Açlık Oyunları 4: Kuşların ve Yılanların Şarkısı

Açlık Oyunları‘nın yeni kitabının çıktığını duyduğumda, ergenliğinin ufak bir kısmında önceki kitapları bir çırpıda okumuş ve filmlerini (çok beğenmesem de) izlemiş biri olarak uzak durmam imkansızdı. Uzun yıllar sonra gidip Açlık Oyunları arenasının acımasızlık ve çaresizlik kokan havasını içime çekmek heyecan verici bir fikir gibi geldi. Ne yazık ki tamamen nostaljik duygularla elime aldığım bu kitapla ilgili memnun kaldığım şey sanırım kitabı bitirmiş olmam. Belki de aradan geçen zaman boyunca damağıma dokunan pek çok harika kitap, eşiğimi yükseltip ağız tadımı değiştirdiğinden dolayı kitabı çiğ bulmaktan kendimi alamadım. Belki de bu kitabın zamanı benim için çoktan geçmiştir.

Kar tepeye düşer

Kitabın memnun kaldığımı söyleyebileceğim bir yanı, yazarı Suzanne Collins‘in Açlık Oyunları evreninde anlatmak için seçtiği hikaye oldu. Bundan önce anlattığı karakterleri, olay örgülerini ardında bırakıp evreni genişletecek ve bildiğiniz her şeyin kafanızda daha sağlam oturmasını sağlayacak bir hikayeye odaklanmış. 3 kitaptır tanıdığımız bir sima olan Başkan Snow‘un gençlik yıllarını, tarihe nasıl etki ettiğini ve tarihin onun kişiliğine nasıl kilden bir heykel gibi şekil verdiğini okuyoruz.

Bu kez Açlık Oyunları kabusunun tam ortasında değil, Coriolanus Snow ile birlikte perdenin arkasındayız. İsyan sonrası Panem, 17-18 yaşlarında eski ihtişamını kaybetmiş Snow ismi ve Coriolanus’un bir yerlerden tutunma mücadelesi. Snow’un tek şansı Açlık Oyunları’nda çarpışacak haracı Lucy Gray‘in akıl hocalığını yapmak ve oyunları kazanmasını sağlamak. Veya en azından planı bu şekilde. Kontrol teması etrafında dönen kitapta her şey Snow’un kontrolünden çıkıyor. Klasik bir ”Nasıl kötü adam oldu?” hikayesi ile arasındaki mesafeyi güzel karakter gelişimi ile korumayı başarmış.

Yazar eski bir zamanı işlediğini kitaba çok başarılı yansıtmış. Önceki kitaplar insana şimdiki zamanı hissetirirken, Kuşların ve Yılanların Şarkısı sanki sepya efekti serpilmiş gibi eski hissettiriyor. Kendi kurduğu distopyaya hakim olduğunu oldukça hissettiriyor.

Bir şeyler oluyor ama hiçbir şey olmuyor

Belirtmem gerekir ki kitap gereksizce uzun. Bu kapkalın sayfa yığınının arasında çok fazla olay barınmasına rağmen malesef durağanlık hissi yerini koruyor. Kitabın sonunda kendimi bulduğum yerle başladığım nokta arasında çok uzun bir yol var. Yine de o yavanlık hissi boğazımı tıkamaya devam etti. Yazarın üslubu da bu yavanlık konusunda hiç yardımcı olmadı.

Bunun yanında yerler, zamanlar ve karakterler üzerinde kontrolünün çok sağlam olduğunu hissettiğimiz yazar, olay akışı konusunda çok plansız hissettiyor. Olayların rastgele geliştiğini, karakterin ise bu olayların altında boğulmaya başladığını sıklıkla hissettim. Özellikle yarısından sonra kitap öyle bir rastgele olaylar akışı içinde kayboldu ki, deneyimim büyük ölçüde düştü. Okurken epey sıkılmaya, güçlük çekmeye başladım. Sanki bir fikirle yola çıkılmış, yolda fikir değiştirilip farklı bir rotaya dönülmüş gibiydi. Üstelik sadece bir kere de değil.

Önceki kitapları okumadıysanız veya evreni genel hatlarıyla tanımıyorsanız kesinlikle okumanızı önermem. Eğer hakimseniz de yine tavsiye etmek konusunda ikilemdeyim. Büyük beklentilerle okunmayacak, kafanızı zorlamayacak, katmanları olmayan bir deneyimdi.

Bir Cevap Yazın