Neden Güney Kore Sineması Seviyoruz?

Doğru hatırlıyorsam geçen sene bir araydı, Doğuş ile nedenini tam hatırlamadığım bir şekilde The Host(Gweomul) izlemeye karar vermiştik. O zamanlar ismini şimdiki kadar sık duymadığım veya bu ismi duyduğumda başımı çevirip de dikkat kesilmediğim Boon-Joon-Ho’nun bir filmi olan Gweomul, elbette bir yaratık filmiydi. Fakat onu diğerlerinden ayıran şey neydi? İzlerken Güney Kore sinemasının kendi kıvamını henüz tam ayrıştıramamış olsak da, karakterlerde, onların genel hal ve hareketlerinde daha doğal bulduğum ve ağzımda tanıdık tatlar bırakan farklı bir şeyler vardı. Size hemen biraz önce sorduğum sorunun yanıtını vereyim, Gweomul’u bir Godzilla veya King Kong’dan ayıran şey, spot ışıklarını canavardan çok daha farklı bir şeyin üzerinde tutuyor olmasıydı; Park ailesi.

Film, Park ailesini işlemek için adeta yaratık temasını kendisine bahane olarak kullanıyor, onun terör estirdiği bir dünyada bu yaratık vızıldayıp duran bir sinekten farksız, ufacık bir kısımda yer alıyor. Asıl parmak basmam gereken başka bir nokta var ki, o da Park ailesini herhangi bir aileden ayıran tek özellik ailenin küçük kızının yaratık tarafından kaçırılmış olması. Bunun dışında bu titrek ama bir o kadar da güçlü bağlarla birbirine bağlı ailenin, aile olmakta ve kendi kişisel yaşamlarında oldukça başarısız olduğu bile söylenebilir.

Bu sıradan aileyi izlerken size keyif veren asıl şey gerçekten de sıradan olmaları. Park ailesinin çok doğal hissettirmesinin sebebi de bu sayılabilir aslında, o kadar sıradan ve doğallar ki, herhangi birinin yaşamına dair bir video izliyor gibisiniz.

Yüzeysellikten uzak ama hiçbir şeyi de abartmamış, samimiyet vermek isterken göz çıkartmamış, aileyi ve hükümetin portresini mükemmel bir şekilde ortaya çıkartmış bir film Gweomul. Filme dair tüm ögeler tereyağının üzerinde kayar gibi kayıyor, izlerken ufacık bir pürüze bile takılmadan yumuşak bir seyir zevki yaşatıyor insana. Sanırım bunu Kore sinemasının tamamı için hissettiğimi de söyleyebilirim. Tıpkı bir akvaryumdaki balıkları izlemeye benziyor, tamamen doğal, yapaylıktan uzak ve yapmaları gerekenden fazlasını yapmıyorlar.

Gweomul ile birlikte Güney Kore sinemasına karşı bir merak edinmem ve bildiğim sınırlardan çıkmayıp Boon-Joon-Ho’nun sinematografisini takip ederek devam etmemle de, tüm bu saydıklarımın tek bir filme özgü olmadığını anlamış oldum. Güney Kore sinemasını tanımaya doğru giden trene Gweomul’un üzerimde bıraktığı, tam olarak adlandıramadığım hislerle binmiştim ve bir sonraki durağım Memories of Murder’dı.

Son zamanlarda ülkemizde gittikçe kitlesini büyüten, Parasite’ın da güçlendirdiği ivmesiyle oldukça hızlı büyümeye devam eden Kore sinemasını tanıdıkça anladığım ilk şey o kadar da ”uzak” olmadıklarıydı. Giyinip büründüğü her ögesiyle Kore filmlerinin hissettirdiği şey bir çeşit yakınlık hissi, işlediği konu ne kadar absürt veya gerçekdışı olursa olsun Kore sineması her zaman bu yakınlık hissini korumayı başarıyor. Hatta işlediği konu özünde orijinallikten uzak, tam bir Hollywood klişesi bile olsa (bkz. Gweomul), Kore sineması bu konuyu alıp kendine göre yoğuruyor, şekil veriyor ve ortaya binlerce benzeri olan yine de benzersiz bir eser çıkartıyor.

Güney Kore sineması, içine girdiğinizde keşfedilmemiş, birbirinden özel, kıymetli taşlarla bezenmiş bir maden gibi ve bu beni çok heyecanlandırıyor. Tuhaf bir şekilde izlemeye karar verdiğim her filmden kendimden memnun bir şekilde ayrılacağımı biliyorum. Bu hissi bana getiren şey deminden beri cümlelere bir türlü sığdırmayı beceremediğim o Kore sinemasının kendine özgünlüğü. Filmin ögeler ve karakterler arasında hiçbir duvara toslamadan akıp gideceğini, ne kadar klişelerden örülmüş olursa olsun bana yepyeni ve beklenmedik bir deneyim sunacağını, filmde bana ”iyi ki izlemişim” dedirtecek en az bir öge bulacağımı biliyorum. Fimlerin avucuma bıraktığı değerli taşlardan en az birini alıp mutlaka cebime koyuyorum. Güney Kore sinemasında her zaman, herkes için mutlaka bir şeyler vardır. Bindiğim bu trenin bir sonraki seferde hangi istasyonda duracağını her zaman merakla bekliyorum.

Bir Cevap Yazın