasını pek doğru bulmadık. Herhangi bir karakteri tamamen tanıyamadan, bağ kuramadan hemen başka bir karakterle yollara çıkıyorsunuz. Yine de anlatılmak istenen bu hikayeye elbette ki saygı duyuyoruz. Kafamızı kurcalayan şey ise bunu çok daha iyi anlatabilecek olmaları.

Oyun, görmeyi umduğumuz o çekirdek hikayenin karşısında durmayı seçmiş. İlk oyunda sarılıp bağrımıza bastığımız karakterleri geri itip yüzlerine tekrar bakmamızı, tekrar düşünmemizi istemiş. Bizi hiç olmak istemediğimiz bir noktaya çekmiş. Oynamak istemediğiniz bir oyunu oynamak da çok yorucu geliyor bir noktada. Gitmek istemediğiniz noktalara bir akıntı tarafından sürüklenmek ağızda hoş bir tat bırakmıyor. Bizi boğazlayarak istemediğimiz şeyleri zorla yaptırıyor.

Gerçekten bir devam oyunu mu?

Oyunun yönetmeni olan Neil Druckmann, “Yeni oyunda da Joel ve Ellie’nin hikayesini işleyeceğini” duyurmuştu. Ayrıca “inanın bize,  eğer elimizde anlatılacak bir hikaye olmasaydı devam oyunu yapmazdık” da diye ekledi. Halbuki işlediği hikaye o kadar yan bir hikaye ki, utanmadan bu oyuna nasıl part II demişler şaşırdık doğrusu. The Last of Us 2 bile değil part II, yani hikayenin ikinci yarısı olduğunu bağıra bağıra söylüyorlar. Ama ne yazık ki öyle değil. Hatta anlatacakları yeni hikayeyi ana karakterlerimize bağlamaya çalışmaları biraz fazla zorlama geldi. Anlattıkları hikayede bolca tesadüf ve yaratıcılıktan yoksun olmasıyla birlikte iyice zorlama geldi.

Oyunun yapısıyla ilgili eleştirimize geçmeden önce sizlere spoiler uyarısı yapmak istiyoruz. Hikaye olarak pek spoiler vermeyeceğiz ama sunumunu spoil edeceğiz. Eğer oyunla ilgili detayları pek öğrenmek istemiyorsanız okumaya devam etmemenizi tavsiye ederiz. Eğer son yorumlarımızı öğrenmek isterseniz “yaşadıklarımızı sindirdikten sonra” başlığına uzun bir atlayış yapabilirsiniz.

The Last of Us’ın devam oyunundan ne beklersiniz?

Joel ve Ellie’nin maceralarına tanık olmaya devam etmek ve yeni yolculuklara doğru yelken açmak istersiniz öyle değil mi? Oyun bunu istediğinizin gayet farkında ama bunu bilinçli bir şekilde size vermiyor. Fragmanlarda sizden sürekli saklıyor ve bunun Joel ve Ellie hikayesi olduğunu vurguluyor. Böyle yalanlar söyleyip bize twist atması, oynarken öfkelenmemize sebep oldu. Çünkü oyunun sadece ilk yarısını Ellie ile oynuyorsunuz ve oyunun ilk yarısında neredeyse hiç hikaye anlatılmıyor. İkinci yarısında ise Abby karakteriyle her şey sıfırdan başlıyor ve aynı zaman çizgisini Abby ile en baştan oynuyorsunuz. Bu nasıl bir oyun tasarımı Neil Druckmann? Bütün eşyalarınız ve karakter gelişiminiz tamamen resetleniyor. Hiç oynamak istemediğiniz ve nefret duyduğunuz bir canavarla 10-15 saat geçirmek zorunda kalıyorsunuz. Aslında daha fazlaymış ama kırpmışlar. Kırpılmış olmasına rağmen fazla uzun bulduk.

Ellie, oyunun hemen hemen %40’ını oluşturuyor. Geri kalanının tamamı Abby’den oluşuyor. Eğer bizi bu beklentiye düzgün bir şekilde hazırlasalardı, bu bizim için elbette sorun değildi. Daha önce de dediğimiz gibi oyun tamamen Ellie ile ilgili olduğunu duyurup ardından Abby ve çetesinin maceralarını anlatması hiç hoşumuza gitmedi. Kandırılmış hissettik. Sanki HBO’nun The Last of Us dizisinin senaryosunu çalmışlar ve yan bir hikayeyi oyunun ana hikayesine çevirmişler gibi hissettirdi. Sanki bu hikaye oyunun dizisi veya filmi şeklinde çıksaydı daha doğru bir karar olurdu gibi geldi. Resident Evil 2 Remake ne yapmıştı? Aynı oyunu baştan sonra 2 farklı karakterle oynayıp daha fazla detay öğreniyorduk öyle değil mi? Bunu böyle vermeleri çok daha anlaşılır ve mantıklı oluyor. Ama The Last of Us Part II gibi aynı zaman çizelgesinde karakter resetleyerek hikayenin devamı olarak zorla tekrar oynattırması oyuncunun ağzında ekşi bir tat bırakıyor.

