Yeni Nesil Korku Oyunu – The Medium İnceleme

  Bu yazımızda sizlerle beraber son dönemin en gözde oyunlarından olan The Medium’u detaylı bir şekilde inceleyip konuşacağız. Oyunu henüz deneyimlemediyseniz veya oynayıp oynamamakta kararsızsanız doğru yerdesiniz. İncelemede spoiler bulunmuyor.

Her Şey Ölü Bir Kız İle Başladı

  Ana karakterimiz Marianne, göl kenarında genç bir kızı vuran bir adamın tekrarlayan bir hayalini görüyor. Oyunun henüz başlarındayken gergin bir şekilde ana karakterimiz Marianne’i daha iyi tanımaya çalıştığımız sırada Thomas adındaki birinden çağrı alıyoruz. Marianne’in onunla, Polonya’da komünist dönemden kalma terk edilmiş bir tesis olan Niwa’da buluşursa konuşacağını söyleyen Thomas, Marianne’den kendisini bulup yardım etmesini istiyor ve geçmişine dair aradığı cevapları vereceğini söylüyor. İşte bu şekilde Niwa tesisine doğru olan yolcuğumuz başlamış oluyor. The Medium’un arkasındaki ekip olan Bloober Team yine beni şaşırtmadı. Her zaman olduğu gibi yine bu oyunun da ilk yarısı epey sıkıcı olmuş, demeyelim de, temposu düşük olmuş diyelim. Yaptıkları hikaye sunumunu her ne kadar beğensem de şunu söylemem lazım ki, oyunu sabırlı bir şekilde oynayıp bitirmenizi tavsiye ederim. İlerledikçe sizi bekleyen hikaye oldukça etkileyici ve güzel. Sonunu çok iyi bağlamışlar.

  Hikayede ilerlemek için aktif olarak ruh dünyası ile gerçek dünya arasında geçişler yapmamız gerekiyor. Daha önceki The Medium yazısında oyunda kullanılan Dual Reality özelliğinden bahsetmiştik. Oynayınca gördüm ki her ne kadar yenilikçi ve güzel bir fikir olsa da beraberinde bazı sorunlar getirmiş. Sorguladığım ilk şeylerden biri, fazla  çizgisel olup olmadığıydı. Bu konuda kendime net bir cevap veremesem de oyunda ruh dünyasına geçmeniz gereken kısımlar çok belli ve genelde kısıtlandığınızı hissediyorsunuz. Ayrıca hem iki dünya arasındaki geçişlerde (her zaman olmasa da) hem de ruh dünyasında oynarken kare hızında düşüşler görülüyor.

Korkudan Daha Çok Gerilim

  Tüm oyun boyunca hatırı sayılır jumpscare üç tane vardır ya da yoktur. İlerledikçe bu durum beni çok şaşırtmıştı fakat bu tamamen benim beklentimden kaynaklı. Neyse ki hikayenin ilerleyişine böyle olması daha uygunmuş. Kusursuz mekan tasarımı ve müzikleri sayesinde diken üstünde oynuyorsunuz. The Medium’un dünyası beklediğimden de güzel olmuş. Ruh dünyası ayrı gerçek dünyası ayrı güzel. Kağıt üzerinde aynı yerin farklı hali olsa da kopyala yapıştır yapılmamış. Gittiğiniz her yerdeki detayları görebiliyorsunuz. Özellikle madalyonun diğer tarafındaki, zaman zaman mide bulandırıcı zaman zaman korkutucu kısımlardan etkilenmemek mümkün değil.

  The Maw adında, iki dünyada da sizi rahat bırakmayan bir canavar var. Bazen koşturup kaçmanız gerekirken bazen de saklanıp onu atlatmanız gerekiyor. Gizlilik oynanışı oyunun en bayat kısımlarından biriydi. Kolay olmasından ziyade pek iyi tasarlanmamış gibi duruyordu. Fakat ona rağmen The Maw  karakterini iyi yedirmişler hikayeye.

Yine Mi Yürüme Simülatörü?

  Birazcık… The Medium’u oynarken kendimi her ne kadar kaptırsam da, bazı yerlerde “Yeter artık ne bu koşuşturmaca” derken buldum kendimi. Onun dışında yine oyunun bize yaptırdığı çeşitli gereksiz uzatmalar var ama ekibin diğer oyunlarından da alışmıştık artık.

Teknik Açıdan The Medium

  The Medium’a grafik açısından diyebileceğimiz pek bir şey yok, mükemmel olmuş. Korkunç ve tüyler ürpertici tasarımlar sizi oyunun karanlık dünyasının içine çekiyor. Oyunu Nvidia RTX 2080 Ti ekran kartında deneyimledim ve oynanışı etkileyecek kadar büyük bir problem veya optimizasyon sorunuyla karşılaşmadım. Fakat gel gelelim ki RTX konusu tam bir hayal kırıklığı. RTX seçeneğini görebilmeniz için oyunu DX12 olarak başlatmanız gerekiyor, aksi takdirde grafik seçeneklerinde çıkmayacaktır. RTX seçeneğini açmayı denediğimde kare hızında ciddi düşüşler oldu ve harika bir etki verdiğini de söyleyemem. O yüzden çok çok üst seviye bir sisteminiz yoksa oyunu DX11 olarak başlatmanız en iyisi. Geçtiğimiz günlerde oyuna 1.1 yaması geldi ve çeşitli iyileştirmeler söz konusu. Eğer sıkıntı çektiyseniz güncellemeden sonra tekrardan denemenizi öneririm.

  Oyunda kamera açısı neredeyse sürekli değişiyor. Bu yeni denedikleri sisteme alışmak birazcık zaman alıyor. Şahsen ben beğendim, daha estetik duruyor. Oyunu ilk başlarda klavyeyle oynamayı denedim ama siz denemeyin. O bahsettiğim sinematik estetikliği tamamen bozuyor. Kulaklığınızı ve kontrol cihazınızı kullanıp keyfinize bakın.

Kusursuz Ses Mühendisliği ve Müzikler

  Seslendirme kısmına gelirsek, Marianne’i seslendiren Kelly Burke harika bir iş çıkarmış. Gerçekten yaşıyormuş gibi seslendirmek bu olsa gerek. Sadece karakterler değil çevreden gelen seslerin başarılı dizaynı sayesinde de oyuna kolayca adapte olup kendinizi kaybedebiliyorsunuz. Aynı zamanda The Maw’ı Troy Baker seslendiriyor.

  Oyunun müziklerinde ise Silent Hill’den tanıyacağınız Akira Yamaoka ve Bloober Team’in diğer oyunlarından olan Layers of Fear ve Blair Witch oyun müziklerinin bestecisi Arkadiusz Reikowski’nin imzası var. Bazı parçalarda yine oyun dünyasının tanıdık isimlerinden Troy Baker ve Mary E. McGlynn var. 

  The Medium deneyimlediğim en güzel oyunlar listesinde en üst sıralara yerleşti bile. Bloober Team’in bu zamana kadar yapmış olduğu en başarılı oyun olduğu apaçık ortada. Eleştirdiğim kısımlar oyun zevkimi pek baltalamadı ve genel olarak oldukça beğendim.  Yaklaşık 8-10 saatlik oyun süresi ve sağlam aksiyonu ile son dönemlerde çıkmış en iyi oyunlardan biri diyebilirim. Steam üzerindeki 209,00 TL fiyatını hak ettiğini söyleyemesem de indirim bekleyebilirsiniz veya Xbox Game Pass ile oynayabilirsiniz. Bir sonraki incelemede görüşmek üzere!

Bizi takip edin!

Bir Cevap Yazın