The Platform (El Hoyo) İnceleme

Herkesin şu sıralar dilinde olan The Platform, izlerken bana tıpkı vahşi bir adamın yerden aldığı bir parça taşa, altın bulmuşçasına bir yaklaşım göstermesini izliyormuşum gibi hissettirdi. Filmin birazdan değineceğimiz konusu belirgin bir vahşeti zaten bünyesinde barındırıyor ancak filmin bunu işleyiş şeklinde kendine has sinematik bir vahşilik var. Size en başta bahsettiğim hayalimdeki vahşi adam yerden aldığı bu taşa karşı heyecanını gizleyemiyor ve onu avuçlarımın arasına bırakıyor, sanki kutsal bir şeyi hediye edercesine. En sonunda bu da bana, bu vahşinin bu taşa bu denli hayranlık duymasının bir sebebi olduğunu düşündürüyor ve taşa farklı bir gözle bakarken buluyorum kendimi. Taş titreşip değişiyor, suya düşmediği halde halka halka dalgalar yayıyor ve en sonunda ben de onu altın olarak görüyorum. Alelade bir taş gibi avuçlarımın arasında tuttuğum taş değer kazandıkça onu tutma şeyim değişiyor, sanki kırılgan bir şeymiş gibi özen göstermeye başlıyorum. Film boyunca beni ayakta tutan şey, içimden akıp giden bu ufak hayaldi.

Bir hapishaneyi gözlerinizin önüne getirin, o kadar çok katı var ki bu hapishanenin dışarıdan nasıl göründüğünü hayalinizde tam olarak bir imgeye oturtamıyorsunuz bile. Dört gri duvardan, lavabo ve iki yataktan oluşan gösterişsiz odalar… Öylesine ölgün, gün ışığını bile kendi renksiz eleğinden geçiren odalar ki, en hayranlık uyandırıcı şey katları oluşturan bu odaların tam ortasındaki kocaman dikdörtgen delikler. Bu deliğin tam ortasından filmin de adını almış olduğu bir platform geçiyor. Bu deliğe tam oturan dikdörtgen platform her seferinde yüzlerce kişiyi doyurabilecek kadar yiyecekle dolu oluyor. Meyvesinden şarabına, pastalarından etine kadar adeta bakire bir şekilde, dokunulmamış olarak yola çıkan bu yemek sofrası katları dolaştıkça ve aşağı indikçe darmadağın oluyor. Alt kattaki odalarda kalan mahkumlar daima yukarının artıklarıyla yetinmek zorunda kalıyor. Ve tahmin edersiniz ki en aşağıdakilere platformun soğuk mermerinden ve içi boşaltılıp terkedilmiş tabak çanaklardan daha fazlası kalmıyor. 1 ay süreyle kalıp sürekli rastgele bir şekilde yer değiştirdiğiniz bu pis kokulu hücrelerde, en alt katta olmanız demek, 1 ay açlık anlamına geliyor. Ne kadar aşağıdaysanız o kadar fazla kişinin artığıyla yetinmek zorunda kalıyorsunuz.

Burada kurban bu hücreleri paylaşan çürümekte olan mahkumlar mı, yoksa onları bu hücrelere tıkan sistemin kendisi mi? Sistem insanları bu buz gibi duvarların içine hapsediyor fakat onlara sundukları yiyecek her seferinde hapishanenin yüzlerce katına yetecek miktarda. İnsanlar yemeleri gerekenden fazlasını yiyor, yemek yeme şekilleri vahşi bir hayvanın avını kanlar içinde kalmış bir suratla dişlerini geçirip durmasını bile nezaket gibi gösteriyor. İnsanlar aslında kendi kendilerinin kurbanları oluyorlar.

Tüm bunları sıraladıktan sonra Platform’un nasıl zahmetsizce, kendi yarattığı bir sistemi değirmen gibi kusursuz işleyen mekanizmayla sunduğuna hayranlık duymamak elde değil. Basit, yüzünü bir ayçiçeği gibi metaforlara dönmeye müsait, bir anlam taşıyor ama asla bir anlam taşıma iddiasında bulunmuyor. Düşündükçe çamura şekil verir gibi istediğiniz herhangi bir anlama oturtabiliyorsunuz. Her parçanın her bir parçayla birleştiği fakat her seferinde de anlamlı bir görsel elde ettiğiniz bir çeşit yapboza benziyor. Veya hangi sayfasından başlarsanız başlayın yine de anlamlı gelen bir kitap gibi.

Öylesine basit gibi duran fakat yaratıcı bir şeyi, ilginizi sürekli üzerinde tutacak şekilde yapmayı başarıyor. Sürekli dönmekte olan bir çamaşır makinesini izlemek gibi tıpkı. En başa dönecek olursak da tüm bunları kendine has bir vahşilikle yapıyor. Sanki havayı koklasanız çürümüşlüğün, havada asılı kalan kanın, terin ve sıkkınlığın kokusunu alabilirmişsiniz gibi hissediyorsunuz.

Sürükleyici, sizi yer değiştirişleriyle dürtükleyip ayakta tutan ve ilgi çekici bir sistemi olan bu filmi vakit ayırıp izlemenizi kesinlikle tasiye ediyoruz.

Bizi takip edin!

Bir Cevap Yazın