Karakterlere ne kadar bağlandık?

Joel ve Ellie ile sınırlı ilk oyunun yanında ikinci oyunda o kadar çok karakter var ki, oyun yol geçen hanı gibi. Yine de yaratılan bu karakterler ve onların hikayeleri iyi. Sorun ise oyunun hepsine dokunmaya, hepsini oyuncuya benimsetmeye çalışması. Bu dayatma ise çok sert bir şekilde geri tepmiş. Bu karakter neden bunu yapıyor veya bu karakter ile ne zaman bu kadar can ciğer kuzu sarması olduk dediğimiz anlar oldu. Oyun bunu daha dikkatli adımlarla işleseydi, yeni ve oyunun dünyasını daha çok yansıtan-anlatan hoş karakterlerle çevrilmiş bir altın madeni diyebilirdik. Oyunun ilişki ”üçgenlerine” gelirsek, oyun fragmanında çok tartışma yaratan Ellie ve Dina’yı, hatta Abby ve Owen’ın ilişkisini rahatsız etmeden çok doğal bir şekilde işlemiş. Bizi rahatsız eden tek şey ise bu ilişkilere daha çok kişinin dahil olması ve anlamsız ilişki çıkmazlarını işlenmesi.

Yaşadıklarımızı Sindirdikten Sonra

The Last of Us Part II’de yaşadıklarımızı düşününce hüzünlenmemek mümkün değil. Yaşadığımız her duyguyu bize fazlasıyla yoğun hissettiriyor. Oyunun yapmaya çalıştığı şeyin bu olduğunu düşünürsek bu konuda sonuna kadar başarılı ancak hikaye anlatımını ve duygu verişini bıçak kadar keskin olması ne kadar doğru bilemedik. İlk oyunun devamını yapmak bu kadar kolay iken her şeyi reddedip böyle riskli tercihlerle devam oyunu yapmalarını takdir ediyoruz ama her riskli karar da doğru bir şeydir demek değil. Örnek olarak Death Stranding’in bağımsız oyun kafasında olup gerçekten sadece kargo taşıdığımız bir oyun olarak çıkmasına bayılmıştık. Oldukça riskli olmasına karşın bir şekilde başarmışlardı. Naugty Dog da yapmak istediği şeyi başarıyor başarmasına da verdiği karar pek yaratıcı veya özgün değil. Sadece farklı diyebiliriz. Sanki bunu bir DLC’de deneselerdi daha çok uyardı.

İlk oyunda bize sevgiyi ve karakter ilişkilerini bu kadar harika verdikten sonra nefreti de vermek istemişler, çok iyi de başarmışlar da bunu yaparken ilk oyunun özel sosunu hatta tüm Naugty Dog’un büyüsünü eklemeyi unutmuşlar. İlgi çekici, sevimli ve doğal karakterleri…

Uncharted serisini, ucuz aile filmimsi basit hikayesine rağmen neden seviyoruz? Elbette karakterlerin aralarındaki eğlenceli konuşmalara, aralarındaki sevgiye ve kendilerine has ilişkilerine-bağlarına hayran kaldığımızdan dolayı seviyoruz. Naughty Dog, bu konuda çok başarılı. The Last of Us’da da bunu çok güzel başarmıştı. Ne yazık ki devam oyununda hiçbirini göremedik. Neyse ki hikaye ve sunum dışında her şey o kadar büyüleyici ki bu oyuna kötü dememize engel oluyor. The Last of Us Part II’yi herkes denemeli. Acele etmemenizde fayda var, malum oyunun fiyatı ortada ve nefret duygusunu size hissettirecek bir oyuna o kadar yüksek para vermek daha da sinirlenmenize sebep olabilir.

Sonuç olarak Last of Us Part II, inişli çıkışlı, heyecanınızı bir an zirveye çıkartırken; hemen sonra bitse de gitsek dedirten bir oyun olmuş. Grafik, atmosfer, oynanış, ses gibi teknik ve mekanik anlamda oyun çok sağlam temeller inşa ediyor, fakat hikaye ve sunum konusuna gelince eline bir tane balyoz alıp bu temellerin hepsini parçalıyor ve elimizde tartışılır bir oyun kalıyor. Bu yüzden insanların yarısı oyuna bayılırken yarısı da nefret ediyor. Biz ise ortada kalanlarız…

“Oyunun en büyük hayal kırıklığı oyunun olduğu şey değil, ne olabileceği.”

 

 

Bir Cevap Yazın